- A +

Başlığa bakıp da şimdiden sarhoş olduğumu düşünmeyin hemen.

Mademki hayat misali gazetecilik de mola vermeden devam ediyor, her gece olduğu gibi iki takvim yılının kesişme anında da bazı yazıların yayımlanması gerekiyor T24’te.

Vaktiyle pazar yazılarının keyfini çıkarmaya alışan ben, şimdi bazen o günü ağır bir yük olarak sırtımda taşıdığım hissine kapılsam da, yılın bu son (ilk?) yazı sırasını kaçırmayacağım.

Ve sizin 1 Ocak’ın herhangi bir saatinde okuyacağınız bu yazıyı, 31 Aralık’ın sonlarına yaklaşırken, T24’ün “yılbaşı cezalısı” olan nöbetçi arkadaşıma iletmem gerekecek.

Henüz çok geç olmadan...

Henüz bilgisayara ayık gözlerle bakabiliyorken...

Daha sarhoş olmadan yazabilmeliyim.

Aslında sarhoş olmam şart da değil, biliyorum, ama...

İçimde sarhoşluğu özleyen garip bir kırılma var. Bir yanında dökülmeye dünden hazır gözyaşları, öteki yanında her şeye inat kahkahalar yüklenmiş puslu bir dengesizlik... Bir anda sırılsıklam âşık veya canciğer dost olmaya da, nefret edip çekip vurmaya da aynı derecede meyilli görülen uyumsuz ve kararsız bir ruh hali....

*                *                *

Bu gece (yani siz okurlar için artık “dün gece”) sarhoş olabilirim.

Daha “alkol kana karışmadan” yazıyı yazmalıyım.

Ama böyle berbat ve kokmuş bir yılın dibine vurmuşken ayık da çekilmiyor ki bu yazı.

Şu anda bilgisayarın her bir tuşuna kürek mahkûmunun taş kırmak için kazmasını sallaması gibi zar zor basıyorum.

Ve kendimi kötü hissediyorum.

Sanki yazılabilecek bütün yazıların yazıldığı, söylenebilecek bütün sözlerin söylendiği devasa bir sahnenin ortasında bir sinek kadar küçülüverdim.

Siz okurlar ise artık yazılabilecek bütün yazıları okumanıza ve söylenebilecek bütün sözleri duymanıza rağmen hâlâ merakla bakıyorsunuz bana, “Acaba ne diyecek bu adam?” diye.

Doğrusu şu anda ben de bunu merak ediyorum.

Ne diyeceğim size?

“Kalem nereye götürecek” beni?

*                *                *

Koca bir yılı devirdik, diye başlayayım mı söze?

I-ıh!..

Hiçbir şey dememek belki çok daha iyi.

(Metin Münir’in geçen gün Pisagor’la ilgili yazısında, kendisiyle birlikte hepimizin yazılarını da nasıl dinamitlediğini unutmadım henüz: “Ya sessiz kalmalısınız ya da söyleyeceğiniz şey sessizlikten daha iyi olmalı.”)

En iyisi...

O koca sahnenin ortasında durmak...

Uzun uzun sustuktan sonra...

Gorki’nin kaleminden doğan Danko’nun Yüreği’ndeki o genç gibi, bir pençeye dönüşen kolumla kendi göğsüme saldırmak ve oradan çıkardığım kalbimi en arka sıralarda oturan seyircilerin bile görmesini istercesine yukarı kaldırmak...

Ama şöyle bir farkla:

Bu hareketini yaparken “Peşimden gelin, sizi kurtaracağım!” diye haykıran Danko’nun yüreği ışıl ışıl parlamaktaydı.

Benimki ise yara bere içinde...

Zaten derdim, sizi kurtarmak değil, sadece yüreğimi açıp yaralarımı göstermek.

Bilesiniz diye.

O yaralarda kendi yaralarınızı bulasınız diye.

*                *                *

Artık neredeyse bir “suç şebekesi” haline gelmiş olan bir mesleğe bağlı kalmak için her gün direnmeye çalışmak... Üstelik yazdıkların genellikle derin bir kuyuya düşüp oradan pek de bir ses çıkarmadığı halde kendi kendine buna devam etmek...

İtiraf etmesi pek hoş sayılmasa da çoktandır fiilen bir “hobi”ye dönüş(türül)müş olan tehlike sınırındaki işini yaparken her adımda kırk çeşit “acaba” ile boğuşmak...

Büyük bir şans eseri iki vatana sahip olup da, büyük bir şanssızlık sonucu ikisinin de çok uzağına düşmenin verdiği acıyla hemen her gün sarsılmak... “Burası benim vatanım” diye yürümeye başlayıp bir yerden sonra “Aa, benim – ve ötekilerin – değilmiş, O’nun ve Onlar’ınmış” gerçeğini görerek her an “haddi bildirilebilecek” kıytırık bir misafir konumuna düşmek...

Birçok açıdan her şeyin geçen yıldan daha kötü olduğunu hissetmek: Daha tehlikeli ve ölüm dolu bir dünya, daha gergin ve düşmanlık dolu bir memleket, daha vurdumduymaz ve ahlaksız bir toplum, daha sinirli ve kavgacı bir aydın kesimi, daha yorgun ve umutsuz bir ben...

