Yeni yıl duygusallığı veya ‘bir insan ömrünü neye vermeli?’

- A +

Deniz kenarındayım.

Lacivert ve saldırgan dalgalar, mavi şeritlerin sükûnetini yenerek üzerime doğru geliyor; tam yaklaşınca sanki bir şeyleri haykıramadan kıyıdaki güçlü ve parlak kayalara çarpıyor ve tekrar denemek üzere geri çekiliyor.

Körfezin karşısında ışıklar yanıyor. Sırtlarını dağlara dayamış evler ve yabancı yaşamlar var oralarda, ne zamandır merak ettiğim.

Benim arkamda da dağlar var.

Önlerinde yemyeşil ve yağmurla sulandıkça ışıldayıp ortaya büyüleyici bir koku yayan bitki cenneti uzanıyor...

Hava kararıyor. Demin kısa bir süreliğine pembeleşen bulutlar aniden kararıyor. Gökyüzünde sessiz notalarla ilerleyen bir renk dansı var sanki. Uzaktan birkaç aceleci yıldız göz kırpıyor.

Doğa şöleni ile karşı karşıyayım galiba. Her an kendini başka bir yönüyle hissettiren rengârenk bir şölen.

Yağmur çiseliyor. Çevremdeki az sayıda insan tepelerinden düşen ıslaklığı yıllardır tekrarladıkları aynı tepkiyle karşılıyorlar: Kaçıyorlar ondan. Yüzlerinde alışkanlıktan başka hiçbir şey olmayan mutsuz bir ifade.

Gerçekten de mutsuz eder mi yağmur insanı?

Ya rüzgâr?

Dalgalardan kıyıdaki engelleri aşmayı başarabilen birkaç damla, yağmurdan daha sert bir dokunuşla yüzüme uzanıyor.

*           *           *

Issız sahildeki ıslak bankın bir kenarına ilişerek sabahtan beri aklımda ve yüreğimde dolaşan düşünceleri ve duyguları yokluyorum tekrar.

Nasıl yaşıyorum?

Nasıl yaşamalıyım?

Yarım yüzyılı devireli epey oldu.

Ama sanırım en önemli soruların cevabını hâlâ bulamadım.

Sıralamayı yapamadım bir türlü. Öncelikler sıralamasını.

Hayatta en önemli şey(ler) hangisi? Daha az önemli olanlar ve önemsiz olanlar hangileri?

Bir arkadaş sesleniyor arkamdan:

“Üşürsün”, diyor, “bırak bu romantik havaları, evine dön.”

Ev...

Ne yağmur, ne denizin tehditkâr damlaları, ne rüzgâr, ne dağlar, ne yeşillikler...

Sıcak bir sığınak: Ev...

Doğadan bir kaçış olarak, bir korunma yeri olarak ev...

Hangisi daha önemli: Doğada olmak mı, evde olmak mı?

Evde en yakın çalışma arkadaşım her zaman beni bekliyor: Bilgisayarım...

Televizyon da var evde...

Koltuk, divan, yatak...

Bir dizi rahatlık daha...

Hayatımın ne kadarı evlerde geçti?

Ne kadarı işyerlerinde?

Ne kadarı okullarda?

Ne kadarı sokaklarda ve doğada?

Az önceki tavsiyesine cevap alamayan arkadaşım beni kendi halime bırakırken belki de gerçeklere döndürmek için son hamlesini yapıyor:

“Sen bilirsin. O zaman sana iyi yıllar.”

*           *           *

Evet, yıl bitiyor.

Kısa süre sonra yeni yıl başlayacak.

Komik yaratıklarız.

Kendi kendimize uydurduğumuz zaman dilimlerinden nasıl da etkileniyoruz.

Güneş tekrar doğduğunda biz yeni bir hayat başlamış gibi heyecanlanmaya hazırız.

Doğrusu biraz saçma ama kötü bir coşku da sayılmaz pek.

Gündelik alışkanlıklarını tekrarlamaktan başka bir şey yapmakta zorlanan insanlar biraz olsun hayatlarının anlamını düşünürler belki.

Yılbaşı, doğum günü gibi fırsatlar bunun için var.

Düşünmek...

Hissetmek...

Neredesin?

Nereden gelip nereye gidiyorsun?

Neleri değiştirmen gerekiyor?

Birkaç karar almayı denesen?

Belki hepsi işe yaramaz. Ama bakarsın bir şeyler iyiye gider.

Ne diyor içinden gelen ses? Deneyimlerinden çıkardığın sonuçlar ne?

O ünlü kişisel gelişim kitapları ne öneriyor? Ya da tecrübeli yaşam koçları?

Ya da ne bileyim, bir romandan, şiirden, filmden aklında kalan ve hayatını değiştirmeye yarayacak “sıkı cümleler” yok mu?

*           *           *

Doğanın ne zaman farkına vardım ben?

Bu da soru mu şimdi!

Daha okula başlamadan evimizin yanındaki gelincik tarlalarında koşturan ben değil miydim?

Yok yok, onu demiyorum... Doğanın ne zaman farkına vardım ben?

Galiba 40 yaşımdan sonra.

Ve bugün onu anlama, ona saygı duyma, onu önemseme sürecinde adım atmaya devam etmeye çalışıyorum.

