- A +

Hep aynı film!
Acılar da öyle, değişmiyor ama gitgide derinleşiyor.
İnsanı yoruyor, bezdiriyor. 
Televizyonda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı izliyorum.
Yine ‘bölünme korkusu’nu vurguluyor, ‘Sevr şartları’ndan, yeni bir ‘Kurtuluş Savaşı’ndan söz ediyor.
Evet, hep aynı film.
Usanç verici.
1990’lı yılların başından beri kim bilir kaç kez Sevr yazdım, Sevr takıntısı, paranoyası, korkusu diye...
Kürtler adını taşıyan kitabımın sayfaları arasında dolaşıyorum.  

                                                *     *     *

Tarih, 7 Şubat 1998.
Devletlerin hayatında senaryolar hiç bitmez.
Özellikle dış politikada.
Sürekli yazılır, dosyalanır, üstüne çok gizli damgası vurulup günün birinde lazım olur diye güvenlikli kasalara kaldırılır.
Bu senaryolardan biri:
Türkiye’yi parçalamaya yönelik Sevr senaryosu...
Ankara’da devlet içindeki sivil-asker bazı odaklara göre, Sevr senaryosunun bir parçası, Türkiye’nin bölge Kürtlerine hamilik, abilik rolü oynamasıyla ilgilidir.
Böyle bir rolle Türkiye’ye, ucunda yem olarak Kerkük-Musul petrolleri de olan bir olta atılıyordu. Türkiye zokayı yerse, Ortadoğu’da yeni bir süreç başlayabilirdi.
Nasıl bir süreçti bu ?
Türkiye önce Irak’ın parçalanmasına göz yumacaktı. Kuzey Irak’ta kurulacak federe Kürt devleti zamanla bağımsız hale gelecekti. Türkiye’nin himayesine girecekti.
Sonra sıra İran Kürtlerine ve İran’ın parçalanmasına gelecekti.
Birleşik Kürt devleti ise nihaî olarak Türkiye’den bir parçanın kopmasıyla gerçekleşecekti.
Yani Kurtuluş Savaşımız’la yaptığımız Lozan bitecek, Sevr kazanacaktı!

İşgal altındaki İstanbul'da General Edmund Allenby'yi bekleyen İngiliz birlikleri (Karaköy / Ocak 1919)

                                    *     *    *

İlk adımı Irak’ın parçalanması olan bu senaryoya 1992 yılı yazında Washington’da rastlamıştım.
Senaryo sayısı o tarihte dörttü:
Birinci senaryo:
Irak’ın parçalanması...
Güneyde Şiî, ortada Sünnî Arap ve kuzeyde Kürt bağımsız devletlerinin kurulması.
İkinci senaryo:
Bağımsız devletler yerine Sünnî, Şiî ve Kürtlerden oluşan üçlü bir federasyona gidilmesi...
Üçüncü senaryo:
Kürtlere ve Şiîlere özerklik veren, daha az baskıcı, daha demokratik bir rejime kayılması...
Dördüncü senaryo:
Saddam Hüseyin’in yerine bir başka Baasçı generalin diktasıyla yetinmek...
Amerikan başkentinde senaryolar böyleydi.
Türkiye Cumhuriyeti’ne gelince...
Kendine dönük güveni yetmiş küsur yıl sonra hâlâ yetersiz bir devlet.
Demokrasi ve insan hakları açısından zaafları, eksikleri var.
Oysa, demokrasi çıtasını yükseltmiş, insanlarının aş ve iş sorunlarını çözmüş, evinin içini düzene sokmuş, dış politikasında ‘Saddamcılık’tan, ‘Üçüncü Dünyacılık’tan izler bırakmamış, özgüvenini kazanmış bir Türkiye kendi kaderini elinde tutar.
Böyle bir Türkiye, olayların peşinden sürüklenmez, onları yönlendirir.
Devletlerin hayatında senaryolar bitmez; önemli olan biz kendi senaryomuzu iyi yazalım ve kendimize güvenelim, sonrası gelir.

