Var mısınız demokrasi mücadelesine?..

- A +

Demokrasi konusunda karamsar bir kitap daha...
Liberal demokrasinin yakın geleceğini karanlık görse de, mücadeleyi elden bırakmıyor.
Halkla demokrasinin karşı karşya gelmeye başladığını belirtiyor, demokrasileri demokrasi yapan hak ve özgürlüklerin tehlikede olduğunu söylüyor.
Seçim sandığından çıkan iktidarların, bir süre sonra, 'demokrasi oyununun kuralları'nı bir yana bırakarak, tek adam olarak kendi oyunlarını oynamaya başladıklarının altını çiziyor.
Bu çerçevede tabii Tayyip Erdoğan adı da ön plana geliyor.

Bu yıl içinde çıkan kitabın yazarı Yascha Mounk, Harvard Üniversitesi'nden. Kitabın adı Türkçe'ye şöyle çevrilebilir:

Halkla Demokrasi Karşı Karşıya
Özgürlüğümüz Neden Tehlike Altında
Ve Onu Nasıl Kurtarırız

Şu satırların altını çiziyorum:

Donald Trump'ın Beyaz Saray'a Başkan seçilmesi, demokrasi krizinin en çarpıcı göstergesi oldu.
Dünyanın en eski, en güçlü demokrasisi, tarihinde ilk kez, Amerikan anayasasının temel ilkelerinden hiç hoşlanmadığını açıkça ilan eden birini Başkan seçti.
Öylesine bir Başkan ki, rakibini hapse atmakla tehdit edebildi.
Öylesine bir Başkan ki, Amerika'nın otoriter karşıtlarını 'demokratik müttefikleri' olarak ilan edebildi.
Amerikan demokrasisinin kontrolcü kurumları (güçler ayrılığı) nihayetinde Trump'a fren koysalar bile, Amerikan halkı tarafından ülkenin en yüksek makamına böyle bir başkan seçilebilmiş olması gelecek açısından çok kötü bir işaret...

Bu satırlardan hemen sonra Putin'le Erdoğan'ın isimleri geliyor:

Trump'ın seçimi kendi başına bir olay değil. Rusya ve Türkiye'de de seçim sandığından çıkan güçlü liderler, ülkelerinde gelişme halindeki demokrasilerin kolunu kanadını kırarak seçimli diktatörlükler kurmayı başardılar.
Bunun gibi Polonya ve Macaristan'da da popülist liderler aynı modeli uygulayarak özgür medyayı yıktılar, bağımsız kuruluşları zayıflattılar ve muhalefetin sesini kıstılar.

Kitabın bu bölümünde, liberal demokrasinin tehdit altında olduğu bazı Avrupa Birliği ülkelerinden de örnekler veriliyor:

Avusturya'da aşırı sağdan bir aday Cumhurbaşkanı seçildi.
Fransa'da siyasal yelpaze, radikal sağ ve solun sahneye çıkışına tanıklık ediyor.
İspanya ve Yunanistan'da yerleşik partiler hızla dağılıyor, çöküyor.

İsveç, Almanya ve Hollanda gibi istikrarlı ve hoşgörülü varsayılan demokrasilerde bile aşırı akımlar benzersiz başarılar elde ediyor.

Seçim sandığından çıkıp demokrasi oyununu boşlayan 'tek adamlar'ın ya da otoriter liderlerin aralarındaki benzerlikler de kitapta epeyce yer kaplıyor.
İktidar dizginlerini iyice ellerine geçirmek ve devleti kendilerine daha sıkı bağlamak için kendilerine nasıl iç ve dış düşmanlar yarattıklarına işaret ediliyor; bu çerçevede, Erdoğan Türkiyesi’yle Polonya örnekleri veriliyor.
Bu ülkelerde yargının, seçim kurullarının bağımsızlıklarından nasıl yoksun kılındıklarına işaret edilirken, medyanın iktidar tarafından nasıl tam kontrol altına alındığı vurgulanıyor.
Harvard'lı akademisyenin kitabında, Berlin Duvarı'nın 1989'da yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin tarihe karışmasıyla birlikte liberal demokrasinin dünyadaki zaferine ya da önlenemez yükselişine de vurgu yapılıyor.
Bu çerçevede Amerikalı siyaset bilimci Fukuyama'nın Tarihin Sonu (The End of History) isimli o zamanların ünlü makalesine dikkat çekilirken, liberal demokrasinin 1990'ların başından itibaren yirmi yıllık alternatifsizliği de işleniyor.
Sonra bugünlere, yani demokrasiler ölüyor noktasına nasıl gelindiği ve bu tehlikeden kurtulmanın nasıl mümkün olabileceği anlatılıyor kitapta.
Demokrasinin dünyadaki -özellikle Batı'daki- yükselişi, tökezleyişi ve çöküşe geçişi hakkında ilginç tahliller yer alıyor kitapta.
Demokrasilerin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yükselişi ve istikrar kazanmalarında rol oynayan üç neden şöyle özetleniyor:

1. Ekonomik büyüme ve hayat standartlarında hızlı iyileşme...
2. Bu dönemde bir etnik grubun ya da ırkın, örneğin Amerika ve Kanada'da beyazların sahip oldukları üstünlük ve ayrıcalıklar, Almanya ve İsveç örneklerindeki toplumsal homojenlik...
3. Dünyadaki kitle iletişim düzeninin daha çok siyasal ve finansal elitinin kontrolünde işlemesi...

