İçimiz hiç sevinçle dolarak yaşamayacak mıyız?..

- A +

Nuriye'yle Semih'in açlık grevi...
156 gündür devam ediyor.
Haksızlığa karşı, devletin hoyratlığına karşı, hak hukuk tanımayan acımasız bir 'darbe'ye karşı hayatlarını koyarak direnişlerini sürdürüyorlar.
İşini kaybeden akademisyenlerin, işinden olan, mağdur edilen on binlerce kamu emekçisinin çığlığı olmaya devam ediyorlar.
Onlarla ilgili haberleri okuyorum.
Acı, bağrıma sivri uçlu bir bıçak gibi saplanıyor.        

Kafamı bastırdılar, nefessiz
bıraktılar!
Yaşasın açlık grevi direnişimiz!

İşimi geri istiyorum.
Kafalarımızı kaportaya vura vura
araca soktular!

20 saatten fazla ters kelepçe taktılar.
Zorla tıbbi müdahale cinayettir!
Eylem yasağını, işkenceyi protesto ediyoruz.       
Öyle noktalara vuruyorlar ki iz bırakmıyor.
Sağlık kontrollerine götürülmek, 

ayrı bir işkence yöntemi oldu.
Nuriye ve Semih’in temsil ettiği 
değerler var,  faşizmin saldırdığı bunlardır.
Düne kadar bir avukattım, bugün 
yerlerde süründüm.

Soruyorum:
İçimiz hiç sevinçle dolarak yaşamayacak mıyız?..
İlle de acı çekerek mi yaşanacak bu memlekette?
Sabahattin Ali'nin hayat hikâyesi bana bu memlekette acıların ne kadar derine gittiğini, yine bu memlekette devletle hukuk, özgürlük ve insan haklarının öteden beri nasıl kopuk olduğunu anlatır.

Sabahattin Ali, 1907 yılında Gümülcine'de doğdu. İstanbul Muallim Mektebi'ni bitirdikten sonra öğretmenliğe başladı. 1928 yılında bakanlık tarafından dil eğitimi için Almanya'ya gönderildi. Etnik milliyetçiliğin yükselişte olduğu Almanya'da bir hümanist olarak barınması zordu.
Kısa bir süre sonra, sudan bir sebeple okuldan atılarak memlekete döndü. Sabiha ve Zekeriya Sertel çiftinin çıkardığı, Nazım Hikmet'in de
yazılarına kucak açan 'Resimli Ay' dergisine gitti. Bir öyküsünü Nazım Hikmet'in masasına bıraktı. Ünlü şair hikâyeyi okuduğunda Sabahattin
Ali'deki cevheri keşfedecekti...
1930'da Aydın'da Almanca öğretmenliği
yapmaya başlayan Sabahattin Ali, düşüncelerini söylemekten çekinmediği için

komünizm propagandası yapmakla suçlandı. Beraat edene kadar üç ay Aydın Hapishanesi'nde kaldı. Hapishanede dinlediği hikâyeler 'Kuyucaklı Yusuf'un filizlenmesini sağlayacaktı. 1931'de yine
öğretmen olarak 
Konya'ya gönderildi.
Konya'da tarihçi Cemal Kutay 'Yeni Anadolu'

gazetesini çıkarıyordu. 'Kuyucaklı Yusuf'un ilk tefrikası ertesi yıl bu gazetede yayımlandı. Sabahattin Ali, Cemal Kutay'dan parasını
alamayınca tefrikayı bıraktı.
Aynı sene, Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya
hakaret
suçundan yargılandı.
Bir sene hapis cezasına 
çarptırılan yazar,
Konya 
Hapishanesi'ne sevk edildi.
1933'ün mayıs ayında Sinop Hapishanesi'ne nakledildi, kasım ayında
çıkan afla serbest bırakıldı. 
1936 yılının
sonuna doğru 
'Kuyucaklı Yusuf'u tamamladı.
Kitap, Tan gazetesinde ilk defa
eksiksiz olarak tefrika edildi.
1937'de Yeni Kitapçı Yayınevi tarafından
roman olarak basılır basılmaz mahkeme           kararıyla toplatıldı.
Sabahattin Ali, 
bir hafta önce doğan kızı Filiz'i
doya doya sevemeden 7 Ekim 1937'de
'halkı    aile hayatı ve askerlikten soğutmak' suçundan yargılandı.

Bilirkişi raporları lehineydi. Böylece
hem Sabahattin Ali hem de 'Kuyucaklı Yusuf'
beraat etmiş oldu. 

Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna,
İçimizdeki Şeytan gibi değerli romanlara
imza atan 
Sabahattin Ali, tekrar hapse
gireceğini anlayınca makhûmken
tanıştığı bir berberin yardımıyla           

Bulgaristan'a kaçmaya çalışır.
İşin içine derin devlet girince Kırklareli'nde kafasına odunla vurularak 1948 yılında katledilir.
Ölüm haberi tam on ay sonra gazetelere yansır.  
Özel eşyalarına haciz konulduğu gerekçesiyle ailesine teslim edilmez. Bir mezarı dahi yoktur.
Katiliyse tutuklandıktan kısa bir süre sonra
çıkan afla serbest kalır.

Devlet, tek suçu halkını sevmek olan
Sabahattin Ali'den o kadar  
korkmuştur ki
hakkında yazı 
yazılmasına dahi
senelerce müsaade etmez.
(11 Ağustos 2017 tarihli Hürriyet KitapSanat ekinde çıkan Metin Yetkin'in 80 yaşında bir başyapıt başlıklı yazısından)

Sabahattin Ali & Filiz Ali

Soruyorum:
İçimiz hiç sevinçle dolarak yaşamayacak mıyız?
Adalet ne zaman kapımızı çalacak?
Bugün hapishaneler yine dolu, gazetecilerle, yazarlarla, akademisyenlerle, siyasetçilerle dolu.
Hukuk ve özgürlüğün, insan haklarının hiçe sayıldığı karanlık bir dönemden geçiyoruz.
Adalet duygusu sürekli saldırı altında!        
Sabahattin Ali zamanlarına kıyasla,  bugün hiç olmazsa bir direniş var, Nuriye'yle Semih var, hayatlarını koyarak haksızlığa karşı, 'darbe'ye karşı çığlık atabilen...
Söyleyin Allah aşkına, içimiz hiç sevinçle dolarak yaşanamayacak mı bu memlekette?..

Bu satırları yazdıktan sonra akşam vakti bir acı haber daha düştü T24'ün manşetine. 
Nuriye ve Semih için Kadıköy'de dayanışma gösterisi yapan Berkin Elvan'ın annesi Gülsüm Elvan yerlerde sürüklendi, ve ters kelepçe uygulanarak gözaltına alındı.
Bir daha soruyorum, içimiz hiç sevinçle dolarak yaşamayacak mıyız bu memlekette? 

Okuyucu Yorumları