Şevket Akıncı: Bir festival düşünün ki Belediye Başkanı sizinle bira sırasına giriyor!

- A +

Ne Berklee Collage of Music mezunu olması, ne Açık Radyo’daki programı, ne BAU Caz Okulu’ndaki öğretmenlik deneyimi, ne yazdığı şiir kitabı bir insanla upuzun, derin ve içten konuşmanızı sağlar.

Günün sonunda artık bu anahtar kelimelerden yorulduğumu fark ediyorum. Daima içeride ne var, ona bakmaya gayret ediyorum. Şevket Akıncı’nın içine bakınca çok mutlu oldum. Onunla konuşamayacağınız konu yok gibi. Biz mesela Hindu’ların saat takıp takmadığına, dairesel zaman kavramına, 0-1-2 noktaları arasındaki mesafeye, Sonbahar Kaçağı’na, Islak Köpek’e, Gödel, Escher ve Bach’a, doğaçlamaya, değişime olan dirence, Gezi ruhuna ve bir motifin bir sonraki motifin hazırlayıcısı olmasına, şizofreniye ve Joan Miró’ya şöyle bir uğradık.
Ben şimdi kendi 1imi istediğim yere koymaya gidiyorum ve sizi Şevket Akıncı ile baş başa bırakıyorum ve kadehimi tüm merak edenlerin şerefine kaldırıyorum.

- Gitarist, kompozitör, doğaçlamacı, aranjör ve prodüktörsünüz. Nasıl görüyorsunuz tüm bunları?

Bütün bunların hepsi aynı eylemin değişik uygulamaları bence. Her sanatsal eylem soyut alanda hareket eden bir şeyi somutlaştırma çabasından başka bir şey değil. Bu saydıklarınızın hepsini kompozisyona bağlı olarak görüyorum. Doğaçlama hızlandırılmış bestedir bana göre. Beste ise yavaşlatılmış doğaçlama. Aranjman tekrar bestelemektir. Prodüktör ise -yani müzik direktörü- çıkan neticeden sorumlu kişidir. Bu netice enstrüman seçiminden ses tasarımına, şarkıların uzunluğundan genel sounduna kadar bir dizi karara bağlı. Bu da soundu bestelemek olur.

- Berklee College of Music yıllarınızı nasıl anımsıyorsunuz?

Orada gerçekten çok iyi vakit geçirdim. Sadece okul değil, okul dışındaki etkinlikler, arkadaşlıklar, gittiğiniz konserler vb. hepsi eğitimin birer parçasıydı. Berklee’deki https://www.berklee.edu hocalarıma çok şey borçluyum ve hâlâ o yıllardan kalan deneyimlerinden faydalanmaya devam ediyorum ve tabii ki hâlâ öğreniyorum. Amerikan eğitim sistemi yaratıcılığa önem veren bir sistem, merak etmeyi, araştırmayı öğreten bir sistem. Müzik eğitiminde size yol gösterilir ve merak etmeyi, araştırmayı öğrenmiş bir insan için gerisi kolay. Dayatmacı bir sistem değil, yani buradaki birçok okulda olduğu gibi bir fikir size sahip olmuyor, siz bir fikre sahip oluyorsunuz.

- Sizce neden Sonbahar Kaçağı besteniz, Roll dergisinde son 30 yılın en iyi 100 şarkısı arasında yer aldı? Onu diğer bestelerinizden ayıran bir şey var mı?

O şarkı, aslında en iyi 100 şarkı arasında değil, o listeye girmeyen ama sanırım ‘değerli’ buldukları şarkıları uzun bir listeye almışlar, yani 101. sırada olan bir sürü şarkı arasında bu şarkı da var. Sağ olsunlar, çok onur verici Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok, Erkin Koray gibi isimlerin arasında anılmak, ama dürüst olmak gerekirse şaşırdım biraz çünkü daha çok yolun başındaydım. Bahsettiğim zaman yirmi küsur sene önce bu arada.

Fotoğraf: Belmin Söylemez

- Islak Köpek grubunuzun adını nasıl koydunuz?

Bundan 15 yıl önce Marmara Oteli’nin önünde çok sempatik bir sokak köpeği vardı. Yağmur yağarken bile kaldırımda uyumaya devam ederdi. Islak ıslak uyurdu bayâ. Islak Köpek ismi o zaman anlamlı değildi ama şimdi bunca sene sonra geriye bakınca, hatta Serra Yılmaz ile yaptığımız programdan sonra üzerimize yağan hakaret yağmurundan sonra çalmaya devam etmemiz ilginç bir tesadüf tabii. (Gülümsüyor) Bu açıdan bir paralellik kurulabilir.

- Hakaret yağmuru? Neden?

