Tribünleri kim bölüyor, bu kutuplaşma kimin eseri?

- A +

Son derece kritik bir derbi maçında kazandığımız üç puan, yaralı Galatasaray açısından olumlu bir gelişme.  Ama sevinemedim. Niye? Çünkü sahaya inip şiddete başvuranlar ‘güzel oyun’a çok fena çamur bulaştırdılar. Çünkü hızla kutuplaşan Türkiye’de cepheler gitgide keskinleşiyor, ‘sevgisiz’leşiyor.

 

Başbakan Erdoğan, öyle anlaşılıyor ki, kutuplaşmadan siyasal çıkar bekliyor, bunun kendisine seçim sandığında daha çok oy kazandıracağına inanıyor. Olabilir. Ülkeyi toplumu cephelere bölerek bir seçim kazanabilir. Peki ama ondan sonra böyle bir Türkiye’yi nasıl yönetebilir? Bunu da düşünse ara sıra...

Galatasaraylı’yım.

Ama sevinemedim.

Beşiktaş’ın sahasında 1-0 geriden gelip, büyük Drogba’nın golleriyle ikinci yarı maçı çevirmiş olmak beni mutlu etmedi.

Ne yazık ki öyle.

Daha önce başıma hiç gelmemişti. Cimbom’un bir galibiyeti bende ilk kez böyle tuhaf duygulara yol açtı.

Üç puana bir itirazım yok tabii. (Futbol Federasyonu’ndan maçı iptal gibi farklı bir karar çıkacağına ihtimal vermediğim için galibiyet diyorum, üç puan diyorum.)

Son derece kritik bir derbi maçında, üstelik deplasmanda kazandığımız üç puan, yaralı Galatasaray açısından elbette olumlu bir gelişme...

Ama sevinemedim işte.

Beşiktaş’a da yazık oldu.

Oysa Bilić’le ligde ne güzel bir başlangıç yapmışlardı. Hırvat Hoca, yeni bir ruh ve heyecan katmaya başlamıştı takıma da, taraftara da...

Neden sevinemedim?

Niye mutsuz oldum?

Bir neden çok açık:

Maçın 90+2’de yarıda kalmasına yol açan olaylar futbol adına çirkindi.

Hem de çok çirkin.

Tribünlerden yeşil sahaya inip şiddete başvuranlar bu ülkede ‘güzel oyun’a çok fena çamur bulaştırdılar.

Bu eylemciler aynı zamanda eğer Beşiktaş taraftarıysalar sadece bu ülkede futbola değil, takımlarına da çok büyük fenalık yapmış oldular.

 

Nefret süreci yaşanmakta!

Galatasaray’ın galibiyetinden neden mutlu olmadım sorusunun ikinci yanıtına gelince...

Siyaset’le ilgili bu yanıt.

Sözü uzatmak fazla istemiyorum.

Türkiye büyük bir hızla kutuplaşıyor!

Uçlara itiliyor.

Cepheleşiyor Türkiye!

Ve cepheler gitgide keskinleşiyor.

Bu süreçte tarafların birbirleri hakkında besledikleri duygu ve düşünceler her geçen gün negatif hâl alıyor.

Bunun altını özellikle çizin.

Birbirlerine karşı pozisyon alanlar her geçen gün daha ‘sevgisiz’leşiyor.

Artık birbirlerinin yüzüne bile bakamaz hâle geliyorlar.

Evet, nefret süreci yaşanmakta!

Böyle bir süreç derinleştikçe derinleşiyor.

İpler koptukça kopuyor!

Diyalog kanalları torpillendikçe torpilleniyor.

İktidarla muhalefet siyah beyazlaşıyor, aralardaki demokrasiyi demokrasi yapan gri alanlar hızla yok oluyor.

Bu çok tehlikeli bir gelişme.

İstikrar adına, barış adına tehlikeli.

 

Şeytanın avukatlığına soyunup soralım

Derbide pazar gecesi tribünlerden yeşil sahaya atlayanların ne yapacaklarını bilmez halde sağa sola saldırmaları kadar, maç sonrası yapılan yorumlar da bana bu keskin kutuplaşmayı düşündürdü.

