Maduro, Latin Amerika’nın Mugabe’si mi?

- A +

’Kanser hastalığına yakalan Hugo Chavez, ölmeden önce Nicolas Maduro’yu halefi olarak işaret ettiğinde, çok az kimse onun Latin Amerika’nın Robert Mugabe’si olacağının farkındaydı.’’ Guardian gazetesinden Rory Carroll, bir zamanlar her fırsatta ülkesini emekçiler için cennet yapma rüyasını paylaşan Maduro’nun, üç yılda ‘’sadece ben varsam Venezuela var, ben yoksam Venezuela yok’’ noktasına gelerek artık resmi bir diktatöre dönüşmesinin yarattığı şaşkınlığı Mugabe benzetmesiyle paylaşıyor.

Bir zamanların Rodezyalı Marksist gerilla lideri Mugabe, mücadelesini kazanıp 1980 yılında ülkenin yönetimini devralacak, Güney Rodezya’nın adını Zimbabwe, sistemini de sosyalizm olarak değiştirecekti. Dünyanın her yerinde devrimci gençler daha 1970’lerin sonunda Mugabe’nin posterlerini evlerinin derneklerinin duvarlarına asıyordu. 37 yıl sonra 2017 yılında 93 yaşında olan Mugabe hala Zimbabwe’nin lideri ve bir sonraki devlet başkanlığında yeniden aday olduğunu açıkladı. Kendisine yönelik en ufak itirazı, muhalefeti, ‘’emperyalist güçlerin işbirlikçiliği’’ veya ‘’vatan hainliği’’ olarak yaftalayıp acımasızca eziyor.

Özgürlük ve insanca yaşam vaat edilen Zimbabwe halkı devrimden 37 yıl sonra hala bu ikisinden dünyanın en yoksun halklarından biri. Bir zamanların yoksul gerilla lideri Mugabe ise dünyanın en zengin, en yolsuz, en acımasız politik liderleri arasında. Hala kendisini ‘sosyalist’ olarak adlandırıyor, hala Zimbabwe’ye onurunu koruduğunu iddia ediyor ama onunla ve yarattığı Zimbabwe ile gurur duyan pek bir devrimci kalmadı.

Carroll, Maduro için Mugabe benzetmesini yaparken, Latin Amerika solunda Venezuela rejimine ve özellikle de Maduro’ya karşı son dönemde yaygınlaşan, mesafe koyma çabasına da göndermede bulunuyor. Yakın zamana kadar dünyanın her yerinden sosyalistlerin dayanışma ziyaretleri yaptığı Caracas bugünlerde artık çok yalnız. Latin Amerika ve Avrupa’dan bir çok sosyalist hareket, Maduro ve bir tür suç örgütüne dönşen partisi ile arasında mesafe koyma çabasında. Maduro’nun kişiliği, tarzı ve iddiaları rejim yanlıları arasında bile ilk kez yüksek sesle itirazlarla karşılaşıyor. Örneğin, Venezuela’nın Chavez yanlısı başsavcısı Luisa Ortega, Mart ayından beri her gün sertleştirdiği bir tonda Maduro’yu eleştiriyor. Ülkenin başsavcılığına 2007 yılında Chavez tarafından atanan ve 2014 yılında 7 yıllığına yeniden seçilen Ortega, Mart ayında Yüksek Mahkemenin, Meclisin yetkilerini askıya aldığını açıklamasından sonra Yüksek Mahkeme ve Maduro’yu açıktan eleştirmişti. Maduro, Yüksek Mahkeme’yi kullanarak, kendisine itiraz eden en önemli Chavezcilerden biri olan Ortega’nın mal varlığını dondurdu, yurt dışına çıkış yasağı koydu.

