Krakow'dan: Siyasî İslam'ın faşistleşerek yarattığı ucube!

- A +

Bir cehennem çukuruna doğru yol aldığımızı 
görür gibi oluyoruz.
Çoktan beri farkındayız çöküşün...
Ama yalnız Türkiye değil, 
galiba dünya da sonu belirsiz 
büyük kaosa doğru mu yol alıyor?..

Krakow'da dondurucu bir soğuk. O korkunç acılar yaşanmış, ama şimdi hayat devam ediyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi diyebilir misin?

Krakow, 28 Şubat 2018

Rüzgâr, karı toz bulutu gibi yerden savurup yüzüme vuruyor.
Dondurucu bir soğuk.
Pazar Meydanı'nın orta yerinde, Adam Mickiewicz anıtının önünde duruyorum. 
Almanlar için Goethe neyse, Mickiewicz de o Polonyalılar için. 
Naziler 1940'da Krakow'u işgal ettiklerinde ilk işleri bu anıtı yıkmak olur. Meydanın adı da Adolf Hitler Meydanı olarak değiştirilir.
Sonra da Avrupa'nın en eski bilim yuvalarından biri olan Krakow Üniversitesi'nin profesörleri, tüm akademik kadro ölüm kamplarına gönderilir.
Polonya'nın en büyük şairlerinden Adam Mickiewicz 1798'de doğdu, 26 Kasım 1855'te Polonyalı muhalifler arasındaki anlaşmazlıkları gidermek üzere geldiği İstanbul'da hayatını kaybettiNazi barbarlığının hedefi, Polonya topraklarında Polonyalılığı yok etmek, her yeri Almanlaştırmaktır! 
Meydana bakan, genç insanların doldurduğu cıvıl cıvıl bir kahve.

O korkunç acılar yaşanmış... Ama şimdi hayat devam ediyor. 
Sanki hiçbir şey olmamış gibi diyebilir misin?
Sanmıyorum.
O kapkara acıların olgunlaştırıcı bir yanı mutlaka olmuştur. 
Bilgisayarımı açtım.

Mickiewicz'in Kasımpaşa'da yaşadığı ve hayatını kaybettiği ev, ölümünün 100. yıldönümü olan 1955'te Adam Mickiewicz Müzesi olarak açıldı  - HC 3

Siyasî İslam’ın fecî hezimeti 
karşısında kadim ezbere geri dönüldü: 
İslam ile demokrasi bağdaşamaz, nokta!

Cengiz Aktar'ın Ahval'deki yazısını iki günlük gecikmeyle okuyorum. 
Siyasî İslam’ın faşistleşerek yarattığı bugünkü ucube cümlesinin altını çiziyorum. Günlüğümün dünkü sayfasına düştüğüm notlarla uyumlu bir çerçevesi var. 

Faşistleşmiş İslam’ın sultası altında hayatlarını yerli-millî- dinî akidelere göre tanzim etmeyi reddedenler de burada, bir yere gitmediler.
Birlikte nasıl yaşayacağız” sorusu cevap bekliyor.

Cengiz Aktar makalesine, İki yüz yıldır tutmayan toplumsal maya başlığını koymuş, giriş bölümü şöyle:

Siyasî İslam’ın bugün burada ve bölgedeki fecî hezimeti karşısında kadim ezbere ışık hızıyla geri dönüldü:
“İslam ile demokrasi bağdaşamaz, nokta!”

Bir türlü ortaya çıkamayan toplumsal kontrat...

Makalenin bazı bölümlerini günlüğüme alıyorum.

