- A +

Zülâl Kalkandelen*

İstanbul Caz Festivali hayatımıza gireli çeyrek yüzyıl olmuş!

Geriye doğru baktığımda müzik yazarı olarak her yıl heyecanla beklediğim basın toplantılarını hatırlıyorum. Festival başlamadan önce o yıl hangi isimlerin katılacağına dair söylentiler yayılır, tüm programın açıklanacağı günü sabırsızlıkla beklerdik. Eski yıllarda sosyal medya yoktu, internet hayatımıza hakim değildi. Dolayısıyla basın toplantısına gidip bilgiyi ilk elden almak, biz gazeteciler için çok önemliydi. Programı öğrendikten sonra hemen telefonlara sarılır, yakın arkadaşlarımıza müjdeleri verirdik.

İstanbul Caz Festivali ile benim müzik yazarlığı geçmişim arasında güzel bir tesadüf de var. Ben, her ikisi için de 25. yılı kutluyorum. Önceleri amatör olarak büyük bir tutkuyla kaleme aldığım müzik yazıları zaman içinde değişip gelişti elbette ama içimdeki müzik tutkusu ilk günkü kadar canlı. Belki de bu örtüşme nedeniyle İstanbul Caz Festivali’nin bende ayrı bir yeri oldu. İstanbul’un kültür hayatına ilk baştan beri hissedilir bir dinamizm katan etkinlik, bir yandan da benim müzik yazarlığı maceramın gelişme zeminini oluşturdu.

Birçok kişi gibi benim de festival hakkında birçok anım var. Hemen aklıma Lou Reed’in konseri geliyor. 2000 yılıydı. Herkes özel röportaj yapmak istiyordu ama öyle bir olanak olmadığı bildirilmişti. Ardından konserden kısa bir süre önce Lou Reed’in kuliste sınırlı sayıda gazetecinin sorularını yanıtlayacağı haberi geldi. O zaman Kanal E’de müzik programı yapıyordum. Müzik dünyasının asi ruhu ile yüz yüze gelip soru sorma düşüncesi büyük heyecan yaratmıştı. Sonunda basın toplantısı gerçekleştiğinde karşımızda tepkisiz bir yüz ifadesi ve büyük bir ciddiyetle oturan Lou Reed ile karşı karşıya geldik. Çok soru hazırlamıştım ama Lou Reed’in bir muhabiri sakız çiğneyerek soru sorduğu için terslemesi ve diğer sorulara da sadece “evet” ya da “hayır” şeklinde tek kelimelik yanıtlar vermesi, herkes gibi benim de çekinmeme neden oldu. O toplantı bugün olsa soru sorabilir miyim emin değilim; çünkü yıllar sonra 11 Eylül sırasında New York’ta bir toplantıda tesadüfen yanıma oturduğunda yine onunla konuşmaya çekindim, yanındaki eşi Laurie Anderson’a merhaba dedim.

Massive Attack’ı ilk kez canlı dinlediğim yılı unutamam. 1997’de grubun dünyada fırtına gibi estiği bir dönemdi. Öyle etkilenmiştim ki konserden sonra haftalarca Massive Attack şarkılarından başka bir şey dinleyemedim. Aynı yıl Goran Bregović Düğün ve Cenaze Orkestrası’nın konserine annemi gönderdim. “Hayatımda geçirdiğim en güzel günlerden biriydi,” der hâlâ... Tek başına konsere gitmiş, saatlerce dans edip gece yarısı eve yüzünde kocaman bir gülümseme ile dönmüştü.

Björk’ün Türkiye’deki ilk konseri, müzik tarihimizde mekân kapasitesini en çok zorlayan konserlerden biri olmalı. 1998 yılıydı, Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda kelimenin tam anlamıyla izdiham yaşanmıştı. Oturacak yer bulamamış, duvarların üstünde bir yere ilişmiştik, adeta nefesimizi tutup o büyüleyici performansına tanık olmuştuk.

İstanbul Caz Festivali’nin yarım yüzyıldır ağırladığı birbirinden yetenekli dünyaca ünlü müzisyenler ve grupların içinde, Antony and the Johnsons’ın benim için özel bir yeri oldu. Daha önce yurtdışında canlı dinlemiştim ama Şan Tiyatrosu’ndaki tarihi kalıntıların arasındaki konserin atmosferi ve Antony Hegarty’nin dinleyiciyle etkileşimi çok farklıydı. Avant-garde ile kabare tarzını mükemmel bir şekilde buluşturduğunda, onun şarkıları söylemediğini, yaşadığını hissetmiştim.

