Gülümse, hadi gülümse, bulutlar gitsin

- A +

Siyaset çoğu zaman büyük harflidir.

İri cüssesiyle dikkat çeker.

Haberi başta gelir.

Yorumu ateşli tartışmalar çıkarır.

Ama siyasetin iki kötü huyu vardır:

Birincisi, toplumu böler, parçalar, kamplaştırır.

İkincisi, yorar, bıktırır, usandırır.

Siyasetin devasa gürültüsüne esir olanlar bunu pek fark etmese de, milyonlarca insan siyasi gelişmeleri kendi hayatının dışında görür, etki edemeyeceği şeylerle zaman kaybetmek istemez.

*             *             *

Oysa hava durumu öyle mi?

O herkesi ilgilendirir.

Politika tutkunlarını da.

Apolitikleri de.

Yağmur herkesi ıslatır çünkü.

Güneş herkesi ısıtır.

Rüzgâr herkesi üşütür.

Hava durumu o kadar önemlidir ki...

En güçlü siyasi liderler bile ona boyun eğmek zorundadır.

Hatta bazen hava durumuna göre plan yaparlar:

“Seçimleri yaz tatilinde ya da kışın en soğuk döneminde mi yapsak? Yoksa bahar aylarında mı?”

Havanın kafası bozulursa politik eylemler de bozulabilir.

Lise yıllarımdan unutmadığım bir anıdır, “Tam boykot yapacaktık, yağmur planımızı bozdu” yakınması.

Dün de Twitter’da okudum şu cümleyi:

İnsanlar iyi ve onurlu olabilirler, ama sonuçta cenazeye gelen kişi sayısı hava durumuna bağlıdır.”

*             *             *

“Bilimsel komünizm”...

Leningrad Üniversitesi’nde en önemli derslerimizden biriydi bu.

Aynı adı taşıyan, tuğla kalınlığında bir ders kitabımız vardı.
Kitabın en sevdiğim bölümü “Bilimsel komünizmin gelecekle ilgili beklentileri” başlığını taşıyordu.

Bu beklentiler arasında “iklim koşullarının ve meteorolojik gelişmelerin denetim altına alınması” da vardı.
Komünizmde iklimi insanlar, yani onların komünist yöneticileri belirleyecekti.

Yağmur, kar, rüzgâr öyle gelişigüzel ortaya çıkmayacaktı; saptanan yer ve zamanlarda planlı olarak “üretileceklerdi”.
Bugün güneş... Yarın bir parça yağmur... Sonra istek üzerine iki saat lapa lapa kar... Ardından tekrar güneş... Gel keyfim gel!
Ama olmadı, bilimsel komünizm kazanamadı.

Bazen Moskova’da geçit töreni düzenlenen bayramlarda, özel uçaklarla gökyüzündeki yağmur bulutlarını dağıtmak amacıyla milyonlarca dolar maliyetinde operasyonlar yapılıyor; hepsi o kadar!..

Ancak uçakların kanatlarında orak çekiç yok artık...

*             *             *

Televizyonlar, gazeteler, internet siteleri mutlaka hava durumuna yer vermek zorunda.

Bunu görmezden gelenler veya laf olsun diye yapanlar, seyirci ve okuyucu ilgisinden yoksun kalmaya mahkûm.

Çünkü herkes havadan etkileniyor.

“Sıkı gasteciler” her yıl duyduğumuz haberi patlatınca hepimiz göz ucuyla da olsa bakıyoruz:

“Yüzyılın en soğuk kışı geliyor!”

Taksiye bindiğin zaman şoförle ne konuşacaksın?

Hava ve yol durumu (siyaset konuşmak artık sakıncalı, malum, “görüşmelerimiz kalite standartları gereği kayıt altına alınabilir”)...

Yeni tanıştığın insanla da “havadan sudan” bahsedebilirsin.

Politika geri tepebilir, spor da öyle.

Bir kısmımız “bu boş sohbetlerden bıkmış” olabilir: Yağmurdan, kardan konuşsan ne olur, konuşmasan ne olur!..

Doğru tabii, doğru da...

Bir toplum olarak kendi aramızda gerginlik yaşamadan konuşabileceğimiz o kadar az şey kaldı ki...

*             *             *

Hava durumu duygularımıza tercümandır çoğu kez, en azından aracıdır.

İnsanlar kendi hayatlarının “sonbaharında” veya “kışında” olduklarını düşünürler bazen.

“Kışın ocak başı, yazın dağlar başı” ya da “Rüzgârlı havanın kuytusu, yağmurlu havanın uykusu” gibi atasözlerinden bilgelik devşirirler.

Hayal kırıklığını nisan yağmuru gibi” benzetmesiyle sergilemeye çalışırlar.

Hayatla yenilenip bozkırlardan denizlere uzanırken “Bak işte yaklaşıyor fırtına” diye coşarlar.

Vivaldi’nin Dört Mevsimi ile zamanlara bağlı olarak havaları, ruh halleri değişir durmadan.

Orhan Veli biraz da buna işaret etmiştir belki, “Öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın” derken.

Tabii hava durumunu zorladınız mı, oradan da sakıncalı siyasi mesajlara kapı aralanabilir ki, aman dikkat!

Hadi gülümse, bulutlar gitsin” deyip bir de üstüne “İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse” ekledik mi “buluttan nem kapanlar” üşüşebilir üstümüze.

Ve “bir bardak suda fırtınalar koparabilirler”.

İyisi mi, biz siyasetten uzaklaşarak aşka sığınalım, “yağmurdan kaçarken doluya tutulma” tehlikesine aldırmadan.

Ve Cemal Süreya’nın şiirinin notalarla bezenmiş halini bu yazının sonuna yerleştirelim.

Ki aşkın, kavuşmanın ve sevişmenin mevsimlerini hissedebilelim yüreklerimizde:

Okuyucu Yorumları