YouTube’a girin, bir bakın. Gerçi bu yorumlar bir tek o programla ilgili. Islak Köpek’in diğer videoları o kadar tepki çekmemiş. Serra Yılmaz ile ilgili programdaki görüntüler hakikaten çok komik ve müzik gerçekten kötü. Özgür doğaçlama, tını ve dokudaki detaylarla ilgili ve süreçle ilgili bir müzik. Yirmi dakikalık bir performansın en zayıf anlarını özenle seçip kuşa çevirirseniz ve üstelik bunu da kötü mikrofonlarla kaydedip mikslemezseniz sonuç bu olur. Yönetmen ile girişilen bir tartışma sonucunda oldu bunlar. Kendisinin bize bir armağanıdır bu. Verdiği hiçbir sözü tutmadı. Bayâ bir sabotaj olayıdır bu. O kadar başarılı ki bu konuda, eline mesela bir Nuri Bilge Ceylan filmi verseniz onu da rahat rahat rezil edebilir; ama teşekkür ediyorum kendisine buradan. Birçok düşman kazandığımız gibi birçok hayran da kazandık.

- Mugwumptaki keşiflerinizden aklınıza şu an gelenler neler?

Mugwump ‘müzikal ruh ikizlerimden’ Korhan Erel ile sürdürdüğüm uzun bir yolculuğun ilk durağıydı. Ritim, armoni ve melodi kadar doku ve dinamiklere önem vermeyi, disiplinlerarası yaratıcı bağlar kurmayı Mugwump yıllarında öğrendim. Ve hâlâ beğenirim yaptıklarımızı. Hakikaten çok heyecanla ve özenle çalıştığımızı hatırlıyorum. 2004-2006 yılları arasındaydı. Sonra Islak Köpek maceramız başladı.

- Türk Musikisi ve elektronik müziği harmanlayan Elektronik Kumpanyadan bahsedebilir misiniz? Sanki bu iki başlığın aynı potada harmanlanmasından kaçınılıyor ana akım Türkiyede. Sizin yolculuğunuz nasıl oldu?

Islak Köpek'in ilk kurucu üyelerinden perküsyoncu Volkan Ergen ve eşi ses sanatçısı Ayşe Nur Ergen'in projesidir Elektronik Kumpanya. Bu proje tamamen onların fikriydi. Bir, iki meşk dersi dışında, Türk Sanat Musikisi alanında hiç ders almışlığım yok; ama Necdet Yaşar, Münir Nurettin Selçuk gibi isimleri yıllardır hayranlıkla dinlerim. Gruba başlarken bayâ korkmuştum ‘Yahu becerebilecek miyim’ diye ama sağ olsun Volkan rahatlattı beni. Başka türlerde ne yapıyorsam gitarla, o grupta da yapmamı istedi. Aynı şey ses tasarımı ve ses işleme yapan Korhan Erel için de geçerli ve bence gerçekten çok özgün bir stiller ve enstrüman kombinasyonu ortaya çıktı. Ne yazık ki türlü sebeplerden devam edemedi.

Sorunun diğer bölümüne gelirsek sentezden sadece bizde değil her ülkede kaçınan bir kesim vardır. Bir kesim müzisyen herhangi bir türü -bu, barok olabilir Hint müziği olabilir- türsel tınıyı birtakım kurallara bağlayarak ‘saklamaya’ çalışır, yani korumaya çalışır. Bence bu gerekli bir şey, mesela örneğin Jordi Savall olmasaydı barok müziğinin gerçekten nasıl tınladığını bilemezdik. Bu tip müzik adamları ‘gelenek’ dediğimiz bir türü korumak anlamında tanımlıyorlar. Konservatuarlar da bunu yapar zaten -konservatuar ‘korumak’ anlamına gelen Fransızca ‘conserver’ kelimesinden gelir, yani değişime direnirler. Senteze açık bir kesimin gelenek tanımı ise ‘yenilikçilik’tir. Ben daha çok bu kesimdenim ve evet bu yaklaşım da gerekli. Yani koruma altına alınan Bach gibi bir bestecinin de aslında yenilikçi olduğunu düşünürsek bu yaklaşım da kesinlikle mantıklı.

- Hezeyan Sözlüğü şiir kitabınız size neler hissettiriyor? Açık Radyoda program da yapıyorsunuz. Bu alanlar muhakkak ki birbirini besliyor. Ağır basanı var mı?

