Referandumla ilgisi olmayan, zararsız bir yazı

- A +

Doğan Akın T24 yazarlarına yönelik sert bir KHK yayımlamış: 

"Pazar günü yazanlar, referandum yasaklarını ihlal edecek konulara girerlerse, tez boyunları vurula!"

Hayat boyu yasaklara direnmeyi marifet saymış biri olarak hemen Doğan'a karşı çıkmanın yollarını aramaya başladım. Sonra durup düşündüm, fikrim değişti: Bu KHK sayesinde nihayet sürekli yazdığımız ve bıktırıcı olduğunu bile fark edemediğimiz iç ve dış siyasi konuların dışına çıkmamız mümkündü.

Siyaset dışı yazı mı olur? Olsa da okunur mu? Hem de “bu şartlarda”?..

Valla, doğru pek okunmayabilir.

Öyle bir hale geldik ki, hayat hakkında, sıradan konularda yazılar fazla okunmuyor.

Öyle olunca haliyle...

Yazılmıyor da.

Ara sıra bakıyorum, geçmiş yıllarda T24’te neler yazmışım diye. Özellikle de pazar günlerinde. Ne kadar hoş (şimdi artık aşırı siyasileşen okurun gözünden “boş”) yazılar vardı.

Hayat, dostluk, aşk, doğa, (haydi bizimle alay etmeye hazır arkadaşlarımızın lisanından devam edelim) kuş, çiçek, böcek hakkında...

Son aylarda kaç kez “o tür” yazı yazmak için oturdum bilgisayarın karşısına, ama...

Olmadı.

İtiraf edeyim, biraz, okunmaz diye çekindiğimden...

Daha çok da “bu şartlarda” böyle yazı olur mu, diye utandığımdan yazamadım. Ya da yazdığımı tamamlayamadım. Veya tamamladığımı gönderemedim.

Mutlaka iç ya da dış siyaset olmalı çünkü yazıda; öyle bir zaman, deniyor şimdi.

“Eskiden beni seven” bir kadın okurumun deyişiyle, “sizi en keskin konularda net tavır koyan yazılarınızla görmek ve okumak istiyoruz”. Hatta az buçuk bildiğim Rusya/BDT konularını bile “o kadar sık yazarak fazla abartmamalıyım”. “Tavır koymak” gerekiyor çünkü. Net tavır... Siyasi tavır...

*             *             *

Siyaset, siyaset, siyaset...

Fena halde ve fazlasıyla siyasileştik.

Üstelik kısır bir döngü bu. Keyifsizlik ve yılgınlık dolu.

Siyasete teslim hayatlarımızın sessiz yılgınlığı.

Her gün aynı sabaha uyanıyoruz sanki.

Hayat, kendi kuyruğunu kovalayan köpek gibi daracık bir çemberde dönüp duruyor.

Engel olamadığımız mutsuzluk ve kaygı hisleri, her gün aynı biçimde tekrar ediyor.

“Ben bütün bunları daha önceden yaşamıştım” duygusu, Fransızca olmasına karşın yazık ki kendisine hiç Fransız kalamadığımız “dejavu”, bizi esir alıyor.

Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day) adlı filmi izlemiş miydiniz? Bir televizyon kanalında hava durumu sunucusu olan Phil Connors, görevi gereği bir kasabadaki şenlikleri izlemeye gitmiş, tatsız tuzsuz bir gün yaşamıştır. Ertesi sabah ve daha sonraki sabahlar uyandığında aynı günün hiç değişmeden tekrarlandığını, hayatın anlamsızlığının kendini giderek bir mengene gibi sıkıştırdığını görür.

Sürekli bu duyguyu yaşamak ne kötü!..

*             *             *

Çok mu abartılı teslim ettik acaba hayatımızı siyasete, fazlasıyla bonkör bir üslupla “üstü kalsın” diyerek?

Kolay değil içimizdeki putlara değmeden bunları söyleyebilmek, hatta kendimize fısıldamak. Yıllarımızı verdik… Belki yıllarımızdan da fazlasını…

Ne kaldı?

