Türkiye dönüşüyor muhalefet partileri anlamıyor

- A +

9 Temmuz 2018 tarihinden itibaren dönüşen bir Türkiye ile karşı karşıyayız ve işin ilginç kısmı ülkemizdeki vatandaşlarımızın büyük bir kısmı da dahil olmak üzere, yaşanan değişikliklerin ne olduğuna dair herhangi bir bilgisi bulunmuyor. Tabii burada asıl sorulması gereken soru sokaktaki vatandaştan ziyade kendisini hala parlamenter bir sistem içerisindeymiş gibi davranmaya devam eden muhalefet partilerinin ne anladığı olmalıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi ile girdiği bütün seçimleri kaybeden buna karşın biz kazandık onlar kaybetti demekten öteye gidemeyen bir ana muhalefet partisi lideri ve olağanüstü kurultay ile sürekli olarak liderlik tartışmaları ile anılan bir parti var karşımızda.

24 Haziran seçimlerinin ertesinde Cumhuriyet Halk Partisinde kaynamaya başlayan kazanın halen durulmamış olması değil asıl problem aslında söz konusu partinin iktidar olmak gibi bir derdinin olmaması asıl üzerinde durulması gereken noktadır. Küçük olsun bizim olsun mantığı ile yola çıkan ve hiç bitmeyen kurultay tartışmaları ile sokaktaki insanı bir tarafa bırakın kendisine gönül verenlere bile umut vermeyen bir partiden söz ediyoruz. Başkanlık sistemi ile ilgili tartışmaları sadece ve sadece sayın cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın şahsına indirgeyen ve olabilecekler hususunda en ufak bir tahminde bulunmayan ve bu hususta vatandaşlarına bilgi vermeyen bir iktidar adayının, yaşanan dönüşümde hiç mi etkisi yok?

Türkiye’de siyasetin bir kapılanma mekanizması olduğunu ve bunun bugün başlamadığını hiç aklımızdan çıkartmamalıyız. 1980’li yılların sonunda ikinci cumhuriyet tartışmaları çok sıklıkla gündemdeydi ve numaralandırma meselesi üzerinden yapılan bütün yaklaşımlar aslında bu ülkenin gerçek anlamda demokratik bir cumhuriyet geleneğini hiçbir zaman ortaya koyamadığı noktasına işaret ediyordu. Oradan buraya kadar aynı problemleri sürdürdüğümüzü ve güçlü tek adamlık mekanizmasının dışında bir yapıyı oluşturamadığımızı bir kez daha test etmiş olduk.

İktidar partisini ve liderini diktatörlükle suçlayan ana muhalefet partisi ile liderinin karnesinin pek de iç açıcı olmadığı görülüyor. Buna karşın gerek partiye gönül verenler gerekse de elitist zihniyetin yılmaz savunucuları açısından yaşanan bütün gelişmelerin suçluları onlar değil. Hatta bu öylesine tuhaf bir özgüveni besliyor ki, bizzat parti içerisinden İlhan Kesici’nin külliyeye çıkması ve yaşananlarla ilgili yapmış olduğu açıklama üzerinden gelen eleştiriler bile durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya koyuyor.

1950 ve sonrasını cumhuriyetin değerlerinden uzaklaşma olarak gören anlayışın sahipleri açısından başta 27 Mayıs olmak üzere her darbe, Kemalizmden uzaklaşan anlayışın yeniden rayına oturtulmasından ibaret. Hatta biraz daha ileri giderek neredeyse Milli Şef döneminin bir kısmını bile dışarıda bırakabileceklerini söyleyebiliriz. Cumhurla buluşamayan bir cumhuriyeti silah zoruyla yeniden tesis etmek ve toplumsal mühendislik yapma girişimlerinin gelmiş olduğumuz nokta ile ne gibi bir ilişkisi olabileceğini bile tartışmak istemiyorlar.

Oysa çok daha farklı bir ülke haline dönüşebilir ve yaşadığımız bütün acıları yaşamayabilirdik. Kardeş kavgalarından tutun da terör ve ekonomik sıkıntılara kadar pek çok konuda başka türlü bir şey mümkün olabilirdi. Sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz deyişi ile gerçek manada birlik ve beraberliğin sağlanmadığını, zaman hepimize acı bir biçimde öğretti. İçinde bulunduğumuz dönemde ise birbirinden giderek daha fazla uzaklaşan kitleler ile karşı karşıyayız. Yaşadıklarımızın sorumlusu olarak tek bir kişiyi ya da bir partiyi adres göstermek doğru olmadığı gibi çözümün oluşturulması önünde daha baştan bir duvar örmek anlamına gelecektir.