Hezeyan Sözlüğü psikoz yaşadığım bir dönemin fotoğrafı ve çok da abartmıyorum açıkçası. Şiir zor iş gerçekten yirmi dört saatlik iş ve ne maddi ne manevi bir mükâfatı var. Hezeyan Sözlüğü'nden önce de şiir yazıyor ve okuyordum. Şimdi de, sonra da yapacağım bunları. Hatta daha yeni Underground Poetix'de yayınlandı yeni şiirlerim. Ama asla ‘şair’ demem kendime. Şair olmak için şiire öncelik tanımak lazım: Ne para, ne aile, ne başka bir şey, sadece şiir. Dediğim gibi o iş 24 saatlik bir iş, lanetli bir uğraş yani. Caz konusuna gelince Açık Radyo sayesinde özgür doğaçlama ve özgür cazı yayma misyonumuzu yerine getiriyoruz. Şiir de radyo da, ikisi de çok çok önemli.

- Bir gününüz nasıl geçiyor?

Baba, eş ve müzisyen olarak geçiyor. (Gülümsüyor)

- Bu söyleşiyi siz yapsaydınız kendinize ne sorardınız?

‘Başarısızlığınızın sırrı nedir’ diye sorardım herhalde. Bu sorunun hiçbir röportajda sorulduğunu sanmıyorum. (Gülümsüyor)

- Başarı tanımınız nedir?

Eğer biri içinde soyut olan bir şeyi somutlaştırabildiyse o kişi başarılıdır kanımca. Yani çok iyi tekniğe sahip olmak, zengin olmak, birinci olmak, tanınmış olmak vb. bunlar sanatla alakası olmayan şeyler. Kapitalizmle ilgili bunlar.

- Dünyanın çeşitli yerlerinde de işlerini sunmuş bir müzisyen olarak Türkiyeye şu an baktığınızda ne görüyorsunuz?

İki kişinin açlık grevinde ölüme mahkûm bırakıldığı bir ülkede, gazetecilerin, yazarların hatta parti başkanlarının hapse tıkıldığı bir ülkede umudu canlı tutmak zor; ama sanatçılar bunu başarıyor.

Müzisyenlerin, sanatçıların, özgürlüğün, demokrasinin önüne konulan onca engele rağmen müthiş bir üretkenlik içinde olduğunu görüyorum. Kurulan kolektifler, kişisel çabalarla düzenlenen sponsorsuz festivaller, Gezi sürecinde başlayan karşılıklı yardımlaşmanın devamı niteliğinde. Bu demek ki sanılanın aksine insanlar umut ediyor hâlâ.

Yurt dışında katıldığım en son festival haziran başındaki Moers Festivali’ydi. Islak Köpek ile katıldık. 1960’ların sonunda Peter Brötzmann öncülüğünde başlamış bir festival, özgür müziğin Woodstock'u gibi bir şey. Bir festival düşünün ki belediye başkanı sizinle bira sırasına giriyor!

Brian Blade, Anthony Braxton, Evan Parker gibi efsane isimleri de dinleme fırsatı buldum. Ama beni en çok etkileyen dünyanın her yerinden gelen küçük tanınmamış gruplardı. Son derece ‘özgün’ müzikler dinledim.

Katıldığım her yurt dışı festivalinde bunu yaşıyorum. “Acaba bunun sırrı nedir” diye sordum kendime. Oradaki dinleyici bilinçli bayâ. Japonya da öyleydi mesela. Oysa biz çoğu zaman bilgi olmadan fikir sahibiyiz. Ya yüceltiyoruz ya yerin dibine batırıyoruz, ortası yok.

Eleştiri önemlidir sanatın bir ülkede gelişmesi için; ama burada çoğu zaman yapılan şey eleştirmek değil karalamak oluyor. Nefret edilen bir şeyden çok sık bahsediyoruz Türkiye’de. Bu bazı müzisyenlerin cesaretini kırıyor. Ciguli örneğin, zamanında birtakım basın tarafından yerin dibine batırıldı, bunu sebebini hâlâ anlamış değilim, samimiyim. Oysa çok özgün bir müzik yapıyordu Ciguli ve çok çok iyi bir müzisyendi bence. Birçok müzisyen arkadaşım da benimle hemfikir. Yahu, kendiyle alay eden bir adamla alay ediyoruz, olacak şey değil.

- Albüm kapaklarınız müziğinizle örtüşen bir estetiği yansıtıyor. Kapakların karar aşaması, o süreç nasıl gelişiyor?

Albümlerin plaktan dinlendiği bir kuşaktan geliyorum; dolayısıyla bugün MP3'lerde olduğu gibi müziğe daha doğrudan bir biçimde ulaşmıyorduk, plağı bir süre elimizde gezdirdikten sonra pikaba takıp dinlerdik; dolayısıyla müzikten önce albümün kapağıyla tanışırdık. Bu yüzden de örneğin Dark Side of the Moon’daki müziği kapağından bağımsız bir şekilde hayal edemiyorum.

