- A +

Turist broşürlerindeki abartmalara karşın ‘Çin Seddi’, 2000 yıllık değil. 9700 kilometre uzunluğunda değil. Uzaydan görünmüyor. Tek parça bir yapı değil. Hatta birçok parçasında yerden bile görünmüyor. Sadece duvarın o bölgelerden de geçtiği varsayılıp arkeolojik araştırmalarla ispatlanmaya çalışılıyor. Bu setler, Moğol ve Türk akınlarını dışarıda tutmadı. Başlangıçtaki yapılış amacı da zaten bu değildi. Bazı setler İpek Yolunun güvenliği için bazıları da şehir merkezlerine kale suru olarak yapıldı. Bugün turistlerin gezdiği Çin Seddi, 14 ve 15’nci yüzyılda Ming hanedanlığı döneminde inşa edilmiş setlerdir. Sonuçta bu bölümler birkaç yüz kilometrelik görkemli yapılar. Seyyah İbn-i Batuta 1346’da bölgeye geldiğinde Çin Seddini, Kur’an’da bahsedilen ‘Zülkarneyn Seddi’ olduğunu söylerek, Müslüman ve Arap dünyasında bu duvar etrafında efsaneyi başlattı. Afyon Savaşlarından sonra bölgeye akın eden Batılılar da duvarın gerçekliğinden çok efsanesini sevdiler ve iş Çin Seddi’nin Ay’da göründüğü yalanına kadar uzadı.

Çin’e ‘olduğu gibi’ değil de, bir mitolojik öykü gibi bakma, tarih boyunca hep yaygın bir yabancı bakışı oldu. Bugün de, ekonomik ve demografik olarak bir güç haline geldikçe de realist değerlendirmeler, analizler kadar mitoloji tadında kehanetler okumamızın nedeni de bu tarihsel yaklaşım. Çin kürenin en önemli ülkelerinden biri. Bu gezegendeki insan uygarlığının, teknolojinin önemli kaynak noktalarından biri. Derin bir kültüre, müthiş bir tarihe ve doğaya sahip. Ancak Çin de her ülke ve uygarlık gibi ‘realitelere’ bağlı kaldıkça bu özelliklerini birer avantaja dönüştürebilir.

Bu gerçeğin en fazla farkında olanlardan biri, Mao Zedung’un ölmesinden kısa süre sonra 1976’da Çin'in fiili lideri olan Deng Xiaoping oldu. Onun, Çin’in dönüşüm ve yükseliş sürecinin mimarı olması tesadüf değil. Deng lider olduğunda Çin büyük bir kaos yaşıyordu. Ülkenin bütün kritik makamlarına sadece ‘sadakat’ kriteriyle getirilen kifayetsiz ve deneyimsiz isimler oturuyordu. Üniversiteler neredeyse 10 yıldır sadece isim olarak kalmıştı. Bilimsel ve akademik üretim durmuştu. Ülkenin en büyük fabrikaları hala 1950’lerde Sovyetlerden ithal teknoloji ile çalışıyordu. Yoksulluk ülkenin en büyük gerçeğiydi. Nüfusun yüzde 80’ini oluşturan kırsal kesim Çinlilerin kişi başına yıllık ortalama geliri 40 dolardı. Deng Xiaoping, o günlerde BM toplantısı için kalabalık bir heyet ile birlikte ABD’ye ilk Çin resmi ziyaretini yapacağı zaman, Pekin’deki bütün bankalar ve kurumlar seferber olmuş ve bu seyahati finanse edebilmek için sadece 38 bin dolar toplanabilmişti.

