İstanbul Festivali ve Pekineller hakkında

- A +

Filiz Ali 

İstanbul Festivali ile ilgili ilk anımı unutmam mümkün değil. 1973 yılında o zamanki Darüşşafaka Lisesi’nin mütevazi salonunda dünyanın gelmiş geçmiş en müthiş keman virtüozlarından Yehudi Menuhin’i İdil Biret eşliğinde dinlemiştik. Üstelik İdil Biret’in sayfa çeviricisi de bendim. O yıllarda Türkiye, merhum Demirel’in tabiriyle 70 cent’e muhtaçtı. Döviz sıkıntısı had safhadaydı. Bütün bunlara rağmen İstanbul Festivali doğu ile batı arasındaki bariz uçurumu birleştiren asıl köprünün ta kendisi olarak hayatımıza girmişti.

Yıllardır sakladığım gazete kupürleri arasında Cumhuriyet gazetesinde 30 Aralık 1982 tarihinde yayınlanan yazımda 1981-82 konser mevsimi izlenimlerini aktarıyorum okuyucuya. 12 Eylül darbesi sonrası yıllarının karabasanı sürerken konser mevsiminin en görkemli ve kusursuzu 10. İstanbul Festivali kapsamında AKM ve Aya İrini’de yorumlanan Brahms’ın “Alman Requiem”i imiş o yıl.

Festivali nitelikli müzikle besleyen gariptir ki o zamanın demir perde ülkeleri olduğunu unutmayalım. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkeleri ile aramızda yapılan kültürel sözleşmeler sayesinde başka türlü ulaşamayacağımız nitelikte orkestra, şef ve solistlere ulaşabiliyorduk Festival sayesinde. Kimler geldi kimler geçti yıllar boyunca İstanbul’dan. Elisabeth Schwarzkopf’un eşsiz “lied” yorumlarını, Leyla Gencer’in 1974’de İTÜ Konser Salonu’nda Şef Robert Wagner’in yönettiği İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde verdiği muhteşem Bellini ve Verdi konseri unutulmazlar arasındaydı. 20. Yüzyıl çağdaş besteci ve dansçıları Philip Glass, Penderecki, John Cage, Pierre Boulez’i, Merce Cunningham ve Martha Graham’ı, eserleriyle tanıdı İstanbul dinleyicisi ve izleyicisi. Yuri Temirkanov, Veronica Dudarova, Evgeny Svetlanov, Vladimir Spivakof gibi yıldız Rus orkestra şeflerini dünya tanımadan biz tanıdık. Joan Baez de Miriam Makeba da İstanbul’a geldiler Festival sayesinde. Liste uzar gider.

24 Haziran 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinde “İstanbul Festivallerine tiryaki olmak” diye bir başlık atılmış yazıma. Anlıyoruz ki müzik festivali başka festivaller doğurmuş. Caz festivalimiz de var artık. O yılın en dikkat çeken sürprizi Güher-Süher Pekinel’in Caz Festivali kulvarında Jacques Lousier Trio’su ile Bach çalmaları. Aslında Bach çalmaları sürpriz değil, “Play Bach” başlığı altında Bach ve Caz işbirliği sürpriz olan.

Yıllar geçtikçe, festivalin çıtayı hep yukarılarda tutan nitelikli konserler ve gösteriler düzenlemesine, yeniliklerle ileri adımlar atmasına alışmıştık ve artık daha eleştirel olabilirdik. Nitekim 7 Haziran 2002 tarihli Radikal gazetesi kültür/sanat sayfasında verip veriştirmişim 30. yıl programına.

“Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nin 30. Yıl programı tıpkı afişlerde ve broşürlerin kapağında görülen keten helva gibi pespembe ve hafif. Pespembe, çünkü programların hemen tümü kimsecikleri rahatsız etmeyecek, tanınan, bilinen, kulağa hoş gelen, biraz nostaljik, biraz etnik, biraz geleneksel, biraz eğlendirici, kısaca dünyayı pespembe gösteren eserlerle dolu. Hafif, çünkü külliyen hiçbir mesajı, teması ve belli bir amacı olmayan, içi boş bir program.” Diye esip gürlemişim. Ancak, bütün bu eleştiriler işe yaramış demek ki, aradan beş yıl geçtikten sonra Birgün gazetesinin Festival Özel sayısı için yazdığım yazıya şu cümle ile başlıyorum.

