Galatasaray 2017-2018: "Hazır Çorba"

- A +

Galatasaray, 2 yıl üst üste yaşanan büyük başarısızlığın ardından lig şampiyonu olabilmek için tarihinin en büyük transfer harekatını yaptı. Avrupa'dan daha ilk eleme turunda veda fiyaskosu bile yönetimi yolundan çevirmedi; Dursun Özbek'in deyimiyle "Galatasaray uçakları" inmeye devam etti… Bugün itibarıyla-3’ü eli kulağında-9 yeni futbolcu aldı; ödemesi 3 yıla yayılsa da yaklaşık 120 milyon Euro'luk net mali taahhüdün altına girdi.

Bu büyük kadro revizyonu sonrası ortak fikir, alınanların “iyi/çok iyi” futbolcular olduğu yönünde. Hemen tümü ilk 11 oyuncusu olarak düşünülen bu kadronun taraftarlarda artık kronik hale gelen o ümitsiz bıkkınlığı ortadan kaldırıp kaldırmayacağı ise sezon içinde belli olacak…

Galatasaray’ı geçmişteki 20 şampiyonluğuna ulaştıran sürece kısa bir bakış, aslında

Şampiyonluğun nasıl başarılabileceğine dair önemli ipuçlarını sunuyor.

Türkiye için alışılmadık sayılabilecek bir şekilde, Galatasaray'ın şampiyonluklarının çoğu tesadüfi, mucizevi değildir. Arkasında hep uzun vadeli planlama vardır. Hem kalıcıdır, hem de sürekli başarı getirir. Bu yüzden de genellikle “seri” yapar Galatasaray. Tarihinin 4 farklı döneminde yaşanan toplam 14 (hatta Gündüz Kılıç “ekolü”nün kazandırdığı üst üste 2 şampiyonluğu da dahil edersek 16) şampiyonluk, bu yaklaşımın geçerli kılınması sayesinde gelmiştir.

Kısaca hatırlarsak, 70’lerin başındaki ilk seri, yönetim doğru bir değerlendirme yaparak Türkiye’de işleyecek futbol formülünün -o sırada ülkede olmayan- çok koşan, çok kondisyonlu, sert İngiliz futboluna benzer bir yapı oluşturmak olması gerektiği fikrinden doğmuştu. Tüm finansal tedbirleri gerektiğinde borçlanarak, gerektiğinde elini cebine atarak alan başkan, takıma Coşkun Özarı’nın yanında "kondisyoner" olarak İngiltere'den Brian Birch getirmiş, sezona bol oksijenli Bursa Uludağ’da deli gibi koşarak hazırlanan Galatasaray futbolcuları, başka takımlarda olmayan o “nefes”le, bu doğru planın sonucunu 3 yıl üst üste şampiyon olarak almıştı.

80’lerin ortasında başlayıp 90’ların ortasına giden ikinci dönemin planının anahtarını ise 1983’te göreve gelen Tomislav Iviç’in müthiş ufku vermişti. Belki o sezon şampiyonluk gelmemişti ama Galatasaray, İviç’in ilk kez bir Türk takımına oynattığı çağdaş futbol ile çok farklı takım olmuştu. Spor basını tarafından “hücum futbolu” olarak adlandırılan ve rakibi presle ezerek sonuca gitmeyi amaçlayan bu futbol anlayışı, şampiyonsuzluk devam etmesine rağmen paradoksal bir biçimde, Türkiye’nin her yerinde Galatasaraylıların sayısının artırdı. Tıpkı 70’lerde öncülük edilen kondisyona dayalı taş gibi takım gibi, 80’lerde bu yeni hücum futbolu takımı öncülüğünde ısrar başarıyı getirdi. Durağan, artık demode kalan Türkiye futbolunda, önce Derwall-Denizli, ardından Feldkamp-Hollman ile Galatasaray bambaşka bir vizyona taşındı. Burada önemli olan, o uzun vadeli plana inanmak ve her şeye rağmen sadık kalacak kadar dirayetli olabilmekti.

Galatasaray, Türkiye’nin ilk çim antrenman sahasına sahip olmaktan tutun, “gurbetçi oyuncu” açılımını başlatmaya, Avrupa’da ilk büyük başarılara ulaşmaya kadar uzanan yenilikler dalgasıyla o döneme damgasını vurdu ve Iviç’in önerdiği plana sadakatının karşılığını şampiyonluklarla aldı.