Deng, savaşlar görmüş eski bir subaydı. Hayatı düz bir yükseliş çizgisinde geçmemişti. Kültür Devrimi sürecinde iki kez devletten tasfiye edilip geri çağrıldı. Devletin tepesinden düz işçi olarak kırsal kesimde yaşmaya mecbur da edildi. Yükselişler ve düşüşler döngüsünde geçen bir hayat, eşi, çocukları ve yakın arkadaşlarının da ona karşı dürüstlüğüyle, onu kendi gerçeğiyle barışık bir insan yapmıştı. Bir konuda bilgisiz olduğunu farkettiğinde bunu kabullenebilecek, hatalı düşündüğü yüzüne rahatlıkla söylenebilecek bir insandı. Öğrenmeye sorgulamaya meraklıydı. Bu olgunluğuyla makam ve ünvanlara hiç takılmadı. Mao’nun ölümünden 1997’e kadar Çin’in ‘bilge lideri’ olmasına rağmen, resmen hiçbir zaman Çin devlet başkanı olmadı. Bütün bu süre boyunca devlet başkanlığı, parti başkanlığı gibi makamların hiçbirine kendisi resmen gelmedi. Çok daha derin, çok daha yapısal sorunlara kafa yormayı, çözümler bulmayı tercih etti. Jimmy Carter, Deng’in bu kişilik özelliklerini ilk tanışmalarında farketmişti. Deng’in Sovyet liderlerden farklı olarak, muhatabında en hassas ve önemli konuları bile açıkça konuşabilme rahatlığı yarattığını ifade eden Carter ekleyecekti: ‘’Geçmişte şu yapılmış bu yapılmış çok takılmıyordu. Fantezi dünyasında yaşamıyordu. Güçler dengesinin ve realitelerin farkındaydı ve bunlara göre hareket ediyordu.’’ 

Carter’ın da gözleri önünde gerçekleşen bir diyalog Deng’in bu kişilik özelliğini en iyi özetleyen şeydi. Çin’in henüz bugünkü Kuzey Kore gibi bir bilinmez olduğu 1970’li yıllarda ülkeyi gezen sol eğilimli aktrist, şarkıcı ve belgeselci Shirley MacLaine, Mao’nun Kültür Devrimini ve Çin rejimini öven belgeseliyle Oscar’a bile aday gösterilmişti. Deng’in Washington DC ziyaretinde başkan Carter’ın onuruna verdiği yemekte MacLaine, Deng’in yanına oturtulmuştu. MacLine, masadakilere Çin’de gördüğü eşitliği ve Kültür Devrimini övmeye başlar. Ünlü aktris, Kültür Devrimi kapsamında rejim tarafından üniversitedeki işinden atılıp kırsal kesimde tarım işçiliği yapmaya mecbur edilen bir profesörün kendisine, ‘devletin bu kararı vesilesiyle gerçek hayatla ilgili çok şey öğrenme şansı bulduğunu, çok mutlu olduğunu söylediğini’ aktarınca Deng’in artık sabrı kalmaz ve ‘size yalan söylemiş’ diyerek MacLaine’ın sözünü keser. Buz gibi bir hava eser. Herkesin şaşkın bakışları arasında Kültür Devriminin ne kadar berbat bir fikir olduğundan bahseden Deng’in, ‘’akademisyenin yeri üniversitedir, tarla değil’’ sözü masada yankılanır.

Deng, ‘herşeyi zaten bilen, her şeyin en doğrusunu düşünen bir lider’ yalanlarına kendini kaptırmadı ve başkalarının fikirlerini, sorun çözme yöntemlerini, benzer sorunlar yaşayıp yaşamadıklarını da hep merak etti. Japonya’yı taklit etmekten çekinmedi örneğin. Aralık 1871’den Eylül 1873’e kadar dünyanın her köşesine gönderilen 51 Japon uzman, bu ülkelerin hemen her soruna ne tür çözümler getirdiklerini yerinde incelemişti. Japonya’ya döndükten sonra bu çözümleri ve yenilikleri Japonya’ya uygulamaya başlamışlardı. 100 yıl sonra Deng Xiaoping de Çin’de aynı yöntemi uyguladı ve 1978’de dünyanın her yerine Çinli uzmanlar gönderildi. Deng, ‘’Dünyayı gördükçe ne kadar geri kaldığımızın da farkına vardık’’ diye bahsetti bu çabadan. Çin, bütün devlet politikalarını ve yaklaşımlarını değiştirmek zorunda olduğunu kabullendi. Batı Avrupa ve ABD’ye giden uzmanlar komünist Çin’de ekonomik olarak nelerin yanlış yapıldığını gördüler. Deng’in reformlarının başlamasıyla, ‘kapitalist yanlısı’ diye eleştirilmesi bundan. Ancak Deng’in reformlarının Batı standartlarındaki bir kapitalizmle ilgisi yoktu. Daha çok İsveçli ekonomi tarihçisi Eli Heckscher’ın ifadesiyle ‘merkantilist’ bir anlayışa dayanıyordu. Çok kalabalık ucuz işgücü ile büyük miktarda ihraç ürünü üretip, bunun karşılığında devletin altın satın almasına, devleti zenginleştirmeye dayalı bir sistem.