Bu iyi bir şey mi tartışılır, ‘müzikler tek başlarına da var olabilmeli’ argümanı da çok yanlış değil aslında; ama dediğim gibi müziklerle olduğu kadar albüm kapaklarıyla da büyüdüm. Onlar müzisyenin ya da bestecinin hayal dünyasına açılan giriş kapılarıydı. Albümün görsel tarafı önemli, bu sebeplerden önemli benim için. Şanslıyım ki çok değerli sanatçıların emeği var içinde yer aldığım albümlerin görsellerinde: Bahadır Baruter, Candaş Şişman, Oğuz Büyükberber, Şaziye Erel bu isimlerden birkaçı sadece. Karar aşamasına gelince sanatsal kararlarıma eşlik eden nedenlerin çünküsü yok. Önce seçim geliyor, nedeni ise sonra. Yani kapağın müzikle örtüşüp örtüşmediğine çok kafa yormuyorum, spontan bir biçimde aklıma gelen iyi bir fikir varsa ona sadık kalmaya çalışıyorum.

- Sitenizde birçok kaynağın yanında (özellikle Ubu Web şahane! http://www.ubu.com) Sanatsal ve Sosyal Oluşumlar, Kişiler bölümünde Şizofreni Dostları Derneği de var. David Helfgottu hatırlattı bu bana. Sanat ve şizofreni ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanat tarihine bakarsak şizofreni ile resim sanatının iç içe geçtiği birçok örnekle karşılaşırız: Van Gogh, Munch. Psikozlarından beslenen eserler üretmişlerdir. Edebiyatta da vardır birkaç isim. Edebiyatın da resmin de ortak özelliği eserlerin yalnız üretilmesidir. Müzikte ise besteci yalnız olsa bile, bir şekilde dinleyicisiyle buluşur, daha sosyal bir iştir, elbette istisnalar vardır; ama bu istisna isimlerin eserlerinde şizofreni sebepten ziyade sonuçtur.

Oysa resimde, plastik sanatlarda ve edebiyatta şizofreni hem sonuç hem sebep de olabilir. Caz gibi daha kolektif bir çabanın ürünü olan müziklerde, şayet şizofren bir müzisyen varsa toplulukta, o kişinin hastalığı ikinci plandadır, müzikal yeteneği, yaratıcılığı, özgünlüğü ise birinci planda.

Aklıma gelen tek örnek trompetçi Tom Harrell. Müthiş bir müzisyen! Solo sırası kendisine geldiğinde canlanıyor ve müthiş bir müzik çıkıyor ortaya. Çalmadığı zamanlarda neredeyse katatonik bir ifade vardır yüzünde. Gelgelelim Syd Barrett, Peter Green gibi müzisyenlerin hastalıklarından sonraki eserlerini vasat buluyorum. Yani şizofreni ve müziğin illa da yapıcı bir ilişkisi yok.

Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı Escher'ın Görelilik tablosu

- Albümünüzün adı Escher Chronicles. M.C. Escherin işlerinde figür, zemin ilişkisi resmedilir ve negatif alan figüre dönüşür. Bu, müzikteki esler ve notalara mı tekabül ediyor acaba? Escherin geceleri gündüze, balıkları kuşa evrilir. Müziğinizi başlıklara, tanımlara sıkıştırmaktan yana değilim; ancak konuşmak da istiyorum. Escher sizi ne zaman, nasıl ziyaret etti ilk?

Bundan beş sene önce piyanist-besteci arkadaşım Elif Bleda’nın teşvikiyle bu albüme başladım. Ortada Escher’le ilgili bir şey yoktu henüz, Gavin Bryars, Steve Reich, Heiner Goebbels, Fred Frith ve yoğun olarak Berio gibi bestecileri dinlediğim bir dönemde ensemble müziği yapmak isteği vardı.

Özgür doğaçlamanın ‘sınırlarından’ sıkılmıştım. Özgür doğaçlamanın türsel tınısını, var olan başka formlara da enjekte edebileceğim bir müzik duymak istiyordum sanırım. Odamdaki keyboard ile bir şeyler deniyordum ama çok da memnun değildim çıkan neticeden; çünkü fikirleri tek bir çatı altında toplayacağım bir ana güç yoktu. Derken arkadaşım şair Şevket Kağan Şimşekalp’le Escher’in resimlerine bakıyorduk “Abi Escher’in yaptıklarıyla senin bazı fikirlerin benziyor” dedi ve ben de Escher’in eserlerini etüd etmeye başladım.

Hakikaten yaptığım bestelerde bir motif bir sonraki motifin hazırlayıcısıydı ve bir sonraki motif bir öncekinden izler taşıyordu. Ritim ve kontrpuan Escher’in çoğu eserinde mevcut. Ben de yoğun olarak çalışmaya başladım. Escher’in resimlerini birebir müziğe dökmekteyse, bende bıraktıkları izdüşümlerini müzik yoluyla araştırdım. Elif’in evine gidip demoları kaydetmeye başladık.