“IKSV’nin 2007 Müzik Festivali programı 35. yıl dolayısıyla özene bezene hazırlanmış. Her şeyden önce anlamlı “anma”lara ve yine anlamlı “değer verme”lere yer verilmiş bu programda. Onur ödülleri verilmeye başlanmış. Açılış konseri, festivalin 35 yılının bir özeti gibi düşünülmüş.”

Nihayet yıl 2009.  Bendenizin basın dünyamızın gazeteleri arasındaki gezintim devam ediyor. Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Radikal, Birgün derken sıra Milliyet’e gelmiş. Zaman da değişmiş bu arada. Eleştiri değil Tanıtım yazıları istiyor gazeteler. Ben de IKSV İstanbul Müzik Festivali programlarının içinden seçtiklerimi okuyucunun beğenisine sunmuşum. O yılın yıldızı, Herbert von Karajan’ın gözdesi kemancı Anne -Sophie Mutter’i tavsiye etmişim okuyucuya.

Sonra sıra gelmiş Milliyet Sanat Dergisi için yazılar yazmaya. 2011 Festival programının yıldızı soprano Rene Fleming için yazmam istenmiş mesela, Ben de çok beğendiğim bu sopranonun özelliklerini sayfalar dolusu ballandıra ballandıra anlatmışım. 2012 festivali için yine Anne-Sophie Mutter gelmiş İstanbul’a.  Bu sefer yine Milliyet Sanat dergisi için bir de Anne-Sophie Mutter yazısı döktürmüşüm.

Uzun sözün kısası İstanbul Festivali, hem İstanbul’a hem de memleketin çeşitli şehirlerinde sıkışmış yaşayan ama sanata, özellikle müziğe hayran insanlara nefes alma, dünya ile kucaklaşma olanağı sunuyor. Kırk altıncı defa yani yarım yüzyıldır sürüyor bu festival, dile kolay. Nefes nefese geçmişini unutup bilinmeyen bir yöne doğru koşmakta olan bugünün insanı için Festivalin kalıcılığı, devamlılığı bir mucize sayılabilir.

Güher ve Süher Pekinel

Mucizeler ve sürprizler ülkesidir Türkiye aynı zamanda. Sıradanlığın zirve yaptığı günümüzde bile birileri hiç de mecburiyetleri olmadan kolları sıvayıp saman yığınında kaybolan işlenmemiş elmasları bulmak için uğraşırlar. Güher ve Süher Pekinel kardeşler işte tam da bu sözünü ettiğim imkânsızı imkânlı kılan kişiler.

Onlar müzik dünyasında birinci sınıf kariyeri olan sanatçılar. Ancak birikimlerini, deneyimlerini paylaşmayı kendilerine düşen bir görev bir sorumluluk olarak görüyorlar. Yaygın Müzik eğitimi konusundaki düşüncelerini gerçekleştirmek amacıyla attıkları ilk adımları, üstün zekalı ve üstün yetenekli çocukların eğitimi amacıyla kurulan TEV İnanç Türkeş Özel (TEVİTÖL) Lisesi’ndeki çocukların müzik eğitimlerine ağırlıklı katkıda bulunmaya karar vermeleri olmuştu. Müzik eğitim programını hayata geçirmek için “bu özel programlı okula özel” bir müzik bölümü yapılandırdılar. Enstrumanlar alındı, uzman öğretmenlerle anlaşmalar yapıldı, piyano, yaylı ve üflemeli çalgılar, müzik tarihi, müzik teorisi dersleri hızla başladı. Derslerin başlamasından sekiz ay sonra 2009’da ilk meyvelerini veren bu program, başarı ile devam etmekte.

Güher ve Süher Pekinel’in bir başka projeleri daha var. Projenin adı “Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler.” 1940’lı yılların efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel zamanında TBMM’den çıkan en hayırlı yasalardan biri olan “Üstün Yetenekli Çocuklar Yasası” çeşitli iktidarlar tarafından törpülene törpülene sonunda kadük edilmişti. Yani her yasama meclisinin değişimi ile önceden sunulan yasa tasarılarının değerini yitirmeleriydi söz konusu olan.

