Bu bayramın sahiplerinden biri de, o paramparça olan Kürt kızıydı

- A +

Ellerine balon bayrak verip yürütmek ve dans ettirmek kolay...

Ve büyük adamların karanlık sıcaklığını taşıyan koltuklara bir günlüğüne küçük çocukları oturtmak...

Yüksek tribünlerden vatan, millet, “çocukları severiz” nutukları atmak...

Geç bunları!

Sen ne kadar mutlu edebiliyorsun çocukları, ondan haber ver!..

Nasıl bir gelecek kuruyorsun onlara? Ne kadar gelişme şansı veriyorsun?

Her şeyden önce, nasıl yaşatıyorsun çocukları?

Ekonomik ve sosyal şartları, aldıkları eğitimin kalitesi nasıl?

Bunlardan geçtim; ne kadar can güvenlikleri var?

Binlerce çocuk anasını babasını kaybetti. Ve yüzlercesi canını verdi. Güneydoğu’dan Gezi Parkı’na kadar... O kadar çocuk... Onca masum, günahsız insan...

23 Nisan kutlu olsun tabii ki, olsun; ama o çocuklar da unutulmasın.

Birini hatırlatması benden bugün (yakın geçmişimizden kanlı bir gölgenin moral bozucu etkisi bayramınızın tadını kaçırırsa biraz, kusura bakmayın artık)...

*   *   *

Adı Ceylan idi.

Ceylan olur da avcı olmaz mı hiç!

Avcılar da vardı elbet.

Ama bu memlekette insanlar eline silah alınca “cesur” ve “mert”, cinayet işleyince korkak ve yalancı olurlar.

Çektikleri silahın sesinin yankısında gizlenirler.

Ettikleri ateşin dumanında buharlaşırlar.

Ve döktükleri kanın pıhtısında sır oluverirler.

Can almanın namert, sinsi ve ansızın olanı tercih edilir bu topraklarda.

*   *   *

İşte Ceylan da böyle bir alçaklığa kurban gitti.

Gitti...

Ve bitti.

Defteri kapandı.

Anında unutuldu.

Aslında yaşarken de hatırlanmaya hakkı yoktu pek.

Onun gibilerin bir değeri olamazdı ki zaten...

Kürttü, köylüydü, yoksuldu...

Varlığıyla da ölümüyle de rahatsız etmemesi gerekiyordu bu koca ülkeyi.

Bundan dolayı, cesedi de dâhil, onunla ilgili her şeyin anında gömülmesi şarttı.

Ne devlet meşgul olurdu onunla, ne de uzak topraklardaki ilgisiz Türkler...

Vardı...

Yok oldu.

Ufacık bir "fark etmez"di o, bu zalim hayatta.

*   *   *

İlk kez de bir gazete haberiyle duymuştum adını.

Ben adını duyduğumda o çoktan gitmişti.

Çünkü okuduğum onun ölüm haberiydi.

2009 Eylülü'nün 28'inde bitmişti kısa hikâyesi.

14 yaşındaydı son gününde.

Acaba anası “bir tanem” diye basıyor muydu onu bağrına?

Bir taneydi o...

Sonra...

Bir kalleş patlama oldu.

Ondan geriye yüzlerce Ceylan saçıldı ortalığa...

*   *   *

Ayakları, bacakları ve elleri daha bütündü koparken öteki parçalarından...

Ama geriye kalan bölümleri...

Paramparça dağıldı ortalığa...

Otlara, çalılara, ağaçların dallarına...

Belki otlattığı kuzuların bedenine...

Ondan geriye kalan yüzlerce kanlı et yapıştı.

Hain bir patlama onu yüzlerce parçaya ayırdı.

Anası gözyaşlarına boğularak topladı o parçaları kucağına.

Yapışmazdı artık, birleşmezdi, eski haline dönmezdi.

Ama ondan geri kalan parçalar toplandı yine de.

Bir battaniyeye kondu.

“Bir tane”ydi, bir tane Ceylan...