- Nasıl geçti?

Sağ olsun gerçekten kendisine minnettarım; çünkü epey bir vakit ayırdı bana. Çok iyi piyano çalmıyorum ve hiç üşenmeden onca partisyonu piyanoyla çaldı. Evde besteleri yapıyordum sonra bitirdiğimde kapısını çalıyordum. Böyle dört, beş ay geçti. Ve o süre içinde başta eşim olmak üzere ailem de bana çok destek oldu. Büyük bir sabır gösterdiler gerçekten; çünkü yaratıcı süreç insanın inanılmaz egoist olduğu bir süreç.

Demolar bitince  minnettar olduğum bir diğer insan Amy Salsgiver yardımıma koştu ve Hezarfen ile buluşturdu beni. Bu üç insan -eşim, Elif ve Amy- olmasaydı bu proje gerçekleşmeyecekti.

Escher Chronicles’ı yazma isteme nedenlerime gelince, gerçekten bilmiyorum. Sanırım, çoğu müzikal kararlarımda olduğu gibi, seçim önce geliyor, nedeni ise sonra. Kültürü sorguladığım bir dönemde ortaya çıkan bir ürün oldu. Çünkü kültürü tanımlamak için Batı dışındaki kültürlere hiç bakmamışım. Bazı Afrika dillerinde sanat yerine oyun kelimesi vardır. Ve Escher’in yapıtlarındaki ikilik, paradoks, metamorfoz, karşıtlıkların birleşmesi vb. kavramlarla karşılaştığımda müthiş bir oyunun şifrelerini çözmeye çalışıyorum hissine kapıldım. Beslendiğim bir diğer kültür ise Hint kültürüydü, özellikle zamanı nasıl algıladıkları. Batılılar için zaman başlangıcı ve sonu olan bir düz çizgi iken, Hindular zamanı bir daire olarak görürler. Escher de zamanı resmedebilen ender sanatçılardan biri benim açımdan. Ve resmettiği zaman dairesel bir zaman. Sanırım beni en çok cezbeden buydu.

- Hindular saat takıyor mu? Zamanı kolumuzda taşımak yani saat takmak hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ontolojik dediğimiz zaman, yani gerçek zaman beni anksiyeteye sokuyor. Saat takmıyorum bayâ bayâ bildiğiniz korkuyorum, saniyeler bileğimi boğazlıyormuş duygusuna kapılıyorum. Bazı Hindular saat takıyor bazıları takmıyor. (Gülüyor) Hindistan’da resmen zamanın olmadığı yerler var, Benares gibi, beş bin sene öncesinde donmuş kalmış, her kentte çok çok yoksul yerler var, o hayat mücadelesi içinde zamanla değil başka şeylerle yarışıyorlar. Bir de çok zengin bir Hindistan var. Genellikle İngilizleri taklit ediyorlar, saat de önemli bir zenginlik göstergesi oluyor sanırım.

- Dairesel zamanı heyecan verici buluyorum. Peki, müzikteki matematik ile Escherin matematiği nerede birbirine yaklaşıyor ve nerede birbirinden uzaklaşıyor?

Gödel, Escher, Bach adında bir kitap var bu soruya yanıt arayan. İşin ilginç kısmı okul yıllarında Escher'in matematiği zayıfmış! Ama kesinlikle matematiksel bir düzen var. Özellikle yüzeyin eşit ya da simetrik parçalara bölündüğü eserler, ritim ve kontrpuan aracılığıyla müziğe kolaylıkla tercüme edilebilir. Kendisi de müzik duyduğunu söyleşilerde, konferanslarda defalarca dile getirmiştir. Örneğin Metamorfoz’a yatay bir şekilde baktığımızda belli bir ‘pulse’ görüyoruz. İç içe geçen figürler olduğu için ölçü çizgisini kaldırabiliriz.

Yani mesela 4/4’lük bir ölçünün ardından 5/4’lük bir ölçü gelebilir. Metrik modülasyon diye basit bir teknik kullandım, yani tartımla sürekli değişiyor. Bu da ölçünün ilk vuruşu olan ‘1’in kaybolmasına sebep oluyor. Bu düzene polimetrik düzen diyoruz. Kişi kendi ‘1’ini istediği yere koyabilir. Yani göreceliliğe açık bir durum. Yeni bir şey değil. Stravinskyden beri çok popüler bir kompozisyon tekniği; ama Metamorfoz’a dikey baktığımızda işler o zaman ilginçleşiyor. Farklı tartımlarda melodik çizgilerin aynı anda çalınmasıyla, sadece tanımdaki “1” yok olmuyor, melodik motiflerin aynı anda çalınmasıyla oluşan armoni de ‘karar sesi’nden kurtulmuş oluyor. Yani oluşan tesadüfi armonide hiçbir akor sonra gelen akorun hazırlayıcısı değil.

