- A +
1970’lerde ülkücü bir genç ile Atatürkçülüğü öne çıkaran bir memur emeklisinin tartışmasına tanık olmuştum. Konuşma dönüp dolaşıp milliyetçilik mevzusuna geldiğinde Türk milliyetçiliğini şiar edinmiş muhatabı karşısında yaşlı adam, “Canım biz de milliyetçiyiz ona bakılırsa; ama biz Atatürk milliyetçisiyiz” dedi.
Soru formunda ve kurşun gibi mukabelede bulundu genç ülkücü:
“Peki, Atatürk ne milliyetçisiydi ki”?!..
Kemal Can ve Hilmi Hacaloğlu’nun Milliyet için hazırladıkları MHP yazı dizisini okurken yer yer bu anı canlandı zihnimde…
MHP’nin Referandum fiyaskosu sonucunda karşı karşıya kaldığı “temsil krizi”ni hareket noktası yapan dizi, şu soruları tartışmaya açtı: Parti’nin 1990’ların sonundaki yükselişinden neden eser yok? Ülkücülük, gençlik için çekim merkezi olmaktan neden uzaklaştı? Parti’nin “garanti” oy yatakları nasıl AKP’ye (ve “Cemaat”e) meyledip “Evet” dedi Referandum’da? Ülkücülük nereye gidiyor? MHP nerede yanlış yaptı?..
Hareketin önde gelenleriyle tabandaki insanların görüşleri doğrultusunda bu sorulara cevap arandı yazı dizisinde... Bu sorularla doğrudan ilgili olduğunu düşündüğüm ve Türk milliyetçiliğinin bu ülkede bir ideoloji olarak yaşadığı, sırrı yukarıda aktardığım anekdotta saklı temel bir soruna ise pek değinilmedi. Sadece MHP İzmir İl Başkanı Musavat Dervişoğlu, sorun değil, ama bir pozitif değer olarak vurguladı onu:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin yegâne siyasi organizasyonu MHP’dir”.
Kanımca MHP’nin bu coğrafyada aşılması neredeyse imkânsız bir açmazına işaret eden bu değerlendirmenin üzerine gidelim!..
Türk milliyetçiliği Cumhuriyet kurulduğundan beri iki ayrı ideolojik “sürüm”le var oldu Türkiye’de…
Birincisi resmi ideoloji olarak Türk milliyetçiliği ve işte “Atatürk ne milliyetçisiydi ki” sorusunda karşılığını bulan görüş buna vurgu yapmaktadır.
Geç-Osmanlı döneminde revaçta olan Osmanlıcılık, İslâmcılık gibi diğer ideolojilerin yapamadıklarını Türkçülük başardı. 1923’te kurulan “Cumhurî” ulus-devlete “nefes”, onunla üflendi.
Yani Türkçülük,  bu coğrafyada “resmen” hayata geçen ideoloji oldu ve “tamamına erdi”.
Türkçülüğün Osmanlı ikliminde yeşermesinde aslî rol oynayan Türk Ocakları’nın 1932’de kapatılarak yerine Halkevleri’nin açılması sürecindeki tartışmalarda Emekli Büyükelçi Vâsıf Bey’in Atatürk’ün huzurunda sarf ettiği şu sözler, durumu iyi özetler:
“Devlet millîdir, her şey millîdir. Türk Ocağı Osmanlılık devrinde vazife sahibi idi, lâzımdı, hizmet gördü, fakat şimdi hiçbir lüzumu kalmamıştır” (akt. S. Aydın, “Türk Tarih Tezi ve Halkevleri”, Kebikeç, Sayı: 3, 1996, s. 108).
Özcesi devlet, Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin bir “idea” iken “realite” haline gelmesini sağlayan ana odaktır.
Hal böyle olunca “Resmiyet”in içinden “Albay Türkeş” marifetiyle çıkıp sivil siyasete dâhil olan MHP milliyetçiliği, esasen bir ideal gerçekleştirme peşinde ol(a)madı. Bir yanıyla Türkiye Cumhuriyeti olarak şekillenen realiteyi “berkitmek”, ama daha çok onun bekası yönünde hassasiyet temelinde siyaset yürüttü hep.
O yüzden de Cumhuriyet tarihinde daha çok “reaksiyon” düştü MHP’nin payına.
1960’ların soğuk savaş ortamında dünya sol/sosyalist hareketliliğe açıldığında MHP buna reaksiyon olarak  “anti-komünizm”le neşvünema bulan parti oldu.
Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesinden, dünyada da “komünizm hayaleti”nin kaybolmasından sonra bir süre bocaladı. Ama Kürt ulusalcılığının şiddet temelinde “aktive” olduğu iklimde o da tekrar “reakte” oldu ve yeşerdi.
Bu şekilde yakın zamanlara kadar inişli-çıkışlı biçimde de olsa gelen hareket, şimdilerde Kürt sorununa şiddete dayalı çözüm arayışlarından yorgun düşmüş toplumun barışçı ve demokratik çözümlere, üstelik de muhafazakâr bir reçete eşliğinde meyletmesi nedeniyle tekrar bir kriz sürecine girmiş gibi görünüyor.
MHP’ye yeni bir reaksiyon motifi lâzım; Kürt sorunu şu aralar kesmiyor.
Ama bu da bir paradoks: İdeolojik öncülü Türklüğün, dolayısıyla Türkiye’nin bekası olan bir siyasal hareket, sürekliliğini ve zindeliğini ancak o bekaya yönelik bir tehdit ya da tehlike varsa sağlayabiliyor. 
Demek ki Türkiye’nin bekası ile MHP’nin bekası arasında ters orantı var!..
O halde Türkiye karşı karşıya kaldığı yakıcı (etnik, dinsel, ekonomik) sorunlara kalıcı çözüm bulursa müreffeh bir geleceğe açılacak, daha fazla beka derdi olmayacak; Türk milliyetçiliği de bu süreçte aslında nihaî toplumsal idealine ulaşıp artık gereksizleşecek ve hitama erecek.
MHP ve Ülkücü hareketin önde gelenleriyle ona gönül verenlerden kaçı “hayati özveri” gerektiren bu sonucu içtenlikle ister ve diler acaba?
Yazı dizisinde sorulmayan, ama bence sorulması gereken bir soru da bu!..

Okuyucu Yorumları