Türkiye’nin çok ciddi bir ana muhalefet sorunu bulunmaktadır ve sandığa giden kitleler açısından muhalefet partilerinin hiç birisi gerçek anlamda birer çözüm odağı olarak görülmemektedirler. Bu ise AK Partinin benimsenmeyen uygulamalarına karşın oy almayı sürdürmesine yol açmaktadır. Bir sonraki adımın yerel seçimlerde devam edip etmeyeceğini hep birlikte göreceğiz. Buna karşın dönüşen Türkiye içerisinde yerel seçimler kadar yerel yöneticilerin konumu da eskisi gibi olmayacaktır. Küçük olsun benim olsun mantığı ile hareket eden ve sahip olduğu alanları koruma içgüdüsü ile hareket eden ana muhalefet partisinin bu yönde atacağı adımların, öncekilerden çok da farklı olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Durum sadece ana muhalefet partisi açısından iç karartıcı değil aynı zamanda çok kısa süre önce kurulmuş bulunan ve mecliste temsil edilmekte olan İyi Parti açısından da sıkıntılı. Bu kadar çabuk tartışmaların yaşanıyor olması, kendisini iktidar alternatifi olarak konumlayan bir parti açısından çok da anlaşılabilir bir durum değildir. Geriye uzun bir zamandan bu yana iktidar partisi ve onun uygulamalarının en büyük destekçisi tarafından sürekli olarak eleştirilen Halkların Demokratik Partisi kalıyor ki onların durumu da Türkiye partisi olamadıkları müddetçe araftaki varlığını sürdürecektir.

Türkiye’nin başta eğitim, ekonomi, adalet ve kurumsal mekanizmalara güven konusu olmak üzere pek çok alanda yenilemelere ihtiyacı bulunmaktadır. İnsan kaynağımızı güçlendirmek durumundayız aksi halde dünyadaki gelişmelere ayak uydurabilmemiz ve yeniliklerle baş edebilmemiz mümkün olamayacaktır. Bu noktada geçmişin izlerini taşıyan ve bunları dolaşıma sokmakta ısrar eden siyasal partilerin, geleceği şekillendirme konusunda herhangi bir etkide bulunabilme ihtimalleri çok ama çok sınırlı olacaktır. İşte bu yüzden yeni şeyler söyleyecek olan ve içinden geçilen sıkıntıları olduğu kadar çarelerini de önümüze sunabilecek oluşumlara gereksinimimiz bulunmaktadır. Böylesi oluşumların ortaya çıkması iktidarın da yaşadığı metal yorgunluğunu atmasına vesile olabilir.

Dönüşümün uygulamaları önümüzdeki süreç içerisinde daha fazla hayatlarımıza yansıyacak. İşte bu noktada muhalefet partilerinin cumhurbaşkanı karşıtlığı üzerinden değil doğrudan yaşanan değişiklikler ve bunların etkileri üzerinden kitlelere ulaşmaları gerekiyor. Tayyip Erdoğan karşıtlığı kendi kitlelerine şirin gözükmelerine yol açarken kendilerine oy vermeyen yüzde ellilik kitledeki antipatikliğin artmasına vesile olmaktadır. İşte bu yüzden de başka yolları ve başka söylemleri dolaşıma sokmak durumundalar. Gerçekten iktidar olmak ve ülkeyi yönetebileceklerini göstermek istiyorlarsa önce buna kendileri inanmalılar ardından da kitleleri inandıracak adımları atmalılar.

Görünen tablo ise ana muhalefet partisinin değil iktidar olmayı ülke sorunlarına karşı müdahil olabilecek adımları atmaktan bile uzakta olduğunu ortaya koymaktadır. Sürekli olarak klişelerle konuşan ve vizyondan bahseden ana muhalefet partisi vizyonun işin kendisi değil, yapılacak işin ruhu olduğu gerçeğini anlaması gerekiyor. Son bir not, bütün güçleriyle savaşmayanlar, sadece hak ettiklerini alırlar.

Okuyucu Yorumları