‘Escherian’ diye adlandırdığımız yapıtlardan çok önce Escher bir manzara ressamıydı. Madem bir Escher günlüğü tutuyorum o eserlerden bazılarını da ele almak istedim. O resimlerde de bir tuhaflık var; çünkü bir ressamın resmedemeyeceği açılara konumlandırıyor kendini.

- Sonsuzluk hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sonsuzluk lineer bir şeymiş gibi düşünülür çoğu zaman, oysa doğuda dairesel, döngüsel bir kavramdır. Bir dairenin sonsuz olduğunu düşünmek daha kolay. Hiç başlamamış ve hiç bitmeyecek bir çizgi hayal etmeye çalışırken insan delirebilir. Bu yüzden sonsuzluğun yerine geçebilecek bir kavram yaratılmış: Tanrı. Hoş, bu tip kavramlar hakkında ne söylersek söyleyelim, bunları açıklamaya ne zekâmız ne ömrümüz yeter. Sonsuzluk konusunda Zen felsefecisi Suzuki şunları söyler: Bir çay bardağıyla dudaklarım arasında sonsuzluk olmadığını, çay bardağını dudağıma götürdüğüm anın ebediyet olmadığını kim iddia edebilir?

- Çelişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ne kadar da zor sorular soruyorsunuz. (Gülümsüyor) Soruyu cevaplamaya çalışayım çok da eksik bir cevap vereceğimden emin olun! “Bak bunda çelişki yok” diyen adama şüpheyle bakmaya başladım! Matematikte bile bir sürü paradoks var. Hani az önce sonsuzluktan bahsettik, 0 sayısı ile 1 sayısı arasında sonsuz sayı olduğunu kabul edelim. 1 ile 2 arasında da sonsuz sayı var. Peki 0 ile 2 arasında 0 ile 1 arasında ya da 1 ile 2 arasında olduğundan daha ‘büyük’ bir sonsuzluk yok mudur?

Matematikçi bir arkadaşım “Hayır, yoktur” dedi. Diğer bir matematikçi arkadaşım ise “Vardır” diyor. İki matematikçi anlaşamıyorsa yandık zaten. Hele ki izafiyet teorisi aynı anda iki farklı yerde bulunabileceğimizi ispatladığından beri işler iyice karışık, yani varlık, algıladığımızdan daha da karmaşık bir şey. Çelişki bulamadığım tek şey 0 sayısıdır; yani başka bir deyişle hiçlik. Bakın cevap verdikçe saçmalamaya başladığımı hissettim. (Gülümsüyorum) Birtakım mutlaklar arıyoruz ama mutlak kadar felsefe kitabı var. Hepsi haklı! Hepsi haksız! Yani her şey göreceli. Bana kalırsa gerçek dediğimiz şey keşfedilen bir şey değil yaratılan bir şey. Ancak böyle düşününce rahatlayabiliyorum. (Gülümsüyor)

- Peki ya metamorfoz?

“Değişmeyen tek şey değişimdir.” Hayat, şeyler dönüşür. Döngüsel bir zamanın aynasıdır hayat. Zamanda dondurulmuş bir fotoğraf, bir kayıt aynı kalmaz, hem kaçınılmaz olarak eskirler, yavaş eskiseler bile o eserlere şahit olan kuşakların algısı değişir. Güzel olan bir şey, yarın çirkin olarak algılanacağı gibi tersi de mümkün tabii. Fikirlerde de öyle. Her doğru kendi içinde yanlışını barındırır. Yani diyalektikten bahsediyorum.

- Bu çok güzel: https://www.youtube.com/watch?v=cuUKIw-OWsU

Ve bu da: https://www.youtube.com/watch?v=5i2akPtVY6o

Ama işte bunları çok güzel bulduğum için belki, gün içinde çoğu zaman yalnız, dışarıda, kıyıda hissediyorum ya da öyle hissettiriliyorum. Bir tür karşılığını bulamama hali. Rahatsız edici bulunan, hizadan çıkmış ve tuhaf olarak algılanan bir hâl bu. Anlatabildim mi acaba? Sizin kıyıda hissettiğiniz oluyor mu? Olduğunda neler yaşıyorsunuz? Eğer öyle ise nasıl baş ediyorsunuz?

