Sahaya inen binlerce taraftar bize ne söylüyor?

- A +

 

Ekranlardaki hemen her futbol programında yorumcular futbolda şiddet uyarısı yapıyorlardı iki yıldır. Ama sorun şu ki bu uyarıyı yapan yorumcular bizatihi kendileri neredeyse yumruklaşma noktasına geliyorlardı her programda. Şu anda ekranlarda ve sosyal medyada Beşiktaş-Galatasaray maçındaki olaylar akıyor önümden.

Yaşanan yalnızca futbolda şiddet mi? Neredeyse her gün doktora saldıran hasta yakınları, kadına şiddet görüntüleri izliyoruz. Sevgili karım sade vatandaştaki bir zamanlar var olan doktora saygı duygusunun bu görüntülerle kırıldığı ve can emanet edilen doktora bile şiddetin normalleştiğini söylüyor.

Siyaset de medya da ne Bilge köyü katliamını ne de Tophane’deki galerilere saldırıyı yeterince değerlendirebildi. Her şeyi o denli siyasallaştırdık ve kutuplaşma malzemesi yaptık ki gündelik hayattaki yaygınlaşan şiddete meyli görmüyoruz. Ta ki siyasi zeminden yeşeren şiddet olmadıkça üzerinde durmuyoruz.

Niçin gündelik hayat da ve toplum da şiddet yayılıyor? Bu toprakların insanları şiddete çok yatkın oldukları için mi?

Son otuz yıldır bu topraklarda hayat değişti. Hiçbir şey ne toplum, ne kentler, ne gündelik hayat aynı değil. Ne yazık ki bu ülkenin siyaseti, medyası, kanaat önderleri ve hatta akademik dünyası bile her şeyi siyasetten okumaya ve anlamlandırmaya çalışıyor.

Değişeni açıklamaya siyaset yetmiyor. Evet ama bugün hayatı ve toplumu bu denli kutuplaştıran ve şiddete meylettiren şey bizatihi siyaset, medya ve kanaat önderleri.

Bu ülkenin en büyük sorunu değişen gündelik hayat ve bugünün ekonomik kapasitesi ve ritmi ile ne devlet ne yönetim ne de hukuk ve yargı uyumlu. Bu uyumsuzluğun ürettiği gerilimleri yaşıyoruz özü itibariyle.

Devleti, yönetimi, hukuku yeniden yapılandıramıyor, hayatın gerçekliğine uyduramıyoruz. Anayasadan başlayarak bu yeniden yapılandırmayı ancak siyaset eliyle yapabiliriz. Ama ne yazık ki hala beceremedik. 

Devlete hakim olan tek tipleştirici, merkeziyetçi, vesayetçi zihniyet toplumun ve hayatın çoğulculuğunu tek kalıba, tek kimliğe, tek davranış modeline sokmaya çalıştı yıllardır. Hukuk, eğitim bu tek tipliliği üretmek ve denetlemek için kurgulandı. Bu toprakların insanları da bugünün hayatı da tek tipli olamayacak kadar çeşitli ve çoğulcu.

Sonuçta birden çok eksende ve katmanda farklı değer setleri, hayat tarzları ve kimlikler gelişti. Bu çoğullaşma gerilimler değil yeni mutabakatlar, yeni sentezler üretebilirdi. Ama devlet bizatihi kendi şiddet yöntemleriyle buna engel oldu.

Bugün ister coğrafi, ister ekonomik sınıflar, ister kültürel kimlikler isterseniz de hayat tarzları üzerinden bakalım birden çok Türkiye var.

Tüm bu farklılaşmalar birbiriyle yeni bir mutabakat ve uyum üretmesi gerekirken bunu da siyaset marifetiyle yapabilecekken ne yazık ki bunu üretemedik.

Bunca büyük oy desteği sağlamış iktidar dahil hiçbir siyasi aktör kimlik politikalarını aşıp, dayandığı ekonomik, toplumsal ve kültürel tabanlarını aşıp diğerlerini de kucaklayan bir vizyon üretemedi.

Bugün hem iç hem dış, hem hayattan hem siyasetten birçok dinamik bir arada bu uyumsuz ve gerilim üreten yapıyı değişime zorluyor. Bu yapı sürdürülemez hale geldi dayandı. Değişimi yönetme vizyonu, kapasitesi olmayan siyasi aktörler ise eksikliklerini gidermeye çalışmıyor. Kendi ideolojik ve siyaset tarzı kısıtlarını aşmaya çalışmak, bir bakıma yenilenmek yerine diğerlerinin engellemelerini öne çıkarmayı yeğliyor. Bu öylesine kuvvetli bir söyleme dönüşmüş durumdaki dalga dalga, kanserin kemiğe dayanması gibi gündelik hayata ve sade vatandaşa doğru yayılıyor. Toplumun önemli bir kesimi ulaşamadıklarına, başaramadıklarına diğerlerini engel olarak görüyor artık. 

Öte yandan bireysel hayatlarımızda, hayatın ritmine ve ekonomik hayatın kapasitesine hiç mi hiç uymayan devlet, yönetim ve hukuk sistemi normal ya da doğal olmayan çözüm yollarına bireysel yönelişleri meşrulaştırma aracı oluyor. Giderek her bir bireyin iç dünyasında “şiddet”,  uygulanabilir, normal sayılabilir, meşru yöntemler arasında tahayyül edilebilir hale geliyor. Tahayyül edilebilen ve eyleme dönüştürülebilen şiddet en yakınındaki kadınından başlıyor, doktoruna, diğer takımın taraftarı olan arkadaşına, diğer partiye oy veren komşusuna yönelmeye başlıyor.

Siyasi zeminde 2007’den beri bariz biçimde yaşanan kutuplaşma bugün özellikle Gezi sonrası karşılıklı şeytanlaştırmaya dönüşmüş durumda. 

Bugüne değin kutuplaşmanın sonucu olarak içine kapanmak, yalnızlaşmak, ilişkisizlik, iletişimsizlik, gettolaşma gibi bir çok yönüne dikkat çekmeye çalıştım yazılarımda. Ama özellikle Gezi sonrası kutuplaşma bir başka sonuç üretmeye başladı ki o sonuç  şeytanlaştırma.

Bu şeytanlaştırma çabaları ve dili, gündelik hayatın ürettiği endişe ve kaygı duygularıyla, siyaset eliyle üretilmiş korku politika ve söylemleriyle, lümpenleşmeyle harmanlanınca şiddete dönüşüyor. Gezi’ye kadar manevi şiddet ağırlıklı süren şiddete meyil Başbakan’ın söylemleriyle, polisin her gün ve her yerde süren şiddetiyle, Gezi’nin dinamiğini kendine enerji yapmaya çalışan statükonun askerlerinin çabaları ve vandallıklarıyla, medyanın ve kanaat önderlerinin bir kısmının bilinçli yanlışlarıyla bugün artık somut şiddete dönüşüyor.

Hem bireysel hayatlardan hem siyasetteki şeytanlaştırmalardan beslenen şiddeti meyil normalleşmeye başlıyor.

Çözüm? Elbette yine siyaset. Ama nasıl siyaset? Şeytanlaştırılanlara karşı ortaklıklardan beslenen siyaset mi toplumun önüne yeni bir ütopya koyan siyaset mi?

 

Okuyucu Yorumları