Polis devletine karşı sivil itaatsizlik

- A +

TBMM Adalet Komisyonu’nda bir yasa teklifi konuşuluyor. Yasa teklifinin adı herhangi bir ipucu vermiyor: Hakimler ve Savcılar Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi.

Nitekim komisyon toplantısına katılan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ “Gazetecilerin teklifi okumadan, sanki güvenlik tedbirleri içeren bir teklif algısı yarattığını, oysa “teklifin güvenlik tedbirleri ile ilgilisi olmadığını, tamamıyla hakim ve savcıların özlük hakları ile noterlerle ilgili düzenlemeler içeren bir teklif olduğunu” söyledi.

Yani pek masum ve önemsiz bir teklif(miş).

Yersen tabii…

Ancak küçük bir ayrıntı var: Bu masum yasa teklifine, AKP grubu tarafından Ceza Muhakemesi Kanununda ve Türk Ceza Kanununda bazı değişiklikler öngören maddeler de eklendi.

Yani adı konmamış bir torba yasa ile karşı karşıyayız. Torbanın içindekileri karıştırınca ortaya dökülüverenler ürkütücü (Düzeltiyorum. Ürkütücü çok hafif kaldı: Dehşet verici).

Hele hele getirilen değişiklikleri Başbakan Davutoğlu’nun Bingöl provokasyonu ile ilgili olarak dillendirdiği “Suçluları iki saatte yakalayıp cezalandırdık” cümlesinin ışığında okursak “dehşet” terimi de pek hafif kalır.

Dünkü Cumhuriyet’te, kapı yoldaşım Emine Kaplan’ın “Demokrasiye 3 darbebaşlıklı haberi, aslında AKP iktidarının, siyasal literatürde somut bir anlamı olan “Polis devleti”ne doğru dörtnala yola çıktığının haberi.

Polis devletine giden yolda ilk ve pek belirleyici adım 17 Aralık’ta atıldı. Adli kolluk dediğimiz ve doğrudan Cumhuriyet savcısına bağlı, savcıdan gelecek talimatları tartışmasız ve gecikmesiz yerine getirmekle yükümlü polis gücü, o günden sonra savcıların (yani yargı erkinin) değil, valilerin (yani yürütmenin, yani Hükümetin) talimatlarına bağlandı. Bu “Cumhuriyet savcısı” diye adlandırılan ve kamu adına adalet arayışının tek yetkilisi olan savcıları devre dışı bırakmaktı.

Sonraki adımlar bazan hızlanarak ve pervasızlaşarak, bazan sinsice, çaktırmadan atıldı. Şimdi yukarıda sözünü ettiğim “torba yasa” ile son nokta değil ama çok belirleyici bir nokta konuyor. “Asker devleti” diye nitelenen ve sahiden de üniformalı bürokrasinin ordu kanadının MGK gibi kurumlar aracılığıyla devleti yönetmesine dayanan sistemin yerine AKP iktidarında bir başka üniformalı bürokrasi gücünün, polisin, devlet yönetiminde “hukuk devleti”nde düşünülemeyecek yetkilerle donatılması eşiğindeyiz.

Eğer demokrasi kestirme bir tanımla yurttaşın kendi kendini yönetmesi ise dün de gerçek bir demokrasiden söz etmek mümkün değildi. Ama şimdi hiç değil.

*     *     *

Başının gölgesini önüne düşürmeyen meslektaşlar bu pervasız gidişe karşı yazıp çizecekler. Torbanın içine gizlenmiş yasa değişikliklerinin evrensel hukuk ilkelerine ne kadar aykırı olduğunu, Türkiye’nin altına imza atıp, uymayı taahhüt ettiği Avrupa Birliğinin demokrasisini tanımlayan Kopenhag Kriterlerini nasıl paçavraya çevirdiğini sergileyecekler.

Ama Gezi’den bu yana gözlendiği üzere ele geçirdiği siyasal iktidarı kaybetmemek için demokrasinin ırzına geçmekte duraksamayan bir zihniyet bildiğini okuyacak. Tersini düşünmek, eleştirileri görüp, okuyup abdest tazeleyecek bir siyasal iktidar umudu beslemek safdillikten öte anlam taşımayacak.

Peki ne yapacağız?

Meselâ boyun mu eğeceğiz?

Eğer sahiden yurttaşsak, sahiden özgürlüklerimizi ve demokrasiyi korumak, geliştirmek, genişletmek, derinleştirmek, zenginleştirmekten yana isek iş başa düştü demektir. Bu epey uzamış Tırmık’ta sadece kavramı anmakla yetineceğim: Sivil itaatsizlik !..

Şiddetten kesinlikle arınmış, hüner, yaratıcılık ve ille de “yurttaş cesareti”nden beslenen sivil itaatsizlik

Bugünlük bu kadar.

Ama gelecek yazılarda bu kavramın içini açmak, örneklemek, işlerliğini kanıtlamak boynumuzun borcu olsun…

Okuyucu Yorumları