Sanat evrenseldir; ancak sanatın evrenselliğinin idrak edilmesi kesintisiz ve engelsiz toplumlara ve kültürler arası iletişime bağlıdır. Bu olmadığı zaman alışkanlıklar ve inançlar sanatın evrenselliğini kavramayı engeller. Göreceli her şey. Bali’de halk arasında dinlenebilen Gamelan müziğini, ya da Japon saray müziği Gagaku’yu  Diyarbakır’da çaldırırsanız, o müzikleri çalan müzisyenler yalnız ve dışarıda hissettirilir. Aynı şekilde Diyarbakır’dan bir dengbeji Helsinki'nin göbeğine yerleştirirseniz pekâlâ deli olarak algılanabilir.

Önemli olan bakış açısı. Bir nesneye bir kanaat getirmeden önce o nesneyi tanımak lazım, iyi tanımak lazım, sonra hissedebilmek lazım. Ancak ondan sonra kanaat getirilebilir diye düşünüyorum. Ama genelde görmek veya duymak ile kanaat arasında kestirme bir yola başvuruluyor. Ama şu var, yol göstermek de sanatçının, eğitimcinin görevi.

- Albümlerinizin tarihlerine baktığımda sona doğru kelimelerin kaybolduğunu görüyorum. Bu da bana Joan Miró’yu hatırlattı. O da resimlerindeki kelimeleri yani boyaları bırakarak bazen tek bir çizgi ile ifade etmeye yöneliyor düşüncelerini, hislerini. I try to apply colors like words that shape poems, like notes that shape musicdemiş. Belki de artık her şey iç içe geçti. Resimle aranız nasıl?

Özgür doğaçlama yapmaya başladığımdan beri dokuyla ilgileniyorum, çünkü özgür doğaçlama -European Free Improvisation'dan bahsediyorum- ritim, melodi ve armoniden çok dokuyla ilgilidir. Nüansla ilgilidir. Bunlar resim sanatında önemli şeyler, müzikte de resimde de izlenimcilik akımıyla başladı bu. Resim ile müziğin buluşması daha da eskilere dayanır: Mussorgsky’den müzikte ‘yüzey’ arayışına giren Morton Feldman’a kadar. Dediğiniz gibi her şeyin iç içe geçtiği ‘postmodern’ bir dönemdeyiz. Bunun bir parçası olarak görüyorum kendimi, bu konuda ne kadar başarılı olduğum tartışılır tabii; ama henüz yolun başındayım. (Gülümsüyor)

- Müziğinizi etkileyen isimler kimlerdir?

Önümde duran CD’lere bakıyorum, Meshuggah’nın altında Paul Simon var, onun altında Tim Berne, onun altında Sun Ra, onun altında Selen Gülün’ün son albümü, onun altında Gavin Bryars, onun da altında Ghana müzikleri ve CD çalarda Neyzen Tevfik var. Her şeyi dinlemeye çalışıyorum. Açık olmaya çalışıyorum. Müziğime ne kadar yansıdığını bilmiyorum ama bu şekilde müzik dinleyen çok müzisyen arkadaşım var.

- Müzik öğretilebilir bir şey mi? Öğrenen öğrenir mi zaten? Ya da şöyle sorayım. Öğrenci hazır olduğunda öğretmen gelirmiş. Öğretirken tıkandığınız oluyor mu?

Eğitimde, herhangi bir konunun eğitiminde şu çok önemli: Merak. Bir konuya merak uyandırmak için de o konu dayatılmamalı, anlatılmalı bence. Dayatılan bir bilgiye sahip olamazsınız, merak ettiğiniz bir bilgiye sahip olursunuz.

Dolayısıyla bence eğitimde en önemli şey merak etmeyi öğretmek, iradeyi, öğrenmeyi öğretmek. Gerisi kolay; ama şu var, bugünlerde gençlerle yaşadığım bir problem: Anında tatmin olmaya alıştırılmış bir kuşak var ve hemen derhal sonuç almak istiyorlar. Netice alamadıklarında sıkılıp havlu atıyorlar, istekli olsalar bile.

Oysa müzik eğitimi sancılı, dolambaçlı, uzun süren bir eğitim. Sabır sebat gerektirir. Bahsettiğim Y Kuşağı’nın aslında çok bir suçu yok. Değişim hızı o kadar büyük ki doğruyu yanlıştan ayırmaya fırsat verilmeden karar vermeye zorlanıyorlar. Hızla ilerleyen teknoloji, iletişimin niteliksizliği, yanlış ebeveynlik stratejileri yüzünden böyle büyük bir ihtimalle. Yanlış anlamayın, Y Kuşağı'nın sadece bu konuda değerlendirmeye çalıştım, oysa hepimiz biliyoruz Gezi’de en önde onlar vardı. Benim kuşaktan çok daha cesurlar bunu söyleyebilirim.

- Bana, albümünüzde Horseman, Cycle ve Encounter çarptı ilk. Yöneldiğimiz eserler bize dair ne söylüyor? Siz son albümünüzdeki hangi şarkılara daha çok yöneliyorsunuz?