Tarikatlarıyla, cemaatleriyle, âdet ve müktesebatıyla İslam, devletin içinden radikal biçimde söküp atılmaya, uzaklaştırılmaya başlandığı İkinci Mahmud döneminden bu yana geri dönmeye çalışır.
Bu mefkûre ne iyidir, ne kötüdür; tarihî bir veridir.
Önce Yeniçeri Ocağının olabilecek en vahşî şekilde yok edilmesinden Ocak’ın hâkim tarikatı Bektaşîlik nasibini memleket çapında alır. Tanzimat reformları adım adım dinin alanını daraltır. 
Dinin devlet yönetiminde etkisi ve ağırlığı 19. yüzyıl boyunca giderek azalır ve cumhuriyetle birlikte esamisi sadece devlet katında değil, toplum zemininde de okunmaz hâle gelir.
Cumhuriyet inkılâpları olarak adlandırılan kanunî mevzuat, o zaman yüzüncü yılını idrak etmiş olan batılılaşmanın, mahremiyet dışında, her şeyi belirler hâle gelmesinin somut göstergesidir.
Belki mahremiyete dahî Medenî Kanun vasıtasıyla el atıldığı söylenebilir.
1923 ilâ 1950 arasındaki çeyrek yüzyılda dinin yeraltına inmek zorunda kaldığını söyleyebiliriz. 
1923 sonrasında inşa edilen “laik dünya” görünürde böyledir. 
Katı laikçilik ve yasaklar, İslam’ın artık sadece ferdî bir akide olarak var olacağını varsayar. 
Laik cumhuriyet ile siyasî İslam birbirlerine değmeden varlıklarını sürdürürler.
1950’de Demokrat Parti iktidarı ile birlikte siyasî İslam, bir daha geri adım atmamacasına devletle iltisaklı hâle gelir. Bu arada nispeten ılımlı Nakşibendîlik, Suud’un muazzam parasal olanakları sayesinde usul usul selefîleşmeye başlar.
1950’den itibaren laik cumhuriyet, aklı sıra dini komünist tehlikesine karşı kullanmak adına dinin devlete rücu etmesinin, belki 19. yüzyıl başından bu yana bu kadar alenî bir şekilde, yollarını açar.
Peki, bu neden böyle?
Siyasî İslam’ın, AKP’nin iktidar sayesinde bütün azametiyle geri gelmesi aynı zamanda “başka bir toplumsal kontrat” iddiası olarak somutlaştı.
Bugün fiyaskoyla sonuçlanan bu!
Fiyaskoda selefî etkisi ve muktedirin şahsında biriken marazî özellikler muhakkak belirleyici oldu ama iki yüz yıldır yanlış inşa edilen yerel dinamik (ya da statik) herhalde temel etkendi.
Siyasî İslam’ın faşistleşerek yarattığı bugünkü ucube bu yerelliğin ürünü değil mi?
Bu anlamda ikiyüz yıllık batılılaşma ve yüz yıllık laikleşme ile bir türlü ortaya çıkamayan toplumsal kontrat, kolektif bir fiyaskodur.
İslam ve demokrasinin özde uyuşmazlığı ezberine ışık hızıyla geri dönenlerin ezici çoğunluğunun, konu Kürdler olduğu zaman yine o müflis toplumsal kontrata sarılması tesadüf değildir.
Faşistleşmiş İslam’ın sultası altında hayatlarını yerli-millî- dinî akidelere göre tanzim etmeyi reddedenler de burada, bir yere gitmediler.
“Birlikte nasıl yaşayacağız” sorusu cevap bekliyor.
Ya da belki cevap aşamasından çıktı, başka bir mecraya doğru evriliyor.

Nereye doğru sevgili Cengiz Aktar, nereye?..
"Faşistleşmiş İslam’ın sultası altında" nasıl, nereye kadar yaşayabileceğiz?
Bir cehennem çukuruna doğru yol aldığımızı ikimiz de görür gibi oluyoruz.
Çoktan beri farkındayız çöküşün...
Ama yalnız Türkiye değil, galiba dünya da sonu belirsiz büyük kaosa doğru mu yol alıyor?..

Yarın: Son kez Krakow'dan...

Okuyucu Yorumları