Teşvik paketi cari açık problemini çözmez

- A +

Faizlerin inip çıktığı, TL'nin değerinin artıp azaldığı dönemlere rağmen, cari açığın, üstelik gittikçe artarak devam etmesi, bu problemin artık standart makro politikaları ile (kur ve para politikaları) çözülme seviyesini aşmış olduğunu ve ancak yapısal bir yaklaşımla çözülebileceğini gösteriyor. Hükümet de aynı sonuca varmış olmalı ki ithalat-ikamesini temsil eden ve yapısal bir yaklaşımı yansıtan bir teşvik paketi oluşturdu ve bunu Haziran 2012'de uygulamaya soktu. Bu program sübvansiyon yöntemiyle ülkenin ithal ettiği ürünlerin, bilhassa ara malların Türkiye’de üretilmesini öngörüyor. Ancak, bu yazıda, Türkiye'de ender görülen yaygın desteğe rağmen, söz konusu programın başarı ihtimalinin düşük olduğunu göstereceğim. 

Sadece eleştiri yapmanın üretken bir yaklaşım olmadığına inandığım için yarınki yazımda, cari açık problemini çözme şansının çok yüksek olduğuna inandığım alternatif bir yapısal önerimin detaylarını da paylaşacağım. Cari açık denkleminin ithalat yerine ihracat kalemine odaklanan önerimin, cari açık için kalıcı olan bir çözüm getirmesine ek olarak, küresel şoklara karşı bir savunma mekanizmasını temsil ettiğini ve ekonomide ek olumlu etkilerinin olacağını da göstereceğim.

 

İşçilik ağırlıklı ithal ara malı ürünleri

 

Bu tip ürünler konusunda teşvik paketinin etkileri şu örnekle incelenebilir:

Türkiye’nin konfeksiyon sektöründe mukayeseli avantajı olduğunu biliyoruz. Ancak, konfeksiyon şirketlerinin ürünleri için ara malı olan kumaşı yerli imalatçılardan almak yerine, fiyatın daha düşük olması nedeniyle Pakistan'dan ithal ettiğini varsayalım. Diyelim kumaşın Pakistan fiyatı 80, Türkiye fiyatı ise 100 (para biriminin ne olduğu önemli değil). Türk konfeksiyoncularının kumaşı Türk kumaş imalatçılarından satın almaları için, yerli maliyetin de en fazla 80 olması gerekir. Tabii, Türk kumaş üreticilerine 20’lik bir sübvansiyon verilirse, yerli kumaş üreticileri fiyatı 80’e indirir. Bu durumda, fiyat aynı olduğu ve navlun gibi masraflar olmadığı için, konfeksiyoncular kumaşı yerli imalatçılardan satın almaya başlar. Ancak, kumaşın maliyeti bir konfeksiyon şirketi için program öncesi ve sonrası dönemlerde aynı olmasına rağmen, ekonomiye (topluma) olan maliyet senede 20 artmış oluyor: Program öncesi 80 olan maliyet (Pakistan fiyatı), program nedeniyle 100'e çıkıyor (80 artı 20'lik sübvansiyon). Bu artış tabii ki ek vergi ya da ek kamu kredisi ile karşılanması gereken bütçede 20'lik bir bozulmayı temsil ediyor. Bu maliyete karşılık programın faydası ithalatın (ve cari açığın) yılda 80 daralması oluyor.

Ancak, programın süresi dolduğunda (diyelim 5 yıl), Pakistan’ın avantajı işcilik maliyetinin Türkiye’den düşük olmasından kaynaklandığı ve teşvik paketinin Türkiye’nin işçilik maliyetine bir etkisi olmadığı için kumaş fiyatları program öncesi seviyelerine dönmeye mahkûm: Pakistan'da 80, Türkiye'de 100. Tabii, bu demek oluyor ki cari açık da eski seviyesine döner. Yani, teşvik paketinin cari açıkta yarattığı daralma 'kalıcı' olamaz, sadece 'geçici' olabilir. Cari açıktaki daralmanın kalıcı olması için programın her 5 yılda bir yenilenmesi gerekir.

