- A +

Önceki gün Hollanda Meclisi’ne girerken turnikede elindeki kahvesini dökünce hemen bir paspas kapıp yeri temizlemeye koyulan Hollanda Başbakanı’nı seyretmeyen çok azdır diye tahmin ediyorum. Neredeyse hepimizin bu olaydan haberi var. Bununla beraber, Hollanda Başbakanı’nın videosunun, Avrupa'dan çok Asya, Orta Doğu ve Afrika'da viral olması da bana ilginç geldi. Biz esmer dünya, ''koca başbakan döktüğü kahvesini kendisi temizliyor, etrafındaki bir kaç kişi de elleri ceplerinde onun pisliğini temizlemesini bekliyor'' diye hayranlıkla karışık bir şaşkınlıkla izlerken, Avrupalıların aynı görüntülere tepkisinin, ''bu yaşa gelmiş hala doğru dürüst paspas kullanmasını beceremiyor'' şeklinde olmasına 'yettiniz gayri' diyerek sinirlenmemek elde değil.

Peki dünden beri bu kadar konuştuğumuz, sohbetlerimize konu ettiğimiz Hollanda Başbakanı’nın adı neydi, hatırlıyor musunuz? Eğer, dünyanın en zengin devletlerinden birinin başbakanının adını, hem de ondan belki de en fazla bahsettiğimiz bir günde hâlâ bilmiyorsanız, sıkılmanıza gerek yok. Çünkü Hollandalıların birçoğu da ya bu sorunun yanıtını hiç bilmiyor veya başbakanınız kim diye sorulduğunda anımsamak için önce biraz düşünecektir.

Bu durum, bana İngiliz gazeteci yazar Gillian Tett’in Şubat ayı sonunda ana tarafından memleketi İsviçre’ye yaptığı bir ziyarette yaşadıklarını hatırlattı.

Financial Times gazetesinin ABD baskısının yayın yönetmeni de olan Tett, İsviçreli akrabaları ile yemek yerken, Trump’ın sözlerinden ve yaptıklarından dehşete kapılan akrabalarının, ‘gerçekten de bunu söyledi mi?’, ‘gerçekten de bunu yapıyor mu?’ şeklinde soru yağmuruna maruz kalmış. Derken, Tett onlardan, İsviçre Devlet Başkanı’nın Twitter üzerinden ülkeyi yönetip, ahkam kesip dedikodu yaptığını hayal edip edemeyeceklerini öğrenmek istemiş.

Ancak bunun için bir bilgiye ihtiyacı olmuş:

‘’İsviçre’nin devlet başkanı kim?’’

Ve bu kez Tett, masadakilerin biraz da utana sıkıla ‘devlet başkanımız kimdi bizim’ diye düşünmeye başlamalarına dehşet içinde tanık olmuş.

Konuğu olduğu dayısı, biraz sonra, devlet başkanının adını bilmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Yengesi, ‘en son bir kadındı galiba, Doris miydi neydi…’ diye lafa girmiş.

Gillian Tett yaşadığı o anı ‘muazzam bir kültür şoku’ olarak tanımlıyor. Çünkü akrabaları, sadece kendi ülkelerinde değil dünyada da sıkça seyahat eden, beş dili anadil düzeyinde konuşabilen, dünyanın yüz yüze olduğu sorunlar hakkında çokça bilgili insanlardı. Ancak, ne onların, ne yaşadıkları Graubünden bölgesindeki hiç kimsenin, ülkenin devlet başkanını hatırlamalarını zorunlu kılacak bir endişeleri hiç olmamış. Dolayısıyla, artık her kimse, o devlet başkanının Twitter’dan ne yazıp yazmadığına da hiç bakmamışlar.

Elbette ki bunun bir nedeni İsviçre’nin devlet yapısından kaynaklanıyor. Günlük yaşamı ilgilendiren birçok karar, merkezi devlet tarafından değil, kantonlar ve belediyeler tarafından alınıyor. Bu özgün devlet yapısının bir sonucu olarak devlet başkanlığı, federal konseyin 7 üyesi arasında dönüşümlü olarak belli sürelerde yerine getirilen bir görev. Bundan dolayı da her yıl değişiyor. Yengesi kısmen doğru hatırlamış; 2017'de İsviçre devlet başkanı Doris Leuthard’tı, bu yıl ise Alain Berset.

Fakat burada bundan çok daha önemli olan bir nokta var; toplumun ve ülkenin politik kültürü. Çünkü İsviçre’ye özgü olmanın ötesinde diğer Kuzey Avrupa ülkelerinde de sıkça yaşanan bir durum bu... İsviçre’de, Hollanda’da, Danimarka’da, İsveç’te ve diğer Kuzey Avrupa ülkelerinde seçmenler politikayı, Tett’in de dikkat çektiği gibi, kurum ve fonksiyon olarak algılıyor, politik şahsiyetler olarak değil. Seçmenin çoğunluğu politikacıları, kim olduklarına değil, konsensüs kurma, uyguladıkları politikalar (vaatleri değil) ve sorun çözme yeteneklerine göre değerlendiriyor. Dolayısıyla da bu ülkelerin politikasında ‘büyük lider tapınıcılığı’, ‘her şeyi değiştirecek lider’, ‘kurtar bizi baba’ gibi çocuksu toplumlara özgü beklentiler pek yok. Kuralları, politikacılar da dahil herkesi eşit şekilde bağlayan anayasal bir işleyiş ve oturmuş kurumlar var. Bu işleyişi görece çok sağlıklı şekilde denetleyen bağımsız yargı ve bağımsız bir medya var. Bunun verdiği güven ve rahatlıkla, akademisyen öncelikle bilimle, çiftçi tarımla, üretici ticaretiyle daha fazla ilgili. Herkesin ilk gündeminin kendi işi değil, ülkenin politik lideri ve onun zırvalıkları olduğu ülkelerden farklı olarak... 