                                    *     *     *

Tarih, 23 Eylül 2000
Türkiye bölünür mü?
Bu korku hiç bitmedi.
Özellikle devlette...
Türkiye’de demokratik hukuk devletini bazı açılardan geciktiren bir korku oldu bu.
Ama sadece kuruntu, vehim, paranoya deyip geçilebilir mi bu korku ?
Sanmıyorum.
Kökleri var bu korkunun.
Tarihimize, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına uzanan kökler.
Peki, bu bölünme korkusundan hareketle demokrasiden korkulur mu ?
Hukuk devletinin tam işlerlik kazanması engellenir mi bu yüzden ?
Avrupa projesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği bir tuzak olarak görülebilir mi ?
Korkan da var, gören de.
Geçenlerde eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı ve TESEV Direktörü Büyükelçi Özdem Sanberk’in bir konuşması vardı.
Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili bazı korkularını artık yenmesi gerektiğine işaret ediyordu.
Soru:
Nedir Türkiye’nin korkusu ?
Büyükelçi Sanberk:
Biz devlet yıkılacak diye bir korkuya kapılıyoruz. Bizim travmamız aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüz-üç yüz yılda büyük sıkıntılara ve ıstıraplara duçar kalması. İmparatorluğun Anadolu’ya doğru gerilemesi ve bizim orada bir devlet kurmamız. Biz 1913’te Adriyatik Denizi kıyılarında olan bir imparatorluk iken, 1919’da İstanbul’da yabancı gemilerin işgaline uğramış bir ülke haline geldik. Bu bizde travma yarattı. Sevr korkusu, devletin tehlikede olabileceği korkusu, bir yaşlı nesilden diğer nesillere geçti. Devleti yönetenlerin ve devlet ideolojisini üretenlerin zihinlerindeki psikolojik arkaplanı iyi görmek lazım.
Soru:
Bugünün dünyasında Sevr korkusu artık yerinde bir korku mu peki ?
Büyükelçi Sanberk:
Yerinde bir korku değil.

Sevres Antlaşması                        *      *     *

16 yıl geçmiş aradan.
Sevr korkusu bugün hâlâ canlı.
Yıllar önce de öyleydi.
2003’te, 2004’te Erdoğan-Gül ikilisi, Avrupa Birliği’ni ön plana getirdiklerinde Sevr korkusu yine hortlatılmıştı.
Özellikle asker içindeki bazı odaklar, “Avrupa Birliği’ndeki kadar demokrasi Türkiye’yi böler!” diye harekete geçmişlerdi.
Sarıkız, Ayışığı gibi darbe tertipleri sahneye çıkmıştı.
Unuttunuz mu yoksa?
Asker içindeki darbe tertiplerinin hedefi şöyle özetlenmişti.
Birinci sınıf demokrasi Türkiye’ye yaramaz; AB’ye sırtımızı dönelim, Rusya’yla, İran’la Orta Asya’ya, Çin’e doğru, AVRASYA’ya doğru yelken açalım.
O zamanlar askerci mahfillerde altı en çok çizilen ve canlı tutulan korku, Sevr’di, bölünme korkusu idi.
Milli kurtuluşçu söylem askerci ağızlardan hiç düşmezdi.
Erdoğan’la Gül’ün yoğun darbe tedirginliğiyle geçen o dönemi unuttuklarını sanmıyorum.
Ama artık Erdoğan bir zamanlar kendisini devirmek isteyen, bunun için asker içinde darbe tezgâhları kurmuş olan askerci-ulusalcı-Avrasyacı güçlerle kolkola.
Erdoğan, onların çizgisine gelmiş durumda.
O da onlar gibi, ‘Sevr korkusu’nu canlı tutuyor.
O da onlar gibi, Batı’dan kopmak istiyor.
O da onlar gibi, demokrasiden kaçmak istiyor.
O da onlar gibi, ağzından istiklal savaşı, mütareke basını, mandacılar söylemini hiç düşürmüyor.
Erdoğan’ın bugün onlardan belki bir farkı var:  Sevr korkusu ile kendi ‘tek adamlığı’na giden yolu açmak için ilerliyor.
Ya da Erdoğan ‘Sevr korkusu’nu kendi siyasal çıkarlarları için kullanıyor.
Uzun lafın kısası:
‘Sevr korkusu’nu yaratan, dış mihraklarda ‘Sevr senaryoları’nı güncel tutan, Türk devletinin kuruluşundan bugüne kadar yaptığı temel politika hatalarıdır.
‘Sevr korkusu’nu ve dış mihrakların ‘Sevr senaryoları’nı etkisiz kılmak, Türkiye’nin kendi elindedir.
Bunun da yolu demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, özgürlük ve insan hakları düzeninden geçiyor.
Türkiye bu yola geri dönebilirse, Sevr takıntısı da yitip gider.
1992 yılı yazında Washington’dan not düştüğüm gibi:
Devletlerin hayatında senaryolar bitmez; önemli olan biz kendi senaryomuzu iyi yazalım ve kendimize güvenelim, sonrası gelir.

Okuyucu Yorumları