1962 doğumlu, lise diploması bile olmayan Maduro’nun, 1998’e kadar Caracas’ta belediye otobüs şoförüyken, 15 yılda Venezuela diktatörlüğüne yükseliş hızı baş döndürücü. Öncesinde devrimci mücadele ve sendikal faaliyetlerde yer aldıktan sonra Chavez’in iktidara geldiği 1998’de girdiği profesyonel politikada, bir yıl sonra 1999 anayasasını yazacak Anayasa Meclisinin üyeliğine, ondan bir yıl sonra 2000 yılında ise Venezuela parlamentosuna seçildi. Sadece 5 yıl sonra Venezuela parlamento başkanı oldu. Bir yıl sonra da 2006’da Venezuela Dışişleri Bakanlığına atandı. Chavez, Maduro’yu 2012 yılında Venezuela devlet başkan yardımcısı, aynı yılın Aralık ayında ise veliahtı ilan etti. Herkesin, Chavez’den sonraki lider diye düşündüğü Diosdado Cabello, Chavez’in Maduro’nun adını açıklamasından hemen sonra ‘’her iki isme de biat ettiğini’’ açıkladı. Maduro, Chavez’in 5 Mart 2013’te ölmesinden 40 gün sonra 14 Nisan 2013’te yapılan seçimi, rakibi Henrique Capriles’e karşı sadece 1,5 puan farkla kazandı ve devlet başkanı oldu. Muhalefet seçimde hile yapıldığını iddia ederek yeniden sayım talebinde bulundu ancak bu talepleri kabul edilmedi.

Devlet başkanı olduktan sonra, Chavezli yıllar boyunca sessiz ve arabulucu bir karakter olarak kamuoyuna yansımış Maduro gitti yerine, herkese hakaretler yağdıran, Chavez’in ruhunun bir minik kuş olarak kendisini ziyaret ettiğini iddia eden renkli bir karakter ortaya çıktı. Muhalifleri, ‘elit snoblar’ ve ‘i.neler’ olarak nitelendirmeye başladı. Bu homofobik üslubunu 2013 devlet başkanlığı seçimindeki rakibi Henrique Capriles’e karşı da sürdürdü. Rakibine ‘küçük prenses’ diye hitap edip, ‘’Benim bir karım var, biliyor musunuz? Ben kadınlardan hoşlanıyorum’’ diye konuşabildi. 2015 yılında Venezuela’da durumu eleştiren İspanya Parlamentosuna hitaben, ‘’Ananıza gidin’’ diye yanıt verdi. Tıpkı Chavez gibi, televizyon ve radyolarda saatlerce nutuk attığı programlar yapıyor. Radyoda, ‘Salsa Saati’ adlı bir müzik programı sunuyor. Protestolarda onlarca kişinin öldüğü bir günde bile devlet televizyonunda neşe içinde salsa yapabiliyor.

Peki, Caracas’ın ünlü yoksul mahallesi “Calle 13″te doğup büyüyen, lise diploması bile olmayan bir otobüs şoforönün, 1998’e kadar 7 yıl süren belediye otobüs şoförlüğünden sonraki 15 yıla, milletvekilliği, meclis başkanlığı, bakanlık, devlet başkan yardımcılığı sığdırdıktan sonra ülkenin diktatörlüğüne yükselişinin sırrı ne?

En önemli sırrın adı: Cilia Flores.

Cilia Flores, 1992 yılında başarısız bir darbe girişiminde bulunduğu için yargılanan binbaşı Hugo Chavez’in avukatlığını yapıyordu. Flores, 1994 yılında Chavez’in hapisten salıverilmesinde oynadığı rolle, Chavez’in güvenini ve yakınlığını kazandı. Bu hareketin üyesi olan Maduro, kendisinden 9 yaş büyük olan Cilia ile tanışıp 1990’ların ikinci yarısında sevgili olunca, Chavez’in kurduğu siyasi hareketin iktidara yürüdüğü günlerde kendisine de bütün kapılar açıldı.

Cilia Flores – Nicolas Maduro ilişkisi, House of Cards dizisinde Frank – Clair Underwoodçiftinin ilişkisi gibi müthiş hırslı, organize bir iktidar ilişkisi olageldi. Beraber Meclis’e girdiler. Maduro, Meclis Başkanı olduğunda Cilia Flores adalet bakanı oldu. 2006 yılında Maduro, Chavez tarafından dışişleri bakanlığına atanınca, boşalan meclis başkanlığına Cilia Flores geçti. Maduro devlet başkanı yardımcısı olduğunda Flores de partinin başkan yardımcısı oldu. Maduro, devlet başkanı olduktan kısa süre sonra Cilia ile evliliğini resmileştirdi ve böylece onu ‘First lady’ yaptı. Ve Cilia Flores son olarak 30 Temmuz 2017’de yapılan Anayasa Meclisi’nin üyeliğine de seçildi. Venezuela’nın yeni anayasasını yazacak heyetin lideri olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Maduro’yu yaşamı boyunca tek adam olarak iktidarda tutacak ve büyük olasılıkla Maduro’ya birşey olursa yerine Cilia’yı başkan yapacak anayasayı…

Maduro’nun yükselişindeki ikinci önemli sırrı ise, Küba.