Kulak veriyorum medyaya. Yaşananlar konusunda özellikle iktidar kanadından kulağıma çalınanları not ediyorum:

“Organize işler...”

“Provokatörler!”

“Darbe zemini oluşturmak” için harekete geçenler...

Malum klişeler.

Olimpiyat Stadı’nda yaşananlar da, Gezi’den beri artık çiğnene çiğnene içi boşalmaya başlamış değerlendirmelere konu oluyor.

Peki, şeytanın avukatlığına soyunup soralım:

Gerçek payı olabilir mi?

Diyelim ki var.

Kim sorumlu bundan?..

Gerçekten öyle, kim sorumlu?

Bugün gelinmiş olan kutuplaşma ortamı klasik deyişle kimin eseri?

Örneğin, akla takılıyor:

Çarşı’nın karşısına 1453 Kartalları’nı kim koydu? 

Kadıköy’de, Saracaoğlu Stadı’nda Fenerbahçe tribünleri nasıl bölünmeye uğradı?

Bunların hepsi Gezi sonrasında yaşanmadı mı?

 

Kutuplaşmanın baş sorumlusu belli!

Öte yandan, bugün fokur fokur kaynayan politika kazanının altına hiç kuşkusuz muhalefet de, CHP de odun attı, atıyor.

Peki ama baş sorumlu kim?

Söyler misiniz?

Barış ve istikrar adına son derece tehlikeli olan bu kutuplaşma sürecinde baş sorumlu bellidir:

Başbakan Erdoğan ve iktidar anlayışı!

Başbakan Erdoğan Gezi’yi, Taksim protestosunu baştan itibaren son derece yanlış okudu. Bu nedenle de Gezi’den beri siyaseti ve toplumu gerdikçe gerdi.

Barış dili değil, çatışma diliyle Gezi konusunda kendisinden farklı düşünen herkesi ‘karşı cephe’ye itti.

Kendisini eleştiren herkesi komplocu yaptı.

Kendisini protesto edenleri, ‘darbe tertipleri’ne alet olmakla suçladı.

Hatta darbeci ilan etti.

Akıl alır gibi değil.

İçte ve dışta, Mısır’ı, Suriye’si, çözüm süreci, demokratikleşme dâhil hangi temel konuda kendisinden ayrı düşen, eleştiren varsa, kendisini sorgulayan varsa vay haline!

Suçlama hazır:

Darbe ortamına zemin hazırlamak!

Muhalefet olmayacak, eleştiri olmayacak, sorgulama olmayacak!

Eğer olacak olursa, evet, vay haline.

Susup oturacaksın.

Erdoğan ve politikalarına toz kondurmayacaksın.

En ufak bir eleştiride Tayyip Erdoğan, o olmazsa gönüllü tetikçileri derhal yaylım ateşine başlıyorlar.

İşte bu zihniyettir, bu kafadır, Türkiye’yi her geçen gün daha fazla geren ve kutuplaştıran...

Siyaset ve toplumu böylesine kutuplaştırıp cepheleştirirsen, bundan her türlü odak yararlanmaya başlar.

Bunda şaşılacak bir şey yok.

 

Bu kafanın demokrasiyle ilgisi olamaz

Bu cepheleşmiş ortam, bu uçlara itilmiş, kutuplaşmış ortam öncelikle Erdoğan iktidarının eseridir, başkasının değil.

Bu cepheleşmeyi, kutuplaşmayı yaratan zihniyetin, bu kafanın demokrasiyle, hukukla, özgürlükle ilgisi yoktur, olamaz.

Bu zihniyetle, bu kafayla Türkiye her geçen gün daha kötüye gider.

Başbakan Erdoğan, öyle anlaşılıyor ki, kutuplaşmadan, cepheleşmeden siyasal çıkar bekliyor, bunun kendisine siyasi rant sağlayacağına, seçim sandığında daha çok oy kazandıracağına inanıyor.

Olabilir.

Ülkeyi kutuplaştırarak, toplumu cephelere bölerek bir seçim kazanabilir.

Peki ama ondan sonra böyle bir Türkiye’yi nasıl yönetebilir?

Bunu da düşünse ara sıra...

 

 

Twitter: @HSNCML

 

 

Okuyucu Yorumları