Özellikle 1990'lı yılların başından itibaren alternatifsiz gözüken liberal demokrasi, nasıl oldu da yeni yüzyılın ilk on yılıyla birlikte inişe geçti? Bu sorunun yanıtı, yukarıdaki üç noktanın tersine dönmesinden kaynaklanıyor.

1. Ekonomik büyümenin yavaşlaması... Hayat standartlarının düşmeye başlaması... Gelir dağılımındaki uçurumun derinleşmesi... Böylece kitlelerin siyasetçiye, siyaset kurumuna duyduğu güvenin zayıflaması...
2. Farklı etnik grupların, azınlıkların, göçmenlerin eskisi gibi büyümeyen pastaya ortak çıkmaları... Özellikle Batı dünyasında, etnik ve kültürel çoğulculuğa karşı isyan patlamalarının uç vermesi...
3. Ve internet devrimi ile, sosyal medya ile kitle iletişiminin elit kontrolünden çıkması... Merkez ile kenar arasındaki teknolojik açığın daralması... Böylece eski 'istikrar'ın canına okuyacak tahrikçi unsurların siyaset meydanında sahne alması... 

Kendi inançlarımız için, demokrasi için sonuna kadar mücadele edecek miyiz?

Yukarıda üç noktada özetlenen gelişmelerin dünyada demokrasi ve özgürlüklere ölümcül darbeler indirdiği birçok örnekle anlatılıyor kitapta.
Amerika'da, Avrupa'da demokrasilere dönük güvenin nasıl inişte olduğu, güçlü lider ve otoriter rejim tercihlerinin, hatta askeri yönetim eğilimlerinin bile nasıl yükseldiği ürkütücü kamuoyu araştırmalarıyla sergileniyor.
Peki ya çare?
Demokrasi yeniden yükselişe geçebilir mi? Liberal demokrasilerin yaşadığı krize çözüm var mı?
Yoksa dünya, Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, yeniden Hitler'lerin, Mussolini'lerin, Stalin'lerin, Mao'ların insafına mı kalacak? Demokrasiler aleminde bir daha böyle kabuslar yaşanmaması için kitapta sayılan bazı çareler yok değil, özetlemeye çalışıyorum aşağıda.

1. Ekonomik politikalarda, ulusal ve uluslararası planda reform ihtiyacı... Eşitsizliklerin daha etkisiz kılınması... Hayat standartlarının gerçekten düzeltilmesi... Yeni ve adaletli vergilendirmeyle, sağlık hizmetleriyle, doğru konut politikalarıyla, vicdanlı emeklilik haklarıyla yeni bir refah devleti kurmak...
2. Günümüzdeki ulusal devlet anlayışını yeniden düşünmek... Farklı inanç ve renktekileri de eşit vatandaş olarak kabul eden çok etnik boyutlu demokrasiyi müzakere konusu yapmayacak tarzda benimsemek...
3. İnternet ve sosyal medya düzenini, nefret söylemi ve yalan haberler açısından -sansür tuzağına düşmeden- yeniden düşünmek... Dijital çağı demokrasi açısından güvenli hale getirmek...
4. Günümüzde milliyetçilik demokrasiye karşı yükselirken, uluslarüstü idealler gerilemekte... Bu durum özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde Britanya'daki Bretix'le birlikte çok belirgin... Çin ve Hindistan da milliyetçi tırmanışın en çarpıcı olduğu ülkeler arasında...
5. Bu arada Türkiye, milliyetçilikle İslamcılığı meczeden güçlü bir tek adamın liderliğinde çıplak bir diktatörlüğe doğru hızla yol almakta...
6. Dışlayıcı değil, saldırgan değil, kapsayıcı, yumuşak bir anlayışla milliyetçiliği ehlileştirmenin liberal demokrasi açısından taşıdığı önem...

Kitabını noktalarken soruyor Harvard'lı akademisyen Yascha Mounk:

Kendi inançlarımız için, demokrasi için sonuna kadar mücadele edecek miyiz?

Sonra da ekliyor:

Bu mücadelede mutlu son garanti değil. Ama yine de, demokrasiyle ilgili olarak önemsediğimiz kendi değerlerimiz ve kendi kurumlarımız için sonuç ne olursa olsun deyip mücadele edebilmeliyiz. Uğrunda vereceğimiz mücadelenin sonucu belirsiz de olsa, liberal demokrasiyi kurtarmak için elimizden ne geliyorsa yapmalıyız.

Harvard'lı böyle diyor.
Siz ne diyorsunuz?
Var mısınız demokrasi için mücadeleye, sonucu şimdiden garanti olmasa da?..

Okuyucu Yorumları