Her ne kadar herkes Maduro’ya odaklansa da birçok Latin Amerika gözlemcine göre Venezuela’yı yöneten tek güç Maduro değil. Ülke, uyuşturucu kartelleri, Kübalılar ve Chavez’in askeri-politik dar ekibinden oluşan üçlü oligarşinin kontrolünde. Bunlar içinde şimdilik en güçlüsü Kübalılar. Öyle ki bugün gelinen noktada Venezuela’ya ‘Küba kolonisi’ yakıştırması yapanlar bile var. Venezuela, Küba ekonomisini ayakta tutan bir numaralı güç. Venezuela’da mevcut rejimin çökmesi, Küba ekonomisinin çökmesi anlamına gelecek. Ucuz Venezuela petrolü, Küba’nın GSH’sının yüzde 20’sini oluşturacak büyüklüğe ulaşmış durumda. Kübalılar ise Venezuela’da rejimi ayakta tutan en organize güç. Küba, Chavez’in ilk yıllarından itibaren Venezuela’ya, on yıllar boyunca oluşan polis devleti kurma, uluslararası alanda görünmeden dolaşabilme, otoriter her rejim için tek gerçek tehdit olan askeri bir darbeyi önleme ve orduyu kontrol altında tutma, muhalifleri bastırma gibi sayısız konuda deneyimlerini taşıdı. Venezuela devletinin bütün kritik kurumlarına Kübalı danışmanlar, yetkililer atandı ve gelinen noktada her hangi bir kritik Venezuela kurumunun bu Kübalılara rağmen bir karar alması oldukça güç. Gençliğinde bir yıl Küba’da kalıp Küba tarafından eğitimden geçirilen Maduro, Chavez’in dar dairesi içinde Küba’ya en bağlı birkaç isimden biriydi.

54 yaşındaki Maduro, bütün Venezuela’yı avucuna almış görünüyor ancak, Venezuela ülke olarak, bu keyfi otoriterlikte tam bir karabasan yaşıyor. Ekonomi çökmüş durumda. Öyle ki, Venezuela, kendi parasını basmak için bile para bulmakta zorluk yaşıyor. Dünyanın en kötü enflasyonu yaşanıyor. Market rafları boş. Günlük gıda ve temizlik ürünleri bile karaborsaya düşüyor. Elektrik kesintileri, gasp, soygun, kuyruklar günlük yaşamın rutinleri durumunda. Sadece geçen ay bazı uluslararası havayolu şirketleri Caracas’a uçuşlarını, ‘valizlerin sürekli çalınması’ ve havaalanındaki uçak yakıtlarının güvenlik standartlarının çok altında olması nedeniyle askıya aldı. Komşu Kolombiya, Venezuela’dan kaçan mültecilerin akını altında.

Maduro ve rejim, her hangi iyiniyetli bir politik hareket için asgari düzey olacak ‘’bir şeyleri yanlış yapıyor olabiliriz mi?’’ diye en ufak bir şüpheye bile sahip değil. Bu yüzden de ülke nüfusunun yarısından fazlasını, CIA’nin isteğiyle protesto yapan insanlar olarak yaftalamak gibi akıl dışı yollara başvuruyorlar. Ve süreci, çözülebilir bir kriz olarak değil de, muhalif herkesin yok edilmesi gereken bir ‘kişisel var oluş mücadelesi’ olarak okuyorlar. Maduro, geçen hafta sarayının kapısında yaptığı konuşmada, ‘’Zafer ve ölüm dışında üçüncü bir seçeneğimiz yok’’ diye konuştu ve ekledi; ‘’Dünyanın oligarşileri, yeni Venezuela anayasasından korktukları için hareket geçtiler. Kime itaat edeceğiz? Venezuela’da millet ne derse o olur’’.