Deng, 1979 yılında ABD’yi ziyaret ettiğinde resmi temaslardan çok özellikle üç tesisi gezmeye öncelik verdi. Houston’da NASA’ya, Atlanta’da Coca Cola’nın merkezine ve Seattle’da Boeing’in merkezine… Onun bu ilgisi, Çin’in ilgisi oldu. Beş asır sonra bir tarihi kararın daha alınmasına yol açtı.

İpek Yolunun en parlak döneminde yaklaşık 1000 yıl boyunca kürenin en zengin imparatorluğu Çin imparatorluğuydu. Bugün Çin Seddi’nin turistlerin ziyaret ettiği kısımlarının inşa edildiği Ming hanedanlığı dönemi dönüm noktası oldu. Çin’in kapılarını uluslararası ticarete ve İpek Yolunun son kervanlarına da kapatıp izolasyona girdiği 1434 yılı en kritik yıl. Bu kapanma ve korunma anlayışı, o gün dünyanın en büyük donanması olan Çin donanmasını geri çekmesine neden oldu. Çin’in teknolojik ve denizcilikteki öncülüğü sona erdi. Okyanuslarda keşifler çağına çıkan Batılıların, ironik şekilde her üçü de Çin icadı olan pusula, barut ve kağıt (yazılı fikirler) ile Çin kapılarına dayanması çok sürmedi. Çin’in sonraki 550 yılı bir yoksulluk, işgaller, iç savaşlar tarihi.

1978’de Çin’in kapılarını yeniden uluslararası ticarete ve piyasa yatırımlarına açmasıyla radikal bir dönüşüm daha başladı. Bu da 20’nci yüzyıl Çin entelijansiyasının kapalı ortamlarda hep konuştuğu ‘Çin’in cihan hakimiyeti’ fikrinin küllerinden yeniden doğmasına yol açtı.

2010 yılında yayınlandıktan sonra Çin’de en çok satan kitaplar arasına giren ‘The China Dream’ kitabının yazarı Liu Mingfu, Çin’in bütün modernleşme sürecinin temel amacının ‘dünyadaki en güçlü ülke olmak (tou- hao qiangguo)’ olduğuna dikkat çekiyor. Mingfu’ya göre Çin’in son yarım yüzyıldaki bütün liderleri de bu stratejik hedefi benimsediler.

1911 devriminde, Sun Yat-sen, biricik hayalinin, Çin’i dünyanın en zengin ve güçlü ülkesi olması (shijie diyi fuqiang zhiguo) olduğunu söyledi. Mao’nun Büyük İleri Atılım’ı, ABD’yi geçme çabasından başka bir şey değildi. Deng Xiaoping’in ‘düşük profilli görünüp super güçleri ürkütmeme’ stratejisi (taoguang yang- hui) bile temelde bu amaca yönelikti. Liu’ya göre Çin’in ABD’nin yerini alarak dünyanın süper gücü olması (guanjun guojia gengti) çok uzak olmayan bir gelecekte gerçekleşecek bir rüya.

Çin, 1978’de ekonomik reform programını yaşama geçirdiğinde 214 milyar dolarlık GSH ile dünyanın 9’ncu büyük ekonomisi konumundaydı. 38 yıl sonra bugün 11 trilyon dolar civarındaki GSH ile dünyanın ikinci büyük ekonomisi. Özellikle 2001’de Dünya Ticaret Örgütüne üye olmasından sonra ihracatında adeta patlama meydana geldi. 2013 yılında kürenin en büyük ticaret hacmine sahip ülkesi haline geldi.  Çin’in ham madde talebindeki büyük artış 2000’li yıllar boyunca küresel ham madde fiyatlarını da yükseltti ve ham madde üreticisi ülkeler ile gelişmiş ülkelere de oldukça para kazandırdı. Halen dünyanın en büyük üretim ekonomisi ve dünyanın en büyük ihracatçısı ve bu anlamda bir ‘Çin Rüyası’ görmek için gerekli göstergelere sahip.