Yine 2007 yılında rock tarihinin dev ismi Led Zeppelin’in karizmatik vokalisti Robert Plant’i, grubu The Strange Sensation ile birlikte dinleme olanağı sundu festival. Şarkı aralarında Tony Blair’e, Irak işgaline dokundurmalar yapmış, teypten işgalle ilgili bir konuşma dinletmişti. Bis için sahneye geri döndüğünde “Whole Lotta Love”ı hep birlikte ayakta söyleyen binlerce insanın yarattığı coşku, müziğin gücünün somut kanıtıydı.

Festivalin 15. yılında ilk kez canlı dinlediğim bir sanatçı, yıllar boyu müziğin sunumuna dair yazılarımda ve konuşmalarımda kullandığım bir örnek oldu. Çok güzel bir yaz akşamında bir müzisyen, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’na elinde gitarı ile gelip sahnenin ortasında duran sandalyeye oturmuştu. Yoksulluk ve adaletsizlik başta olmak üzere sosyal konulara değinen şarkılarını usulca çalıp söylerken müthiş bir etki yaratıyordu. Ne yanıp sönen ışıklar vardı, ne de dansçılar... Müziğiyle sahnede yapayalnızdı. Bilmediğimiz bir dildeki şarkıları dinlerken niye o kadar etkilenmiştik? Müziğin içtenliğini hissetmek için dili anlamak şart değildi, gitarından çıkan tınıları ve sesine yansıyan duyguları algılayabiliyorduk. Müzik bir tür sihirbazlıksa, onun en çarpıcı kanıtıydı bu. Karşımızda oturan müzisyen, Brezilyalı şarkıcı, besteci, gitarist, yazar ve insan hakları savunucusu, Brezilya’nın diktatörlük günlerinde gelişen Tropicalismo adlı sanat hareketinin öncülerinden Caetano Veloso’ydu. Müziğini algılamamızda onun kişiliğine dair bu ön bilginin de etkisi vardı kuşkusuz ama sanatını o kadar yalın bir sunumla icra edip öylesine güçlü bir etki yaratması aklımdan hiç çıkmadı. Politik duruşu ve müziğe yaklaşımıyla önemli etkiler bırakan Veloso’yu ne zaman dinlesem, ruhen o konsere ışınlanıyorum.

İstanbul Caz Festivali’nin benim açımdan en güzel konserini tahmin etmek, herhalde beni biraz tanıyanlar için zor olmasa gerek. 2012’de Morrissey’in verdiği konseri “İstanbul’u Sarsan İnce Derinlik” diye tanımlamıştım. Sahnenin önünde toplaşıp her şeyi birkaç saatliğine unutarak ayrıksı ruhların marşlarını dinlemiştik. “İstanbul” adlı şarkısını İstanbul’da söylemiş; konserin bir yerinde, “Yüreğimi hissediyor musunuz? Sahip olduğum tek şey o” demişti Moz. Bunu bana en yoğun hissettiren iki müzisyenden birini şahane ağırlamıştı festival.

Bunca yıldır hafızama kazınan konserleri düşündüğümde, çoğunlukla aklıma festivalin caz dışındaki türlerde müzik yapan konukları geliyor ama Herbie Hancock, Jan Garbarek, Marcus Miller, Ornette Coleman, Brad Mehldau, Wynton Marsalis ve daha birçok büyük caz ustasını da İstanbul Caz Festivali sayesinde dinledim. Cazdan rock’a, folktan Latin’e, klasik cazdan modern caza, farklı tür ve tarzları bir arada bulunduran programları her zaman çok renkliydi. İstanbul’da yaz demek, özellikle müzikseverler için son 25 yıldır İstanbul Caz Festivali demek. Her yıl gerçekleştirildiği dönemde mutlaka bir konseri yaşgünüme de rastladığından, bir anlamda onunla yaşlanıyorum desem yanlış olmaz. O zaman festivale de bana da şimdiden nice yıllar!

İstanbul Caz Festivali 25. yaşını kutluyor.

Bu vesileyle her hafta sürpriz bir isim, 25 yıldır cazı ve çok daha fazlasını İstanbul’a taşıyan festivalin unutulmaz konserlerini, perde arkasını, caza dair bilgi ve birikimlerini T24 okurları için yazıyor. Yazıların ardından sohbet, #25YıldırCazveDahası etiketiyle sosyal medyada da devam ediyor.

 

Okuyucu Yorumları