Pekinel kardeşler üstün yetenekli genç müzisyenlerin ufuklarını genişleten, onlara yeni deneyimler kazandıran, yurt içinde ve dışında daha çok dinleyiciye ulaşmalarını sağlayan, kendi çabalarıyla yarattıkları “Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler” projesi için kolları sıvadılar. Olmayan Devlet desteği yerine bu projeye yararı dokunabilecek özel kişileri ve kurumları inandırmak görevini üstlendiler. Bugün gelinen noktada projenin desteklediği gençlerin her biri müzik dünyasının önemli yarışmalarında kazandıkları ödüllerle, önemli konser salonlarında verdikleri konserlerle, ülkemizin müzik elçileri olarak kendilerine inananların yüzünü güldürdüler.

Pekinel kardeşlerin bu ve bunun gibi iddialı projeleri başarıya ulaştırmalarına şaşmamak gerek. 1987 yılından beri yakından takibettiğim Pekinellerin en önemli özellikleri meslek ahlakları, kariyer konusundaki titizlikleri, ödün vermez sanatçı kişilikleri, sonsuz enerjilerini el verdikleri gençlere de yansıtmaları.

Herbert von Karajan ve Zubin Mehta gibi uluslararası müzik devleri yönetiminde kariyerlerini zirveye ulaştıran Pekinel adı beraberinde hemen “süperlatif”leri de getiriyor. “En iyi beraberlik”, “en berrak teknik”, “en saydam tuşe” gibi hep “en”li sözcükler ile tarif ediliyor yorumları. İkiz olmanın avantajı ile aralarında doğuştan var olan doğal iletişim sayesinde yorumladıkları eserlerin iç temposuyla, kendi iç tempolarını üstüste getirmeleri olağanüstü. Mükemmeliyetçilikleri, ödün vermez titizlikleriyle bağdaştırdıkları üstün nitelikli yorumlarından birini 46. IKSV İstanbul Müzik Festivali kapanış konserinde dinleyeceğiz.

Güher ve Süher Pekinel 12 Haziran 2018 akşamı Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Salonu’nda Fransız besteci Francis Poulenc’in iki piyano için bestelediği konçertoyu yorumlayacaklar. İngiliz Oda Orkestrası’nı şef Gerard Schwarz yönetecek. Hem kendi kariyerlerini böyle uzun zamandır başarıyla sürdüren hem de sosyal sorumluluk projelerini hayatlarının ikinci önemli amacı olarak yine başarıyla üstlenen Pekinel kardeşlere buradan selam olsun.

46. İstanbul Müzik Festivali: İngiliz Oda Orkestrası, Güher & Süher Pekinel

12 Haziran Salı, İstanbul Lütfi Kırdar, 20.00

http://muzik.iksv.org/tr/kirkaltinci-istanbul-muzik-festivali-2018/ingiliz-oda-orkestrasi-guher-suher-pekinel

İngiliz Oda Orkestrası ile turnelerden albümlere uzanan pek çok başarılı işbirliği gerçekleştiren Güher & Süher Pekinel bu kez 46. İstanbul Müzik Festivali’nin kapanış konseri için bir araya gelecek.

Piyano ikilisi olarak ilk konserlerini altı yaşında veren ikiz kardeşler Güher ve Süher Pekinel, sıradışı şiirsel müzikaliteleri, teknikleri, özgün stil ve yorumlarıyla tüm dünyada övgüler toplamaya devam ediyor. Pekineller Berlin Filarmoni, Viyana Filarmoni, New York Filarmoni, Amsterdam Concertgebouw dâhil, dünyanın önde gelen tüm orkestraları eşliğinde sahneye çıktı.

Diskografisindeki 860 albümle dünyanın en çok kayıt yapmış oda orkestrası unvanını elinde tutan İngiliz Oda Orkestrası ise aynı zamanda en fazla ülkede konser vermiş olma ayrıcalığına sahip. Topluluk ilk hâmisi olan Benjamin Britten’dan bu yana efsanevi şef ve solistlerle çalıştı. İngiliz Oda Orkestrası James Bond filmlerinden bazıları ile 2005 yapımı Aşk ve Gurur dâhil, pek çok filmin müziklerini de kaydetti.

İngiliz Oda Orkestrası ve Güher & Süner Pekinel konseri 12 Haziran Salı akşamı Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda Türkiye İş Bankası’nın katkılarıyla gerçekleştirilecek. Amerikalı şef Gerard Schwarz’ın yöneteceği konser ile 46. İstanbul Müzik Festivali görkemli bir kapanış yapacak.

Konser tanıtım fotoğrafları için tıklayın...

Okuyucu Yorumları