1996’dan başlayan ve üst üste 4 şampiyonluk getiren dönem de yine uzun vadeli oluşturulmuş bir plana bağlı kalınarak başarılmıştır. Burada da Milli takımda artık kendisini gösteren ve oynattığı motivasyonel ağırlıklı, özgüveni yüksek, rakibin oyununu bozan prese dayalı futbolla adeta bir yıldız gibi parlayan Fatih Terim, yeni Galatasaray yönetimiyle birlikte üst düzey takım yarattılar. Türkiye için o dönem düşünüldüğünde büyük bomba sayılacak transferler (Hagi, Filipescu, İllie, Ümit Davala, Vedat İnceefe gibi ilk 11’de başlayacak 5 futbolcu) girilen sezonda elde edilen şampiyonluk, biraz zorlu olsa da, oynanan coşkulu oyunun geleceğine dair duyulan güven, en zorlu anlarda bile (Fenerbahçe maçı, 4-0) plandan vazgeçmemeyi sağladı. Her yıl yeni parlak ilavelerle giderek güçlenen takım şampiyonlukları seriye bağladı, hem de ülkeye tarihin ilk Avrupa kupalarını da getirdi.

Benzeri bir yaklaşımın son örneği de içinde yaşadığımız onyılın başlarına tarihlenebilir. Adeta Türkiye’nin Real Madrid’i gibi davranarak büyük yatırım/sürekli büyüme/istikrarlı başarı stratejisini benimseyen ve üst düzey pahalı takımlar kuran Galatasaray, 3 yıl süren kesif başarısızlığın ardından sonuç almayı başardı. Kaliteli transferler, son başarısız döneminin ardından hırsla işine sarılan Terim, duruşuyla ve özgüveniyle mali sıkıntıları ve diğer olumsuz etmenleri eliminize eden (en azından gündemde olmaktan çıkaran) yönetim ve sonucunda yaratılan pozitif ortamla yeni takıma büyük kredi açarak coşkusunu sahaya aktarabilen taraftarlardan oluşan büyük “sihirli” kombinasyon, sezon sonunda-tüm dışsal engellemelere, Süper Final adı koyulan adaletsiz komediye rağmen- Şampiyonluğu getirdi. Sürekli büyümeye bağlı bu spotif başarı modeli ertesi yıl, hatta aynı kadroyu kullandıkları için içine dahil edebileceğimiz

2013-14 sezonunda da şampiyonluğu ve özellikle Avrupa'da bir çok büyük başarıyı da getirdi.

Mucize şampiyonluklar

Elbette Galatasaray’ın tarihinde sayısı az da olsa tarihe mucizevi olarak geçen şampiyonlukları da vardır. Doğası gereği çok coşku yaratmıştır, tarihe geçecek efsaneleşmiş hikayeler meydana getirmiştir. Ama aslında tarihin geniş perspektifinden bakıldığında bir tür Pirus zaferidir onlar.. o keyif veren şampiyonluğun sonrası adeta kabustur.

2005-06 ve 2007-08 sezonları bu kategoriye alınabilir. 2006’da Fenerbahçe’nin Appiahlı, Tuncaylı, Anelka’lı müthiş kadrosuna son 16 dakikada üstün gelinebilmesi veya 2008’de istifa eden teknik direktörün (Feldkamp)’ın ardından teknik direktörsüz, sadece futbolcu kenetlenmesiyle şampiyon olunması, elbette planlı, düşünülmüş bir kadro yapılanmasının sonuçları değildi. Hatta bana sorarsanız sonraki “öyle şampiyon olduk ya, artık bunu yaparız ya” rahatlığı sağladığı için sonraki sezonlara kötü örnek oldu bile diyebiliriz.

En kısıtlı bütçeyle en çok transferler harekatının yürütüldüğü 2001-2002 sezonu da Galatasaray tarihinin en “mucizevi” şampiyonluk sezonu sayılabilir. Yeni yönetimin (Mehmet Cansun) teknik direktör Lucescu ile, artık dağılan ve yaşlanan efsane kadroyu “mütevazi takım”la yer değiştirmesinin şampiyonlukla sonuçlanması pek de tahmin edilebilir bir son değildi. Mondragon, Perez, Fleurquin gibi kiralıklara, iç piyasadan Ümit Karan, Sergen, Batista, Ayhan gibi isimlere eklenen adı duyulmamış isimler (Victoria, Radu), beklenmedik bir uyum oluşturdu ve sezonun şampiyonluk ile kapanmasını sağladı. Ama belki de bu “ara dönem” takımının geçiciği, sonraki 3 yılın heba edilmesine yol açmış olabilir…

Bir şeyler eksik...

