Evet, bu bir Mehmet Ali Birand belgeselidir!

- A +

 

Sene 2004. Aylardan Mart. Kıbrıs’taki barış arayışlarında bugüne kadarki en ileri adım olan Annan Planı’na son biçimini vermek üzere taraflar İsviçre’nin Luzern Gölü kenarındaki Burgenstock kasabasında buluşmuşlar. Pazarlıkları izleyen gazetecilerden Mehmet Ali Birand, İstanbul’a bağlanıyor ve CNN Türk ekranında Çiğdem Anad’a heyecanla anlatıyor. 

“Evet Çiğdem, şu anda görüşmeler Karpaz’a kilitlenmiş durumda. Türk tarafı Karpaz’ı cebinden çıkarıp ‘verdim’ dese anlaşma olacak!..” 

Medya semalarında izlediğimiz Birand’ın bir ölçü, bir ifade, bir tavır sorunu her zaman oldu. Açın sosyal paylaşım sitelerini, hakkında yazılan binlerce mesajın ezici bir çoğunluğunun Türkçesi, ifade tarzı, tavrı üzerine olduğunu göreceksiniz. 

Midyat Madrid’in bir ilçesi oluyor onun dilinde, İsrail de İsmail! Metrobüs zamlarına “Metropolis” diyerek giriyor.  “Benzine körükle gidiyor” Birand, “söylüyceğniz mi” diyerek cevap rica ediyor. Aklından geçenlerin peşinde koşturan kelimeler birbirine giriyor. 

Şöyle bir şey de yazılmış konuşması hakkında: Dünyada, sürekli kendi lafını kesmeye çalışan tek adam! 

 “Tavır” demiştik. Tecavüz-teşhir mağduru bir kadına, Gamze Özçelik’e, haber bülteninde “Her şeyin bir iyi, bir kötü yanı vardır. Türkiye’de herkes senden bahsediyor. Sen nereden bakıyorsun? Kariyerine faydası yok mu bunun” demeye getiren Birandça bir tavırdan, “Olmuş bir kere, tadını çıkar kızım” diyen Birandça bir lisandan söz ediyoruz. 

Mesele Karpaz’ı vermek ya da vermemek değil, ona gazeteci değil, söz sahibi halklar karar verir. Mesele, hep kestirme yollardan koşan bir gazetecilik. Misal, Haydarpaşa Garı tarihe mi karışacak, hedefe en önce o kilitleniyor. Projeyi elbette savunabilirsiniz, ama o bunu şöyle yapabiliyor: 

“Haydarpaşa’nın dışı olduğu gibi tutulacak. İçininse bir bölümü müze, bir bölümü lüks bir otel, restoran ve eğlence merkezine dönüştürülse bunun ne zararı olabilir ki?..”  (Posta / 4 Şubat 2012) 

 

Birand’ın hanesindeki başarı 

 

Başarı? 

Başarı bu memlekette neyi ifade ediyorsa, doğrusuyla, yanlışıyla, Birand’ın hanesinde uzun uzadıya, her anlamıyla boy gösterir. Kimi sonuna kadar hak edilmiştir o hanedeki başarının, kimi “başarı”ya tercüme olmuş tenezzül zaafıdır. Kiminde Birand’ı, fermuarını indirmiş başarmaya koşarken görürüz!  

Sempati? 

Kesinlikle. Yıllardır sunduğu ana haber bülteni ve programlardaki gafları, hataları, 70’ini geride bırakmış bir hayata pek de yakışmayan heveskâr iştahı artık neredeyse sadece tebessümle izleniyorsa, bunun nedeni, ne yaparsa yapsın yarattığı sempatidir. Haber bültenini artık bir şov gibi de izleyen milyonlarca insana göre, evet, Birand, sempatiktir. 

“Habere ruh katma”yı istiyor Birand. “Sevindirik”  hallere, gayretkeş iyimserliklere, ne olursa olsun yüzünde asılı kalan mimiklere bu yolda yakalanıyor.  Misal bir deprem veya kaza haberini gülerek verebiliyor. 

 

Türkiye’nin süpermeni: Erdoğan 

 

Kendisinin de mağduru olduğu, meşhur andıçla işini kaybettiği 28 Şubat dahil, darbe dönemleri konusunda özeleştiri de yaptı Birand. Bu önemli. AKP iktidarda onuncu yıla yaklaşırken büyük medya semalarında yapılan bu özeleştiriler biraz “kullanışlı” kaçmaya başlasa da, önemli. 

Önemli, ama savunduğu fikirlerde “bit yeniği” de aranan bir gazeteci Birand. “Yeminli düşmanları bit yeniği arıyor” demeyin, kendisi de bunu yapıyor. Mesela İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a “aferin, bravo” dediği bir yazısına (Posta / 6 Haziran 2008) bakın nasıl bir “not” düşme ihtiyacı hissediyor: 

“Bu yazıyı okuduktan sonra, eminim kimi meslektaşım veya kimi okurum ‘Çıkarım olduğu için’ bunları yazdığımı ileri süreceklerdir. İlgilenenlere duyurulur. Belediye ile hiçbir işim yok. Ne alacağım, ne vereceğim, ne inşaatım, ne de ruhsat beklentim var…”  

Nasıl bir mazi ve nasıl bir şöhret, kıdemli bir gazeteciye böyle bir not yazdırabilir? 