Hayvanlara duyduğum saygı arttı. Ve sorumluluk (belki de suçluluk) duygusu.

Onlara da ait olan koca koca alanları gasp ettiğimiz için özür dileme anlamında hiç olmazsa bir şeyler yapabilme isteği...

Karınlarını doyurmak en azından...

Kış günü korunabilmelerine, barınabilmelerine yardımcı olmak...

Bu son cümlelerime baktım da şimdi... Kendimi ayıpladım. Yaptığım şeyler o kadar az geldi ki gözüme.

Belki de hayatımın kalan kısmını onlara adamanın bir yolunu bulmalıyım.

Ya da uygarlıktan mümkün olduğunca kaçıp doğayla daha fazla bütünleşmenin...

Son yıllarda okuduğum bir dizi kitap gibi, şimdi elimden düşürmediğim Yürümenin Felsefesi (Frederic Gros, Kolektif Kitap) de beni iyice kışkırtıyor bu yolda.

*           *           *

Hava iyice kararıyor.

Islak adımlarla evime yönelirken birkaç kişiyle daha karşılaşıyorum.

Hepsiyle aynı dilekleri paylaşıyoruz:

“İyi seneler. Mutlu yıllar.”

İçlerinden biri dostça dileklerini iletirken vücudunu önüme dikip benim sohbeti kısa kesmemi engelliyor.

Ve bu günlerde bol miktarda okuduğum ve duyduğum şeyleri söylüyor:

“Çok berbat bir yıl geçti.”

“Son yıllar gibi, hatta onlardan daha kötüydü.”

“Gelecek yıl daha kötü olabilir. Ama eğer bir şeyler olursa...”

Bu cümleler, anlaşılacağı üzere, hep siyasetle ilgili.

Dedikleri yanlış değil. Ama yüzümdeki bıkkınlık ifadesinin önüne geçemiyorum.

Az sonra beni özgür bırakıyor.

Yürürken onun dediklerini ve kendi tepkimi düşünüyorum.

Siyaset...

Hayatımın 40 yılından fazlasını işgal eden siyasi gelişmeler, işler, görevler, “sorumluluk duygusu”...

Hep böyle mi olacak?

Az önce deniz kenarında bunlar geçiyordu aklımdan.

Türkiye’deki ortalama yaşam süresine göre 22 yılım kaldı.

Demireller, Evrenler, Özallar, Çillerler, Bahçeliler, Erdoğanlar... Bu listelere gelecekte birileri daha eklenir ve 22 yıl bir çırpıda geride kalır.

Ne yapmalı?

“Bir insan ömrünü neye vermeli? Tükenip gidiyor ömür dediğin...”

*           *           *

Elimdeki kitapta şu satırlar var:

“Rousseau’nun orman yollarından ve gürültüden patırtıdan uzakta yalnız olmaktan başka isteği kalmamıştır. Her gün toplumsal saygınlığını teyit etmek, arkadaşlarını ölçüp biçmek, düşmanlarını yoklamak, destekçilerini hoş tutmak, hiç durmadan beş para etmez züppelerle budalaların gözündeki önemini anlamaya çalışmak, bakışlara karşılık vermek, sözcüklerin intikamını sözcüklerle almak yerine uzaklarda, başka bir yerlerde olmak; gecelerin sakin ve derin, sabahlarınsa berrak olduğu ormanlara sığınmaktır arzusu.”

“Bundan böyle o, ne Rousseau, ne Jean-Jacques, ne yandaş, ne karşıt, ne de ‘birisi’ olmak zorundadır. Ağaçlarla taşlar arasında, yollar üstünde sadece bir titreşimdir artık. Manzarada soluk alıp vermek için yürür.”

“Yürümek söylenti ve yakınmaları aniden susturur; içimizde durmadan başkalarını eleştiren, kendini değerlendiren, yorumlayan, izaha yeltenen sonu gelmez gevezeliği keser. Bir dağa bakarken, büyük ağaçların arasında yürürken şöyle düşünürsünüz: Buradalar işte. Buradalar, hem de benim için değil, zaten buradaydılar. Benden önce varlardı, benden sonra da olacaklar.”

Hoşuma giden ve bana ışıklı bir yol gösterdiğini hissettiğim bu cümleleri ne kadar anlayabiliyorum?

Bilmiyorum.

Belki belki de bir yeni yıl duygusallığıdır. Ya da bir yorgunluk... Ya da tersine, bir şeylerin yavaş yavaş açığa çıkmaya başlayan enerjisi...

Bir çözebilsem...

Kitaptaki cümlelerin anlamını...

Veya sahildeki hislerimin şifrelerini...

Yağmur dindi.

Eve varmak üzereyim.

Eve... Bilgisayarıma... Televizyonuma...

Sesini kestiğim telefonum titreşimiyle hatırlattı kendini:

Bir yeni yıl kutlaması daha...

“Sağlıklı, huzurlu, mutlu bir yıl diler...”

Ah, evet evet...

Sevgili okurlar...

Ben de size sağlıklı, huzurlu, mutlu bir yıl dilerim.

Umarım kalan yıllarınızı en iyi şekilde değerlendirirsiniz.

Okuyucu Yorumları