Şampiyonlukların arkasında düşünülmüş bir plan ve strateji varsa daha kolay geldiğini gördük. Peki ya 59 yıllık lig tarihinin 39’undaki başarısızlığın nedenleri? Çok transfer elbette başarıyı garantilemiyor. Yanlış teknik direktör, hatalı kadro yapısı kadar etkili bir diğer neden de günü kurtarmaya yönelik, plansız-programsız, adeta dalgaya kendini kaptıran idari kararlar. Bu yılların doğru analizi yapmak, aslında yönetimlere aslında büyük tecrübe kazandırabilir.

Yıllarca devam eden başarısızlıkların ardından büyük değişimlere girişilmesine rağmen nedense hep bir (bazen birden fazla) halkanın eksik bırakılmasına de sık sık rastlıyoruz.. Ya hoca iyi seçilse de yetersiz transferlerden dolayı eksikler sezon boyu dert oluyor. Ya iyi bir kadro yapılanmasına gidilmesine karşın teknik direktörün hatası, inadı, yanlış olduğuna ve sonuç vermediğine ikna edilemeyen düşüncesi sezonun (ve elbette yatırımın) çöpe gitmesine de neden olabiliyor.

1979-80 sezonu buna en güzel örneklerden biridir. Sezona yeni başkan (Ali Uras)’la başlayıp aynı teknik direktörle (Coşkun Özarı) ve kadronun “oturmuş” olduğunu düşünerek sadece birkaç yetenekli genç transferi”yle girmek art arda olumsuzluğu da beraberinde getirmişti. Eksiklik, yeni yanlışları beraberinde de getiriyor. Sezona kötü başlangıç (o sezon ligin altıncı haftasına gelindiğinde Galatasaray henüz galibiyet bile alamamıştı.), apar topar hoca değişikliği ve yanlış çıkan seçim (altıncı haftada Coşkun Özarı’nın yerine Turgay Şeren getirilmişti), başlangıçta var olan “yenilenme enerjisi”ni çok çabuk söndürdü ve o sezon sonunda Galatasaray 29 puanla 9. Sıradaydı! Hatta Şeren de istifa etmiş son haftaları Tamer Kaptan hocalığında tamamlanmıştı.

Aynı hatayı 2014-15 ve geçen sezon da yaptı Galatasaray örneğin. Plansız, doğru olduğuna inandığınız bir strateji olmayınca, panik özellikli kararlar birbiri ardından çok daha vahim sonuçlara yol açabiliyor.

Geçmişten medet ummak...

Başarısızlıkların arka arkaya geldiği yıllarda geçmişe dönmek ve eskiden medet aramak da sık yapılan hatalardan. Bu açıdan ders alınması gereken bir sezon 1980-81’dir.. 70’li yılların başında arka arkaya gelen 3 şampiyonluğun mimarlarından Biran Birch’e 7 yıl sonra tekrar başvurma yanlışı bu sezon yapıldı. O sezon başında taraftarları da etkisi altına alan medyadaki “kimin teknik direktörü daha kariyerli?” polemiğinde Rausch’lu Fenerbahçe’yi her iki maçta yenen Birch, yüzleri güldürmüştü gerçi ama Trabzonspor ve Adanaspor’un ardından ligi üçüncü sırada tamamlamıştı. Derbi galibiyetlerinden ötürü sorunun görmemezlikten gelinmesi, bir sonraki sezonun (hatta daha sonraki sezonun da!) da elden gitmesine neden oldu. Şablon yıllardır olduğu gibi hep aynı: Daha ilk yarı bitmeden trajik bir yenilgi (Bursaspor) sonrası bir zamanlar Galatasaray kulübünde tarih yazmış olan Birch’ün istifaya çağırması, sansasyonel ama yanlış teknik direktör seçimi (Trabzonspor’dan aralarındaki bir takım anlaşmazlıklardan dolayı kopmuş olan Özkan Sümer) ve lig 11’inciliği… (Bir sonraki yılda manzara değişmedi: 3.lük, yeni hoca)