Yöneldiğiniz her eser bir yönünüzü yansıtıyor, yansıtmalı bence. Hatalar ya da sonradan hata olduğunu anladığımız şeyler de kendimize dair bir şey anlatır. Son albümde daha çok yöneldiğim bir şarkı yok, aslında hepsi tek bir parça. Müzisyen hayatınızda yarattığınız her şeyin tek bir şarkı olduğu düşüncesi hoşuma gidiyor.

- Şu sıralar müzik, kitap, film vb. neler sizi meşgul ediyor?

Şu anda Bodrum’dayım, çocuklar denize giriyor, ben de peşlerinden koşuyorum. Tatil bu. William S. Burroughs’un The Wild Boys adlı kitabını ikinci defa okuyorum. Enstrümanımı getirmedim buraya ilk defa. Edward Vesala’nın Invisible Storm albümünü derinlemesine inceliyorum. Bir de daha önce saydığım albümleri dinliyorum.

- Türkiyede sanatçı olmak ne demek?

Sürekli mücadele demek.

- İlk öğrendiğiniz şarkıyı hatırlıyor musunuz?

Deep Purple’un Smoke on the Water’ın gitar riffi idi sanırım.

- Yolun başındaki müzisyenlere ne söylemek istersiniz?

Mücadeleyi bırakmasınlar, inandıkları değerlerin peşinde gitsinler. Kendi doğrularını tekrar ve tekrar sorgulasınlar, şüphe olan yerde özgürlük vardır çünkü. Herkes birbirine benzer ama benzemeyen farklı olan bir yüzde bir vardır, o farklı olanı keşfedip geliştirirlerse özgün bir stile sahip olup özgün eserler üretebilirler. Bunun için içgörü, cesaret gerekir, kendine karşı dürüst olmak gerekir. Bu zor bir şeydir ama herkes yapabilir.

- Armoni bilmek bize nasıl yardım edebilir?

Füg yazmak istiyorsanız onun kuralları vardır, 12 ton müziği yazmak istiyorsanız onun kuralları vardır, bebop çalmak istiyorsanız onun kuralları vardır. Armoni pozitif bir bilimin teorisi değil, belirli bir dili anlamak için kolaylık sağlayan bir araç sadece.

Armoni kuralları dediğimiz şey büyük ustaların akorlarla ilgili yaptığı tercihlerlerdir, dolayısyla her ustanın farklı bir yaklaşımı vardır. George Russell’ın Lydian Chromatic Concept of Tonal Organization’da önem verdiği şeyler başkadır, Ron Miller’in Modal Jazz kitabında önem verdiği şeyler başka, Hindemith’in Ses İşçiliği kitabında önem verdiği şeyler başka.

Eğer yeni bir şey yapmak istiyorsanız size sunulan kuralları reddetmek için onlara hakim olmanız gerekir. Mevlana demiştir “Ne varsa cancağızım düne ait hepsi geçti, bugün yeni şeyler söylemek gerek.” Yani eski ustaların meydana getirdiği iskeletleri Yunus’un dediği gibi “Ete kemiğe büründürmek sanatçının hakkı ve hatta görevidir”, yani yeni form, yeni içerik kazandırılan eserler meydana getirmek.

- ‘Tavana çizili gökyüzü’ ya da ‘çıplak ayaklı bir kız dayanmış mandalina ağacınaUçurumda Açan albümünüzden bende kalan sahneler. ‘İçinde kelimelerin olmadığı müzikile kelimelerin olduğu müzikdesem ne söylemek istersiniz? Kelimeleri çıkarınca ne oluyor?

Kelimelerin de ahengi vardır müziğin de. Kelimelerin ahengine şiir, müziğin ahengine beste deniliyor ikisini birleştirince şarkı ortaya çıkıyor. Şarkı yazmak dünyanın en kolay işidir ama iyi bir şarkı yazmak dünyanın en zor işlerinden biridir.

Sizi nasıl takip edebiliriz?

Beni www.sevketakinci.com adresinden ya da Facebook’tan takip edebilirsiniz.


https://m.youtube.com/watch?v=_rFHb4UTnDU

https://m.youtube.com/watch?v=U2roYDB6PxI

https://m.youtube.com/watch?v=b0mya08QYIw

https://m.youtube.com/watch?v=vz5gj00NSh0

https://m.youtube.com/watch?v=vrs07J68xgk

https://m.youtube.com/watch?v=orzy8Ow6OkI

https://m.youtube.com/watch?v=X-DyaPP5qUQ

https://m.youtube.com/watch?v=a6dSKLuveJg

https://m.youtube.com/watch?v=ejErJlZQGxo

Okuyucu Yorumları