Açık ki bu ‘’millet ne derse o olur’’ sözü koca bir yalan. Venezuela’da millet, devlete karşı bugün, Chavez’den önceki zamanlarındaki kadar bile güçlü veya korunaklı değil. Devletle ilgili şikayetlerine ses verecek bir muhalif medya yok. Devleti şikayet edebilecekleri bağımsız bir yargı yok. Uluslararası hak örgütlerinin çalışmaları engelleniyor. Millet, 2015’te Parlamento’da çoğunluğunu, oylarıyla muhalefete verdi ama ‘millet ne derse o’ diyen Maduro tarafından bu parlamento fiilen askıya alınmış durumda. Devlete en ufak itiraz, en ufak eleştiri şiddetli bir karşılık görüyor. Yolsuzluk, torpil ve kayırmalar had safhada. Protestolar, yıllarca Chavez’in hareketini destekleyen yoksul varoşlara bile yayılmış durumda ama ne Maduro’nun ne de Venezuela rejiminin milletin sesine kulak vermeye niyeti yok. ‘Millet’ dediği, aslında sadece, kendisini destekleyen partilileri. Ancak onların bile Venezuelanın veya partinin politikalarının belirlenmesinde artık hiçbir etkileri yok. Maduro ve dair dairesinden gelen talimatlara uymaktan, kitlesel mitingler organize etmekten başka bir fonksiyonları kalmadı.

Bazı sosyalistler için Maduro, ‘’Chavez’in mirasını kirleten bir utanç kaynağı’’. Ancak gerçekte, Maduro’nun yürüdüğü yolların yapı taşını döşeyen kişi Chavez’in kendisiydi. Ülkenin yargısının yürütme karşısında bağımsızlığına son veren, keyfine göre hareket edebilmek ve parayı dilediği gibi harcamak için devlet içi denetim mekanizmalarını yok eden, 1 trilyon dolarlık petrol gelirini har vurup harman savuran, sadece seçimleri kazandıracak hizmetlere para harcayan, devlet görevlilerinden yasalara değil sahsına itaat etmelerini bekleyen, muhalif medyayı tamamıyla yok eden, bütün medyayı şahsının propaganda kanalına dönüştüren Chavez’di. Chavez’in son yıllarında yapısal ekonomik sorunlar baş göstermeye başlamıştı ama petrol fiyatlarının görece yüksekliği nedeniyle halk henüz bu sorunlar sokağa yansımıyordu. Maduro, Chavez’den diktatörlüğe ve ekonomik çöküntüye son derece hazır bir devlet yapısı aldı ve çok daha kötü hale getirdi. Ordu, profesyonel askerlerden tamamen temizlendi. Kalanlar ise rüşvet, yolsuzluk, uyuşturucu ticareti gibi suçlara bulaştırılarak rejime bağlı hale getirildiler. Ve 15 yılda Chavez’e ve şimdi de tamamı ile Maduro’ya bağlı bir general kadrosu oluşturuldu.

Venezuela rejimi, sivil bir yönetim değil, bir askeri rejim. 32 bakanlığın 13’ünün bakan koltuğunda generaller oturuyor. Yine, Chavistaların kontrolündeki 20 eyalet valiliğinin 13’ünde valilik koltuğunda da askerler var. Venezuela ordusunda bugün, NATO’daki toplam general sayısından bile fazl sayıda, 4000’den fazla general olması tesadüf değil. Her 34 askere bir general düşüyor. 1993 yılında ordudaki general sayısı 50 bile değildi. Petrol, madencilik ve gıda başta olmak üzere ekonominin büyük bölümünü generaller yönetiyor. Subay ve general maaşları diğer çalışan maaşlarına göre oldukça yükseltildi. Ülkenin en lüks yaşam sınıfını oluşturuyorlar. Venezuela’da halkın günlük gıda bulmakta zorlandığı günlerde bütün subay ve generallere devlet tarafından sıfır araçlar alındı. Özel lojmanlar, her türlü gıda ürününü rahatlıkla bulabilecekleri özel alışveriş marketleri tahsis edildi. Ama olağanüstü zenginliklerinin bütün kaynağı bu rejim ikramları değil.

Ekonominin ve kanun devletinin çökmesi, Venezuela ve halkına ne kadar büyük kaos yaşatıyorsa, Maduro ve rejimin dar dairesindeki politik-askeri kadro ile organize suç örgütlerine de o büyüklükte fırsatlar açıyor. Protestolar bahanesiyle daha devlet başkanlığına gelir gelmez ilan ettiği olağanüstü hali 3 yıl sonra kaldırmaya niyeti olmadığını belli etti. Parti içinde, devlette ve sokakta kaşını kaldıran herkesi zor kullanarak susturabiliyor.

Ve elbette ülke, hukukun ve şeffaflığın olmadığı yerde kaçınılmaz son olarak bir yolsuzluk batağına dönüştü. Uluslararası Şeffaflık Derneğinin (Transparency International) endeksine göre, Venezuela, 176 ülke arasında 166’ncı sıraya geriledi. 154’ncü sıradaki Zimbabwe’den bile 12 sıra geriye düşmüş durumda.