Galatasaray tarihinin kapsamlı yenilenme geçirdiği bir sezon da Fatih Terim’in dönüşüyle, yeni Başkanın (Özhan Canaydın) 96-00 döneminin büyük başarılarına da geri dönüş vaadi verdiği 2002-03 sezonudur.  Altyapıdan gelen 3 futbolcuyu (Sabri, İlker, Sedat) da katarsak, tam 20 futbolcu transferinden söz ediyoruz. Hollywood filmlerindeki gibi, “eski ekibi topluyoruz” tadında başlayan sezon, hayal kırıklığı yaratan eski/geri dönen yerli yıldızlar (H.Ünsal, Ü.Davala, E.Baliç), “isabetsiz” çıkan yerli/yabancı transferler (Mehmet Polat, Cihan, Duro, Revivo, Volkan, Almaguer, Christian, Sarr, Pinto, Lukunku) ile o kadar toparlanması imkansız hale gelmişti ki, Xavier ve Felipe gibi “olabilecek” olanlar da fayda etmedi ve trajik sonu getirdi. Nitekim bu sezon çoğu harcanan maddi “barutun” sonraki sezonları da etkilediği kesindir.

“Hazır çorba”

Geçmişe yolculuğu burada bitirelim. Görüldüğü gibi, üzerinde düşünülüp taşınılmış, bir plana göre hareket edilerek/ sadık kalarak başlatılan kadro yenileme harekatları, umut verici olduğu ölçüde aynı yıl sonuç alamasa bile, taraftarı da-iyi anlatılarak- “plan”a ortak ettiği için, bir şekilde sonuç alabiliyor. Çünkü bu tür büyük yenilenmelerde zaman gerekiyor, uyum için sabır gerekiyor... Asla standart olmasa da, “Futbol Şansı” olarak tanımlandırdığımız futbolun mucizevi özelliklerinin de şampiyonluğa ulaşılmasında rolü olabiliyor.

Eksik kalan kadro yenileme harekatları ise çoğunlukla olumsuz sonuçlanıyor. Futbolcusu tamam, teknik direktörü yetersiz (veya tam tersi), kadrosu idare edebilecek ama yönetimi kötü olduğu için sürecin bir noktasında idare eksikliği/ dışsal faktörlere teslim olma gibi nedenlerle yarıştan kopan kadrolar Galatasaray tarihinde çok var....

Doğrusu, Galatasaray’ın bu sezondaki büyük transfer harekatının arkasında bir “plan/strateji” olup olmadığını-ima bile edilmediği için- bilemiyoruz.

Bu konuda taraftarın Stratejisi çok daha net: Taraftar diliyle söylersek “aylarca aç kalmış bir aslan gibi rakibini yiyip bitirecek sertlikte ve hırsta sürekli yan top yapmayıp ileri oynayan ve basan bir futbol ve kadro” istiyorlar!

Şampiyonluğu getiren en önemli 4 unsur, Kadronun kalitesi ve derinliği, teknik direktörün oyun bilgisi ve stratejisi, Yönetimin bu sürecin iç/dış tüm aktörlerini doğru idare edebilmesi ve taraftarın her anlamda kenetlenerek hedefe kitlenmesi olduğuna göre, birinci hedefe ulaşılmış görünüyor. Diğerleri konusunda görüşler şuan çok farklı olsa da beklemek ve sabretmek şart.

Gerçek şu ki, “Galatasaray’ı bizden önce batırmışlar” retoriğinden, o kadar tasarruf söyleminden sonra bu büyük transfer harekatının 2018 yılı Mayıs ayında yapılması beklenen seçimlere yönelik- mücadeleyi son haftaya kadar sürdürecek- kısa vadeli/tek seferlik bir “Seçim Takımı” kurmayı amaçladığı çok açık. Transferlerin çoğunun son transferini yapan futbolculardan oluşması, adeta Hazır Çorba gibi çabuk ve hızlı başarı beklentisinin olduğunu gösteriyor.

Sonuç alınabilir mi? Yönetimin 2 yıllık çok kötü futbol idareciliği sicili, Teknik Direktör Tudor’un garip bir hamleyle tartışmalı hale getirilmesi, bu arada da artık evinde oturan Fatih Terim isminin Demokles’in Kılıcı gibi sallanmaya devam edeceği de gerçeği de birkaç-ama derin- çentik olarak göz önünde duruyor. Yine de hayatının en çok keyif aldığı bölümünü oluşturan futbolda yeni bir umutsuz sezon başlangıcı istemeyen taraftar, bu “çentik”lere gözlerini kapamayı tercih ederek “neden olmasın?” diyor.

Tarih, “futbol şansı” diye tanımlanan istisnai dönemler dışında, bu tip “hazır çorba” takımlarının tadının kalıcı olmadığını gösteriyor.

Ama açlığı yatıştırdığı da kesin...

 

Okuyucu Yorumları