Çin’in kürenin en büyük ekonomisi ve bir süper güç olabilme potansiyelinden şüphesi olan pek yok. Ancak, kürenin en hızlı büyüyen ekonomisi olmak, küresel liderliği tek başına getiren bir faktör değil. Bu yüzden Çin’in Amerika Birleşik Devletlerinin ulaştığı küresel etkiye ulaşabileceği tartışmaya açık bir ihtimal. Öncelikle Çin’in en güçlü iddiası olan ekonomik başarısının devamlılığı konusunda bile soru işaretleri var. Devasa Yeni İpek Yolu projesindeki bütün hedeflere ulaşıp ulaşmayacağı bile henüz belli değil. Örneğin, Çin’de devlet adamları ve devlet harcamaları üzerinde denetim yapabilme gücüne sahip bağımsız bir yargının olmaması bu devasa harcamaların devasa bir yolsuzluk karadeliğine dönüşme riski taşımasına da neden oluyor.

Çin’in küresel egemenliği önündeki en büyük engellerden biri ise ekonomik yatırımlar dışında ‘global bir görünüm ve etkiden’ uzaklığı var. Bunun en çarpıcı görülebileceği yer ise ‘Çinlilik’ ve ‘Amerikalılık’ arasındaki doğa farkı. Carl J. Friedrich’in Fransa-Amerika karşılaştırması ile ifade edecek olursam, Çinli olmak ‘somut bir veri’ ama Amerikalı olmak sonradan da benimsenebilecek bir ‘fikir’. Çin kökenli milyonlarca Amerikalı var ancak ‘Amerika kökenli Çinli’ ilk duyulduğunda bile insana ‘bu cümlede bir şey yanlış sanki’ fikri uyandırıyor. 

Dünyada en fazla insanın ana dili olmasına rağmen Mandarin’in İngilizce karşısındaki gücü, ABD’deki küresel zihne hitap eden kültürel üretimin yüksekliği, Çin sinemasının Hollywood karşısındaki gücü, Amerikan müzik, yemek, giyim tarzlarının küresel etkinliği karşısında Çin müzik, yemek ve giyim tarzlarının bir rekabet şansı en azından bugün için konuşulabilecek bir olasılık değil.

ABD’nin ‘süper güç’ olmasında İkinci Dünya Savaşının yarattığı tablonun da katkısı çok kritik. Elbette ki savaş öncesi de ABD ekonomisi gelişmişti. Hatta ABD'nin GSH'sı, 1895'te İngiltere'yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olmuştu. Ancak ABD'nin İngiltere yerine dünyanın süper gücü olması bundan yarım yüzyıl sonra ağır bir global krizden sonra mümkün olabildi. ABD, kıyısından katıldığı savaşta ciddi bir yıkım yaşamadığı gibi bütün rakipleri enkaz altında kalmıştı. İşte bu küresel psikolojik ortamda 1944 yılında gerçekleşen Bretton Woods zirvesinde, bütün ülkeler kendi para kurlarını dolara sabitlemeyi, dolar’ın ise hiçbir ülkenin para kuruna değil sadece altına sabitlenmesini kabul ettiler. Bu karar, ‘dolar’ı kürenin en değerli parasına ve ABD’nin en büyük gücüne dönüştürdü.

Bu tür temel faktörler göze alındığında, Çin’in ‘kürenin tek süper gücü’ olmasını yakın vadede öngörebilmek çok zor. Hele bunu, sonuçta kendisinin de yıkımını getirme olasılığı yüksek askeri bir çatışma ile elde edebileceğini düşünmek çok daha zor. Kürenin en önemli güçlerinden biri olduğu, bir global aktör olduğu açık. Yüzyıllardır maruz kaldığı aşağılamalardan sonra, bölgesinde ve kürede etkinliğini artırma çabaları da sır değil. Yeni İpek Yolunun, vaat ettiği gibi entegrasyon ve ticaret eksenli yatırımlarını da Çin’in yanı sıra Asya’ya ve hatta dünyaya da kazandıracak bir girişim olarak görüp desteklemek de doğru bir tavır.  