Muhalifler, Maduro’nun ve devletin diğer yöneticilerinin son yıllarda aşırı artan kilosunu yolsuzluğun sembolü olarak yansıtıyor. Ülkede hiçbir kural, yasa, parti büyüklerine, devlet yöneticilerine uygulanmıyor. Petrol gelirlerinin kimin ceplerine gittiğinin kaydı tutulmuyor. Ucuz Venezuela petrolünün hangi ülkelere, hangi petrol firmalarına aktığını kimsenin gerçekte bilmediği gibi. Meclisin, medyanın, yargının bunları denetleme gücü yok. Gıda karaborsada satılıyor ve bu gıdanın ithalatı ve dağıtımını ordu generalleri yürütüyor.

Nepotizm yani aile ve akraba kayırmacılığı da yaygın. Örneğin, Nicolas Maduro’nun ilk eşinden olan Nicolás Ernesto Maduro Guerra adlı 27 yaşındaki oğlu, babası tarafından atandığı Devlet Başkanlığı Denetleme Kurulu Başkanı, Ulusal Film Akademisi Başkanı görevlerinin yanı sıra 2014’te sosyalist partinin de yöneticileri arasına girdi. Hiçbir film deneyimi olmayan 20’li yaşlarda birinin Ulusal Film Akademisinin başına atanmasına Venezuelalı yönetmen Jonathan Jakubowicz, ‘’Sinema öğrencilerine, nasıl işkence filmleri, propaganda filmleri, Bolivarian soft porno ve sessiz filmler çekebileceklerini öğretecek her halde’’ diyerek sertçe eleştirmişti. Lüks tutkusuyla bilinen Ernesto Maduro Guerra, ülkenin ekonomik krizle boğuştuğu yakın zaman önce, bir Venezuelalı işadamının Caracas’ın lüks bir hotelindeki düğününde başına dolarlar saçılmasıyla tekrar tartışma gündemine oturmuştu.

Örneğin, Cilia Flores, meclis başkanı olduktan sonra 16 akrabasını Meclis’te işe almıştı. Bolivarcılar arasında bile ‘nepotizm’ eleştirilerine uğramıştı ancak bundan hiç etkilenmeyecekti. Flores, gazetecilerin konuyu ortaya çıkarmasını, ‘’kalemlerini satmış hainlerin çamur at kampanyası’’ olarak nitelendirecekti. 2015 yılında muhalefet parlamento çoğunluğunu kazanınca Flores’in 16 akrabasının da Meclis’teki işlerine son verildi. Bu kişiler, Maduro rejiminde devletin diğer birimlerinde tekrar işe alındı. Flores’in oğlu Walter Jacob Gavidia Flores ise resmen 1000 dolar maaşı görünen bir işi olmasına rağmen lüks yaşamıyla dikkatleri hep üzerine çekti. Yılın büyük bölümünü ABD’de geçiren Gavidia Flores, özel uçağıyla dünyanın değişik ülkelerine yaptığı pahalı turlarıyla Venezuela’da tartışmalara konu olmuştu.

Örneğin, rejimin en güçlü isimlerinden biri olan Diosdado Cabello, karısı Marlenys Contreras’ı önce milletvekili, sonra 2015’te Turizm Bakanı yaptı. Cabello’nın kız kardeşi, Venezuela’nın BM elçisi oldu. Kardeşi Jose David, altyapı bakanı olarak görev yaptı. Sonra Venezuela Gelir İdaresi Başkanı oldu ve halen Endüstri Bakanı. Aynı zamanda subay olan Cabello, ordu, parti, mafya içindeki kolları ve uyuşturucu dahil illegal faaliyetleriyle ‘ahtapot’ lakabıyla anılıyor.

Cilia Flores ve ailesinin uyuşturucu ticareti ile bağları da yıllardır birçok iddiaya konu oluyor. Son olarak Flores’in iki yeğeni 2015 yılında Haiti’nin Port-au-Prince limanında ABD’ye 800 kilogram kokaini yollarken suç üstü yakalanınca Flores ailesi etrafındaki bu iddialar yine gündeme gelmişti.