“Ölçü” sorunundan söz etmiştik. Birand, “kullanışlı” gördüğü alanlarda kendisini nasıl tutamadığını gözümüze sokar. Örneğin seçim sonuçlarını yorumladığı yazısına “Bu seçimler Türkiye siyasi hayatına bir Süpermen hediye etti.  Recep tayyip Erdoğan”  sözleriyle başlar!  (Posta / 3 Ağustos 2007) 

Vaktiyle, Amerikalı diplomat Richard Holbrooke’un bir “terminatör” gibi Kıbrıs sorununu çözeceğini de öne sürmüştü. Bu gerçekten önemli diplomat artık hayatta değil, Rauf Denktaş da. Kıbrıs sorunu  ise yerli yerinde duruyor.  Birand’ın hikâyesinde bu da var; öngörüsüzlük. 

 

Patrona ‘İstanbul’daki gazetecileri sustur’ mesajı 

 

Oy kullanan seçmenlerden oyları geçerli sayılanların yaklaşık yarısının desteğini almış bir politikacının, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Birand tarafından “süpermen” olarak anılmasında sorun görmeyenler olabilir. Ancak sorun Erdoğan’ın başarısında değil zaten, Birand’ın “gazeteci” olarak tutumunda. 

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakerelerinin başlatılmasının arifesinde yapılan pazarlıklar sırasında, CNN Türk’teki reklam arasında herkesin tanık olduğu o ünlü konuşmayı hatırlayın. Strasbourg’da pazarlıkları izleyen Birand,  patronuyla konuşuyor: 

“Mehmet burada işler kötüye doğru gidiyor.  Bugün bizim gruptaki bazı gazetelerden çarpık sesler çıkmış, onları sustur. Ben buraya hakim olmaya çalışıyorum.  Biz bu adamın (Başbakan Tayyip Erdoğan)  arkasında durmazsak bu adamı yerler. Sen o yüzden İstanbul’dakileri sağlam tut.” 

Patronundan, kendisi gibi düşünmeyen gazetecileri susturmasını isteyen bir gazeteci! 

Birçok kanalın neredeyse “devlet televizyonu” atmosferine büründüğü bir zamanda Birand’ın iktidar temsilcileriyle konuşurken “kızmayın ama” mimiklerini, durup dururken patlayan nedensiz gülüşlerini, tatmin olmaya çok hazır tavırlarını geçelim. Ama Birand’lar  geriletti de gazeteciliği, bunu unutmayalım… 

 

Uğur Mumcu’dan Rıdvan Akar’a bir ‘mal’ hikâyesi 

 

Doğurgan? 

Elhak. Az insan yetişmedi yanında. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, TRT yıllarından bu yana çok gazeteci çıktı 32. Gün’den. 

Öyle ya da böyle başarı, sempati, doğurganlık tamam… Peki etik? 

“Etik” deyip iki noktayı üst üste koyduğumuzda ne söyleyebiliriz Birand için. Gazetecilik tavrı açısından bazı örnekler verdik. 

Başka? 

Güncel tartışmada yapmak zorunda kaldığı açıklamalar yanıtı önümüze koyuyor. 

Bugünlerde 28 Şubat  belgeselinde  emeklerini yok saydığı meslektaşları üzerinden tartışıyoruz Birand’ı. Yıllarca çok yakın çalıştığı, sırlarını paylaştığı Rıdvan Akar’ı ve birlikte belgesele yıllarca emek veren arkadaşlarını, birkaç saniye isimlerini geçirmek faslından bile yansıtmamış belgesele. 

Bu fasıl önemli. 

Akar’ın iki yazısını ve Birand’ın iki açıklamasıyla mesleki siciline ne yazık ki iftihar edebileceği bir kayıt düşmeyen 28 Şubat belgeselinin yayın koordinatörü Reyhan Yıldız’ın cevabını T24’te okudunuz. 

Koordinatörü gibi Birand da, “emek arsızlığı” diye özetleyebileceğimiz Rıdvan Akar’ın eleştirilerini “Diziye birlikte başladık” diyerek kabul etmek zorunda kaldı. Ama ardından “Bu benim malımdır, ben imzamı atarım. Ben başlayanların değil, bitirenlerin isimlerini koyarım” diyebildi. 

Aynı tavır! 

Gazetecilik “kullanışlı” bir iş Birand’ın elinde, gazeteci “patronun ağzına bakan bir çalışan”, akıl-fikir ürünü de mal, sadece bir mal! 

Geçmişte öyle bir “mal” ikramı olmuştu Birand’ın. Hatırlayın; Uğur Mumcu, TRT’deki dolandırıcılık hikâyesini öğrendiğinde, Birand yazmaması için “12 Eylül dizisini birlikte yapalım” demişti. 

Mumcu elbette “malı kırışmayı” kabul etmedi ve Birand hüküm giydi o işten. 

Evet, mala düşkün Birand. Yazdığı onlarca kitap, belgesel, dosya ve haberle bu ülkenin en saygın gazetecileri arasında olan Rıdvan Akar’ın küçücük bir fiskeyle bir kez daha gösterdiği gibi, başkasının malına da düşkün! 

“Ya Karpaz da Birand’ın olsaydı” diye düşünmeden edemiyor insan! 

Birand bugün Kanal D Haber Grup Başkanı, her akşam ana haber bülteni sunuyor, haftada beş gün yazı yazıyor, haftada bir gün 32. Gün programını çekiyor. Ek olarak yakın zamana kadar CNN Türk’ün Genel Yayın Yönetmenliği’ni de yapıyordu.  

Peki bu kadar postun üzerine aynı anda oturan bir gazeteci, bütün bu işlere nasıl bir katma değer sağlayabilir? 

İnsanlığı üzerinde güneş batmayan bir gazeteci olarak Rıdvan Akar gösterdi ki, katma değer değildir onunki. 

Kapma değerdir! 

Hermann Hesse der ki; bütün dünyayı ele geçirmişsin de, ruhun zarar görmüş bundan, neye yarar!.. 

Okuyucu Yorumları