Paramparça oldu.

*   *   *

Öyle İstanbul'da, Ankara'da falan değildi.

Diyarbakır Lice'ye bağlı Şenlik Köyü yakınlarında bir yeşil alanı kırmızıya boyayarak göçüp gittiğinde kimsenin onu umursayacak hali yoktu.

Zaten devlet büyüklerinin “olayın fazla büyütülmemesi gerektiğini” söylediği rivayeti çıkmıştı.

Büyütülmemesi gereken olay, onun nasıl olup da birdenbire parçalandığıydı.

Onu yüzlerce parçaya ayıran şeyin, bir havan topu olduğu söylenmişti.

Diyarbakır-Bingöl sınırındaki bir karakoldan atılan...

Ya da başka bir “özel silah”la mı vurulmuştu acaba?

Bilerek mi hedef almışlardı onu?

Askerî talim sırasında “tesadüf kurbanı” mı olmuştu yoksa?

Ne olursa olsun, cinayetin şüphelisini gösteren bütün parmaklar devlete yöneliyordu.

Devlet ise onun gibi önemsiz bir Kürt çocuğuna feda edilmeyecek kadar yüce bir otoriteye sahipti.

*   *   *

Öldü gitti Ceylan.

Parçalarının toplandığı battaniye altı saat “yetkili” bekledi.

Ne yetkili, ne de vicdanlı vardı ortada.

“Savcıya vekaleten” bir imam gönderildi oraya; sonra alelacele bir karakolda yapıldığı söylenen “otopsi”nin raporu karalandı.

Elindeki bıçakla “askerî mühimmatı kurcalayarak patlatmış” falan olabilirdi işte.

Her neyse, çok da önemli değildi zaten.

Onunla ilgili açılan davalar, dev gibi devleti rahatsız eden sinek vızıltısını andırıyordu.

“İçerde” adaletin adı çok kendisi yok olduğundan dolayı, “dışardaki” mahkemelere de taşındı mesele.

Böylesi “tatsız olaylar”da “zaman aşımı” maddesini hasretle bekleyen memleketimizin hukuk çarkından çıkarılmış bir karar atıldı akrabalarının önüne.

Önkol ailesinin 100 bin lira maddi, 150 bin lira da manevi tazminat talebiyle açtığı davaya bakan Diyarbakır 2. İdare Mahkemesi, ‘Devletin kusurlu olup olmadığının tespit edilemediği’ görüşünden hareketle manevi tazminat talebinin reddedilmesine, maddi olarak ise aileye 28 bin 208 lira 85 kuruş tazminat ödenmesine hükmetti.”

Dahası mahkeme, verdiği bu tazminatın 12 bin 701 lira 82 kuruş'luk kısmını yargılama giderleri ve avukatlık ücreti olarak aileye borç çıkarıp ödenecek miktarı 15 bin 507 lira 82 kuruş'a indirmekten hiç çekinmedi.

*   *   *

Durum böyleydi ve hâlâ böyle, Ceylan çocukla ilgili olarak.

Onun parçalanması küçük bir haberdir buralarda; onu da pek kimse okumaz.

Okusa ne olacak ki, daha yüzlerce Kürt çocuğu öldü, milyonlarca vicdandan çıt çıkmadı.

34 kişiden Roboski haritasına yayılan binlerce parça da sessizce kanar durur yıllardır.

Ve daha neler, kimler...

Bir mahkeme “yetkisizlik” kararına sarılır, bir başkası “zaman aşımı”na abanır, biri “meşru müdafa”dan hoşgörür, öteki “kasıt yok” ya da “kurşun sekmiş” bahanesiyle örtünür.

Ölür durur bu acılı ülkenin evlatları.

Onun kanlı parçaları da ötekilere karıştı gitti işte.

Zaten adı Ceylan'dı.

Ceylan olur da avcı olmaz mı hiç!

Ama bu memleketin avcıları da pek bir hain ve kalleş oluyor.

Okuyucu Yorumları