İki anlamda da: Hem geçmişten bugüne ne kaldı, hem de bugünden sonra ne kadar ve ne kaldı?

Siyasetin bizi bu kadar mutsuz etmeye hakkı var mı?

Siyasetin hayatımızda bu kadar yer işgal etmesi, ömrümüzün (eylemimizle, sözümüzle, yazımızla) durmadan “sorumluluk borçları ödeyerek” geçmek zorunda olması ne acı!

Oysa büyülü bir hayat akıp gidiyor yanı başımızda. Yeryüzü ne muazzam bir şey! İnsan ne olağanüstü bir yaratık! Doğa ne denli baştan çıkarıcı! Müzik ne tutkulu bir evren! Aşk ne gizemli ve hayatı çoğaltan bir hazine!..

Şaşarak ve neşeyle almamız gereken öyle çok soluk var ki havada.

Fazla değil, sadece bir adım ötemizde.

O bir adımlık mesafe…

O mesafede koskoca bir duvar var.

Ama o duvar…

O duvarın tuğlaları, çimentosu, harcı…

O duvarda adaletsiz hayata direnişlerimiz, acılara sürdüğümüz merhemler, insana ve tarihe cesurca sahip çıkışlarımız, iktidarlara karşı verdiğimiz inatçı kavgalar, ideallerimiz, onurumuz, alışkanlıklarımız, umutlarımız, hayallerimiz…

O duvarda “teslim olmamaya teslim olmuşluğumuz” var.

*             *             *

Sahi, mutlu olacak mıyız biz?

Terk etmedi mi mutluluk bu lanetli diyarları?

Hâlâ umut kaldı mı?

Erguvanı, sümbülü, laleyi bulacağımız kesin...

Ama mutluluğu yakalayabilir miyiz bir köşede?

Sıradan şeylerden mutlu olabilir miyiz?

Siyaset karanlığından kurtulabilir miyiz?

Mutlu olabilecek miyiz biz?
 

*             *             *
 

İnsanlığı, aşkı, umudu, vicdanı, özgürlüğü anlatan satırların içinde kaybolup biraz olsun kurtulmak için bu bataklıktan, kapağını kaçıncı kez açtığım “eski dost” bir kitabın ilk cümlesi:

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; ama her mutsuz ailenin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” (Tolstoy, Anna Karenina.)

Acaba ülkeler ve halklar için de geçerli midir bu yaklaşım?

Mutluluk araştırmalarında hep başlarda gelen Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya, Yeni Zelanda, Avustralya ve diğer ülkeler “işin sırrı”nı nasıl buldu?

Bu tür sıralamaların en gerilerinde gelen ülkelerden biri olarak biz, öteki “sonuncular” ile aynı felâketi mi paylaşıyoruz?

Yoksa “kendimize özgü” mutsuzlukların ağına mı düştük? Kendi siyasi ve ahlaki tercihlerimizin esiri mi olduk?

Bu topraklarda işlenen günahlar, bizi içinden çıkamayacağımız lanetli bir kadere mi mahkûm etti?

Abartıyor muyum?

O kadar da mutsuz değil miyiz?

Öyle mi sizce?

Bir bakın o zaman çevrenize! Sokaktakilere, işyerindekilere, okuldakilere, evdekilere, nihayet aynaya bakın bir!..

Kaç tane mutlu, umutlu, huzurlu yüz görebileceksiniz?

*             *             *

Türkiye mutsuz...

Türkiye umutsuz...

Türkiye huzursuz...

Oysa dışarda bahar var...

Kuşlar ötüşüyor...

Pembeli beyazlı bahar çiçekleri açıyor...

Ve üzerinde bunca korkunç suçla günahın işlendiği memleketimizin öylesine saf bir güzelliği var ki...

Mutluluk bir adım ötede sanki...

Uzansan dokunabilirsin...

Gülebilirsin...

Sevebilirsin...

Hoş görebilirsin...

Barış ve dostluk içinde yaşayabilirsin...

Ve mutlu olabilirsin...

Uzansan...

Bir uzanabilsen...

Okuyucu Yorumları