Aslında, daha da olumsuz bir senaryonun olasalığı oldukça yüksek: Kumaş üretimi roket bilimini gerektirmediğine göre, program sürecinde işçiliğin daha da ucuz olduğu bir başka ülkenin aynı malı daha ucuza üretmeye başlaması ihtimali yüksek (Örneğin 3-5 yıl önce, Vietnam daha ucuza üretmeye başladığı için Çin sayılı malı artık üretmiyor). Diyelim Uganda kumaşı 60'a satmaya başladı (işçilik maliyeti Pakistan'dan daha ucuz olduğu için). Bu şartlar altında cari açıkta kalıcı bir daralma gerçekleşmesi için hem programın 5 yıl sonra yenilenmesi, hem de sübvansiyonların senede 20'den 40'a çıkarılması gerekir. Üstelik bu durumda, sübvansiyon boyutlu maliyetin artmasına rağmen, sağladığı fayda artmak yerine azalır (ithalat ve cari açık senede 80 yerine 60 daralmaya başlar).

Sonuç: Eğer ara malı ithalatı Türkiye’nin ithal ülkesine kıyasla işçilik maliyeti dezavantajından kaynaklanıyorsa, yerli imalati destekleyen bir sübvansiyon programının cari açıkta olumlu ve kalıcı bir etki yaratması mümkün olamaz.

 

Uzmanlık/Teknoloji ağırlıklı ithal ara malı ürünleri

 

Eğer, ara malının ithal edilen ülkede daha ucuz olması ithal ülkesinin teknoloji/uzmanlık üstünlüğünden kaynaklanıyorsa (ihtimali düşük olan istisnai bir senaryo dışında), teşvik programının yine cari açığı kalıcı şekilde küçültmesi mümkün olamaz. İthal ülkesinin söz konusu uzmanlığı uzun bir süreyi gerektiren insan sermayesi birikimiyle oluşmuştur. Dolayısıyla, bir sübvansiyon politikası bu kategorideki ithal malın yerli pazarda üretilmesini mümkün kılsa bile, sübvansiyon politikasının çok uzun vadeli olması gerekebilir. Üstelik ithal ülkesinin söz konusu ürünün imalatında teşvik paketinin geçerli olacağı sürede (diyelim 5 yıl) innovasyon yapmaya devam etmesi normal olacağına göre, yerli imalatçıların ithal ülkesinin teşvik programının başlangıcındaki uzmanlık seviyesine değil de, ithal ülkesinin 5 yıl sonraki teknoljik seviyesine ulaşmaları gerekir. Tabii bu durum başarı ihtimalini düşürmüş olur. 

Ek olarak, yerli imalatın gerçekleşmesi bazı ürünler için geçerli olsa bile, başarının tüm ithal ürünlerini kapsayacağını düşünmek gerçekçi olamaz. Bu demek oluyor ki, bir teşvik paketinin makul bir başarı ihtimalinin olması için, ülkenin hangi ithal ara mallarında başarı olasalığı olduğunun belirlenip, tüm ithal ürünlerini içeren bir battaniye sübvansiyon politikası yerine, sadece bu ürünleri destekleyen bir sübvansiyon programının oluşturulması gerekir. Yürürlükteki 'battaniye' teşvik programı bu ürünleri belirlemeye teşebbüs bile etmiyor. Dolayısıyla, başarı ihtimali düşük olan ürünler için sağlanan destek ülke kaynaklarının çar-çur edilmesini temsil ediyor.
Sonuç: İthalat ikame politikalarının, ithal ürünleri işçilik ağırlıklı da olsa, teknoloji/uzmanlık ağırlıklı da olsa, cari açıkta daralma boyutlu bir başarı sağlaması beklenemez. Bir başka deyimle, sübvansiyonlar bir ülkenin mukayeseli avantajı olmadığı için ithal etmekte olduğu ürünleri mukayeseli avantajı olan ürünler haline getiremez. Şu kaçınılmaz bir gerçek olarak ortaya çıkıyor: Sübvansiyonlar, ülkenin verimli olarak kullanılabilecek sınırlı kaynaklarının israfından başka bir şey olamaz.