Dünyanın birçok ülkesinde dünyayı iyi takip eden eğitimli insanlar bile Hollanda, Danimarka, Belçika, İsviçre, İsveç, Norveç, İzlanda, Finlandiya gibi ülkelerin başbakanlarını bilmez. Ama birçoğumuz Afrika ve Asya ülkelerinin liderlerini ilk soruşta doğru biliriz. Çünkü o ülkelerde sadece politika değil bütün yaşam tek bir liderin etrafında döner. Ve bu toplumlar bunaldıklarında kendilerini o liderden kurtaracak diğer bir lidere sarılır. Kimsenin tanrılık oynayamayacağı bir sistem kurmayı bir türlü beceremedikleri, hatta bunu hiç talep etmedikleri için de karanlık bir kısır döngünün içinde sürüklenir giderler.

Avrupalıların, adını hatırlamakta güçlük çektikleri politik liderlerine, ülkelerinin başkentinin sokaklarında yürüyüşe çıkmışken veya bisiklet sürerken, restoranlarında eşiyle veya dostlarıyla yemek yerken, marketlerinde alışveriş yaparken rastlama olasılığı var. Ancak, adını dünyada herkesin bildiği Afrikalı, Ortadoğulu, Asyalı bir lideri, vatandaşlarının, bir mitingde uzaktan görme dışında şahsen karşılaşma şansı bile yok. Bu çok güçlü liderler halktan izole saraylarda yaşıyor ordu büyüklüğünde koruma konvoylarıyla dolaşıyor.  

İsviçreli bir arkadaşı daha sonra Tett’e şöyle diyor; ‘’İsviçre’de devlet başkanı kimsenin umurunda değil’’. Elbette ki bu demokrasi açısından bir tartışma konusu olabilir. Yani devlet başkanının kimsenin umurunda olmaması iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?

Tett, konuyu tabii ki Trump’a getiriyor. Aslında ABD politikası, başından beri, belli bir düzeyde de olsa şahıs eksenli olageldi. Nihayetinde ABD’de en çok okunan ve satılan politik kitaplar, kurucu babaların veya başkanların biyografileri. Bununla beraber Amerikan politik kültürü son yarım yüzyılda her geçen gün daha yüksek oranda ‘başkan’ eksenli hale dönüştü ve bu fiili durumuyla da Avrupa kültüründen çok Orta Doğu kültürüne yakınlaştı. Ve şahıs eksenli politika nihayet, biraz marka takıntılı bir tüketim toplumu olmanın politik cilvesi de olarak berbat bir marka olma dışında hiçbir vasıflı özelliği olmayan Donald Trump ile bugüne kadar olduğundan bile farklı bir boyuta çıktı. Trump ekseninde konuşulan, tartışılan hiçbir şey müzakere edilebilir politik tartışmalar değil. Nefret, inanç ve kabilecilik gibi güdülerden kaynaklanan tavırsal bir kamplaşmaya gömülmüş halde koca bir ülke.

Nihayetinde, Donald Trump’ın seçim kaybetmesi veya azledilmesi halinde, kendilerinin de yok olacağına inanacak düzeyde kendini kaybetmiş bir kitlesi oluştu. Ama bunun karşısında da hemen her sorunun kaynağı olarak Trump’ı gören (ki çoğunun kaynağı değil meyvesi) bir karşı kamp oluştu. Onlar da her sorunu Trump ile başlamış ve Trump ile bitecekmiş gibi görme körlüğü yaşıyorlar.  

Her iki kanat için de herkesi bağlayıcı anayasal bir düzen, eşitlik, kurumsal işleyiş, yargının bağımsızlığı, düzen, mevzuatlar, yasalar, politikalar çok tali konulara dönüşmüş durumda. Ne amaca hizmet edeceği belli olmayan ‘zafer’ her şeyden önemli hale gelmiş durumda.      

Bir politik konuda İsviçre’den örnek vermenin riskinin farkındayım. Ama yine de ‘orası İsviçre’ diye kestirip atmak yerine, vatandaşlarının, devlet başkanının kim olduğunu hatırlamadığı demokrasilerin, öyle ya da böyle çok daha makul yaşam alanları olmasından belki de alınacak dersler var diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Hollanda'nın kahvesini taşımaktan aciz sakar başbakanının adı Mark Rutte bu arada. Adamın bir muhabette de adı geçsin…  


@CemalTdemir

Okuyucu Yorumları