Giderek zorlaşan dostluklar, sıklaşan yalanlar, büyüyen egolar, patlak veren şiddet nöbetleri...

Ürkütücü biçimde kolaylaşan ve yaygınlaşan “kötü insan olma”lar...

Konuşuyor gibi yaparken susan, susmadığı zamanlarda yalan kusan medya...

Çoğu kez aşağılık kapışmaların ve kendini dev aynasında görme girişimlerinin zavallı arenası haline gelen sosyal medyalar...

Ve bölük pörçük bir hayat!

Paramparça bir toplum!

Kardan adamları bile bölünmüş bu toplumun!..

Liderleri ve pek çok milletvekili 2016’da içeri atılmış olan HDP’nin Genel Merkezi önüne kardan adam yapmışlar. Elleri-kolları haliyle “sakıncalı” olmuş biraz. Şimdi onu da “içeri atmak” sıkıntılı bir iş tabii. Derin dondurucu falan gerek. Ateş verip “konuş lan” desen, sigarayı üzerinde söndürsen erir gider, bahaneyle sıvışır. Polis gelip donmuş ellerini kırarak “etkisiz hale getirmiş” bu sakıncalı “Kürt kardan adamı”.

Öte yandan (bu lafı da kullandım ya yıl biterken, “öte yandan”) Denizli’de de devletin jandarma gücünü temsilen bir kardan adam yapılmış. Miğferli, hücum yelekli, telsizli falan bir “Türk kardan askeri”. Ona kimse ilişememiş tabii. Kardan adamın da şanslısı var, şanssızı var bu memlekette!

Tek devlet, tek millet, tek kardan adam! J

*                *                *

Yılın son haftasının bir bölümünü sağlı ve sollu “ulusal hoşgörüsüzlük yarışmaları” içinde geçirdik.

Bir tarafta geleneksel Noel Baba tahammülsüzlüğü vardı.

Yine “dinimize uygun değildir” diye ortaya çıkan otoritelerden tutun da Aydın’ın Nazilli ilçesinde “sanatsal gösteri şeklinde” temsili Noel Baba’nın kafasına silah dayadıktan sonra gururla zeybek oynayan Alperenler’e kadar.

Öteki tarafta ilk bakışta farklı da görünse sonuçta yine epeyce çatık kaşlı bir “sol ve devrimci hoşgörüsüzlüğü”: Şener Şen’in Saray’da Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Ödülü’nü alması sonrasında başlayan saldırılar...

Neredeyse herkes savcı, herkes yargıç, herkes cellat!

“Neden reddetmiyorsun?” “Neden protesto edip sokağa çıkmıyorsun?” “Neden gerekirse hapse girmiyorsun?”

“Neden sen Tarık Akan (gibi) değilsin?” “Neden Pablo Picasso (gibi) değilsin?”

Cevabı çok basit değil mi? Çünkü onun adı Şener Şen. 75 yaşında bir insan. Ve (eleştirenlerin ezici çoğunluğundan farklı olarak) tarihe kalan eserler yaratmış bir kişi.

Bu konuda çok şey yazıldı, tekrarlamak istemiyorum. Yalnızca bir konuyu vurgulamak geliyor içimden.

Neden birini “kendimize yakın” (“demokrat”, “ilerici”, “aydın”, “solcu” vs., her neyse) hissettiğimizde ondan nefret etmeye bu kadar hazır oluyoruz?

Şener Şen’in ödül törenindeki tavrı ve sözleri, “sağcı” veya “apolitik” gördüğümüz birilerine ait olsa “Yahu aferin adama, iyi yapmış!” bile diyebilirdik  (Onu da belki belli belirsiz küçümseyerek, yüksek tepelerimizden bir hoşgörü buketi fırlatarak; ama olsun).

Ama Şener Şen “biraz bizden gibi” ya!..

“Yok o artık!”

“Öldü bizim için!”

“İhanet etti ideallerimize, yaktı bizi, sattı Vatan’ı!..”

Neyse, uzatmayayım...

İstiyorum ki böyleleri – hiçbir “ortak payda altında” falan – beni kendine yakın bulmasın.

Her türlü “biz”in sıcak kucaklamalarından uzaklaşıp soğukta yapayalnız üşüyesim var benim.

*                *                *

Zamanım azaldı.

Bu kadar yeter.

Yazıyı bitirip göndermeli artık.

Yeni yıl yaklaşıyor.

Gerçekleşme ihtimalini çok da fazla kurcalamadan güzel dilekler tutalım, iyimser şeyler dileyelim.

Kaybettiklerimizi ve esir düşenleri de unutmayalım.

İçelim.

Ve mutlaka şarkılar söyleyelim.

Bizi neşelendiren, coşturan, içimize işleyen şarkılar...

Ve elbette ki kederlendiren...

Yaralarımıza tuz basan...

Hatta her seferinde bizi yeniden yaralayan şarkılar...

Okuyucu Yorumları