Venezuela, Güney Amerika’nın uyuşturucu trafiğinin de yeni merkezi haline gelmiş durumda. Bu trafiğin, Venezuela devletinin ve ordusunun üst düzey bazı yetkililerinin koruması altında yürüdüğü uluslararası kuruluşların raporlarına girmiş durumda. Venezuela’nın çok üst düzey isimlerinin yönettiği iddia edilen uyuşturucu karteli ‘’Cartel de los Soles (Güneşler Karteli)’ piyasanın hakimi. Kolombiya istihbaratı da, FARC gerillaları aracılığı ile elde edilen kokainin, Venezeula’daki askeri üsler aracılığıyla dağıtıldığını iddia ediyor. Güneşler Kartelinin üst düzey isimleri arasında, devlet başkan yardımcısı Tareck El Aissami, rejimin güçlü ismi Diosdado Cabello, kardeşi José David Cabello, Venezuela’nın eski istihbarat başkanı Hugo Carvajal ve bazı üst düzey generallerin adı geçiyor.

ABD Hazine Bakanlığının bu yıl açıkladığı rapora göre de Venezuela Devlet Başkan yardımcısı Tareck El Aissami, uluslararası uyuşturucu trafiğinin önde gelen isimlerinden biri. Lübnan kökenli El Aissami’nin Ortadoğu merkezli bir kara para aklama trafiğini yönettiği de rapordaki iddiaları arasında. ABD Hazine Bakanlığı bu yıl Şubat ayında El Aissami’yi ambargo listesine dahil etti ve ABD’deki mal varlıklarına el koydu.

Maduro rejiminin, halkın ve kendi parti tabanının dikkatini bütün bu sorunlu tablodan, ekonomik çöküntü ve başarısızlıklardan uzaklaştırmak için kullandığı tek argümanı var; Komplo teorileri. Maduro rejiminin ülkenin mevcut haliyle ilgili bütün savunması komplo teorilerinden oluşuyor. Açlığa, yokluğa isyan edenleri bile CIA’nin ajanları, vatan hainleri olarak nitelendiriyor. Ülkesindeki ekonomik çöküntü ve kaosu ABD’nin ve emperyalistlerin planı olarak lanse ediyor Maduro… ‘’Venezuela’nın emperyalizmin korkulu rüyası haline geldiğini ve bu yüzden saldırıya uğradığını’’ savunuyor.

Karşısındakiler, ‘muhalefet’ değil, ‘vatan haini’ olunca da her türlü hukuksuzluğu işlemek meşru hale geliyor. Maduro, 30 Temmuz 2017’de sadece sosyalist parti adaylarının katıldığı tartışmalı ve şeffaf olmayan seçimde sandıkların kapanmasından saatler sonra, bu seçimle oluşacak Anayasa Meclisinin, yetkilerini kullanarak, muhaliflerin Aralık ayındaki seçimlere katılmasını engelleyeceğini açıkladı. 2021’e kadar görev süresi olan Başsavcı Luisa Ortega’yı da görevden alacağını duyurdu. Seçimin hemen ertesi günü, iki önemli muhalif lideri, ‘kaçacakları iddiasıyla’ tutuklatıp cezaevine geri gönderdi. Venezuela’da göstermelik düzeye inmiş demokrasiye de bir nokta koyup tek partili bir ülkeye dönüştürmek istiyor. Böylece varoşlara da ihtiyacı kalmayacak.

Kimse Venezuela’nın bu kaostan nasıl çıkacağını bilmiyor. Muhalefetin ve sivil toplumun bunu engelleyebilecek bir gücü yok. Bütün anketlere göre yüzde 80’i Maduro’yu istemeyen Venezuela halkı içinse artık çok geç. Zaten Maduro rejimi de, Chavismo’nun en azından illk yıllarında dile getirdiği, ‘’daha demokratik, daha özgürlükçü, daha müreffeh bir Venezuela’’ iddiasının çok uzağında artık. ‘’Emperyalizme meydan okuma’’ diye somut hiçbir içeriği olmayan muğlak bir hamasi söylem ve ne pahasına olursa olsun Maduro’yu başta tutmaktan başka politik hiçbir iddia yok.

Bu noktada muhalefetle diyalog ve uzlaşma, Maduro’nun kesin kaybedeceği bir devlet başkanlığı seçimi demek. İktidarı kaybetmek ise Maduro ve ekibi için ya hapis ya da Küba’da sürgün hayatı demek. Geriye tek bir yol kalıyor: Ülkeyi Zimbabwe’ye döndürmek.


*Bu yazı ilk olarak amerikabulteni.com'da yayımlanmıştır.

Okuyucu Yorumları