Teşvik paketinin olumsuz başka yönleri de var: Her ekonomi için en önemli konu kaynak dağılımının verimli olarak yapılmasıdır. Pazar ekonomilerinde bunu relatif fiyat mekanizması gerçekleştirir. Sübvansiyonlar bu mekanizmaya müdahele ettiği için yukardaki “parasal maliyete” ek olarak, kaynak dağılımını verimsizleştirme boyutlu bir maliyeti de içerir. Teşvik paketinin öngördügü sübvansiyonların niteliği, niceliği, yatırım yapılan bölgeye göre değişik olması, vs., gibi detaylı olması “programın geniş kapsamlı ve hedeflerinin çok hassas ve dikkatli olarak tanımlanmış olduğu” şeklinde yorumlanıp övüldüğünü biliyoruz. Eğer birinci hedef cari açık değil de bölgesel eşitsizliklerin azaltılmasıysa ve eğer bir takım yatırımlar başka yatırımlara oranla ekonomi için daha değerli olduğu düşünülmüşse, ayrıca eğer bu değerlendirmeler doğruysa ve eğer söz konusu detaylar bu düşüncelerle uyumluysa, bu programla övünülmeli. Ancak, bu konuda belirtilmesi gereken 2 husus var:

1. Programın kalıcı yerine sadece geçici etkilerinin olacağını, yani, yapısal bir çözümü temsil etmediğini bile bilmeyen bir yaklaşımın içinde 'eğer' kelimesinin 4 defa tekrarlandığı koşulların bilincinde olabilecegi ihtimalini ben şahsen 'sıfır' olarak görüyorum. 2. Konuya sadece kaynak dağılımının verimliliği açısından bakarsak, programın övünülen bu kompleks (bence 'karmaşık' daha uygun bir kelime) yapısı, aslında, relatif fiyat mekanizmasına yüksek sayılı müdaheleleri temsil ettiği için, bence, basit bir sübvansiyon programına oranla kaynak dağılımında daha büyük hasar yaratıyor.

Ayrıca, paketin bu kompleks yapısı, uygulama ve denetimi açısından bürokratik ve yüksek maliyetli bir kâbusu temsil etmekle kalmıyor, paketin öngördüğü sübvansiyonların şirketler tarafından istismar edilme ihtimalini de yükseltmiş oluyor. Nitekim Sn. Ekonomi Bakanı bu konuda iş dünyasını uyarma zorunluluğunu hissetti.

Bu noktada yanlış anlaşılmayacağını umarak şu gözlemi ifade etmek istiyorum: Dizaynında yapılmış olunan bence büyük çaplı hatalara rağmen, bu program 2012'nin ilkbaharında açıklandığında, iş dünyasının ve medyanın, neredeyse %100'ü tarafından övülüp, göklere çıkarılmış olduğu (düzeltme: Sn. Ekonomi Bakanı bu teşvik paketinin iş dünyasının %90'ı tarafından desteklendiğini beyan etti), nasıl açıklanabilir? Ayrıca, gerçi muhalefet aleni olarak programı desteklediğini ifade etmedi, ancak, aynı zamanda önerilen paketin hatalarının bilincinde olduğunu gösteren bir beyenat da vermedi.  Tartışmalarda söz konusu 'teşvik paketi', devamlı olarak 'yapısal' kelimesiyle bir arada kullanıldı. Detaylarını bir yana bıraksak bile, cari açığa en fazla 'geçici' bir çözüm getiren bu programın 'yapısal' nitelikli olduğu iddiasının bile sorgulanmamış olmasının mazereti ne olabilir?     
  
Benim görüşümce, yukardaki karamsar tablo cari açık probleminin çözülemeyeceği anlamına gelmiyor.  Bence, problemi kalıcı olarak çözecek bir yapısal yaklaşım, denklemin ithalat kalemine değil de ihracat boyutuna odaklanmalı. Yukarda belirttiğim gibi yarınki yazımda cari açık sorununun kalıcı çözümü için oluşturduğum yapısal onerinin detaylarını paylaşacağım. Ayrıca, Türkiye’nin mukayeseli avantajının ekonominin hangi kesimlerini içerdiği hakkındaki düşüncelerimi de gündeme getireceğim. Önereceğim yapısal programın kaynak dağılımında hasar yapmamasının ötesinde, ülkenin geleceğini sağlam temellere dayandıracak ek niteliklerinin de olduğunu açıklayacağım.

Okuyucu Yorumları