Bununla beraber ‘Çin Rüyası’nı, Çinli liderler bile ülkelerinin gücüyle ilgili bırakın ABD’ye AB’ye açıktan meydan okumayı, Rusya, Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi bölgesel rakiplerini bile rahatsız etmeyecek çok özenli bir dil kullanmaya çalışırken, ‘Çin ile birlikte Amerikan hegemonyasına meydan okuyoruz’, ‘Batıya karşı Doğu’ gibi, her zaman hislerini düşünce zannede gelmiş, ‘duygu’ ile ‘düşünce’yi ayırt edemeyen Ortadoğu entelektüelinin, kahvehane kafası düzeyindeki yüzeysel fantezileri ile okumak da büyük hata olur.

‘Çin Rüyası’, Xi Jinping’in 2012 yılında Çin Komünist Partisinin genel sekreteri seçilmesinden hemen sonra Çin Ulusal Müzesini ziyaretinde de kullandığı bir deyim. O günden beri de bu deyim, devletin açıklamalarında ve partinin toplantı tutanaklarında daha önceki dönemlerde görülmemiş sıklıkta yer buluyor. Fakat Jinping’in ‘Çin Rüyası’, Liu Mingfu’nun hegemonik ‘Çin Rüyası’ndan çok yine ‘müreffeh orta sınıf vaatli’ bir tür Amerikan Rüyası’nı andırıyor. ‘İki 100’ adı verilen somut iki politik hedefe dayanıyor; Çin’in 2021’de, yani Çin Komünist Partisinin 100’ncü yılında ‘orta düzeyde gelişmiş bir topluma dönüşmesi’ ve Çin Halk Cumhuriyetinin 100’ncü yılı olan 2049’da da ‘tamamen gelişmiş bir ülkeye dönüşmesi’ hedefleri... Bu açıdan bakınca Xi Jinping’in Çin Rüyası, Çin hakkında efsaneler üretmeye teşne bazı yabancı analistlerin tarif ettiği ‘Çin Rüyası’ndan kat be kat realist ve gerçekleşebilir bir rüya.

Amerikalı yazar Brent Crane, Çin'de İngilizce öğretmenliği yaptığı yıllarda bir gün tahtaya 'USA' ve 'China' yazdığını ve her öğrencisinden kalkarak iki ülkenin isimleri altına o ülke deyince aklına gelen ilk şeyi yazmalarını istemiş. ABD'nin altında, 'Disney', 'iPhone', 'Sexy', 'Basketball', 'fast food' gibi kavramlar listelenirken, Çin'in altında, 'Çin Seddi' , 'köklü tarih', 'geleneksel Çin yemeği' gibi şeyler listelenmiş. Açık ki Çinli öğrencilerin bilinçaltında bile Çinlilik, 'tarihsel' bir olguyken, Amerikalılık, 'yeni' ve bugüne ait olanı temsil ediyor. Amerika kuruluşunda yeni bir fikirdi, sosyal ve politik yapısıyla da yeniliği temsil edegeldi. Trump'ın değişimi beğenmeyen ve eskiye dönmeyi vazeden yaklaşımının ABD'nin dengelerini ve bu en önemli sembolizmini sarsmasının, onun küresel gücüne, Çin'in oluşturabileceğinden kat be kat fazla tehdit oluşturması bundan. Çin Rüyası ve yeni İpek Yolu, tıpkı Deng'in yaklaşımında olduğu gibi geleceğe dönük, işbirliğine açık, kucaklayıcı yeni bir perspektif sunabildiği oranda başarılı olacak. Bazı Çinli milliyetçilerin baktığı gibi Han hakimiyetini yeniden diriltmeye dönük milliyetçi bir Han şovenizmine boğulduğu ölçüde ise başarısızlığa mahkum... 

Çünkü tarihin en eski en değişmez kuralıdır; Değişenler ve yeni şeyler söyleyenler öne çıkar. Eskiyi diriltme rüyasını görenler, başarılı şansları sıfır olduğu gibi, sebep oldukları yıkım ve acılarla beraber tarihin tozlu sayfalarına gömülürler.  

Okuyucu Yorumları