Eski ve Yeni Türkiye'de Bitmeyen Özgürlük Arayışı

- A +

Türkiye'de bireysel hak ve özgürlükler konusunda son yıllarda ciddi bir gerileme olduğuna inanmak istemeyenleri iki gruba ayırmak gerekiyor. Birinci kesimde temel önceliği ekonomik istikrar ve hizmetler olan alt ve orta sınıflar var. Aynı kesime ekonomik rant sayesinde iktidardan nemalanan ''yeni'' Türkiye'nin AKP'li burjuvazisini de eklemek gerekiyor. Bu sınıfların ortak noktası önceliği demokrasiye değil hayat standartlarına vermeleri.  Kısaca ''ekonomik rant kitlesi'' olarak adlandırabileceğimiz bu toplumsal kesim, üye sayısı 10 milyona yaklaşan AKP'nin belkemiğini oluşturuyor.
 
İkinci ve sayı olarak daha az olan gruptaysa  AKP'ye gerçekten siyasi ve kültürel nedenlerle bağlı olanlar var. Bu kesimi sorunlu kılan asıl mesele ideolojik bir bakış açısına sahip olmaları.  Tıpkı  CHP'nin belkemiğini oluşturan Kemalistler  gibi objektiflikten uzak, gerçeklerden kopuk bir dünya görüşü hâkim bu cenahta. AKP ve Erdoğan'a özgürlükler konusunda toz kondurmayan AKP sevdalısı bu kesimin anlamadığı temel mesele şu: askerî vesayetin sekteye uğramasıyla özgürlükler mücadelesi sona ermedi. Tam aksine daha yolun başındayız. Zira önemli olan sadece askerler ve siviller arasındaki güç dengesini değiştirmek değil. Asıl mesele  bireysel hak ve özgürlüklerin güçlenmesi sayesinde sistemin özündeki kemikleşmiş ataerkil siyasi kültürün değişmesi.
 
Ataerkil, devletçi, ve siyasi güce tapan oportünist zihniyeti değiştirmek, askerî vesayeti sona erdirmekten çok daha zor. Neden mi ? Çünkü zihniyeti değiştirmek güçler dengesini değiştirmekten çok daha zor. Güçler dengesinin sivil bir siyasi partiye geçmesi tabii ki son derece olumlu ve demokratik bir gelişme. Ama eğer bu siyasi parti temel hak ve özgürlüklere askerî rejim dönemlerine benzer kısıtlamalar getirirse o zaman ülkedeki sorunun özünde yatan ataerkil siyasi kültür sorunu devam ediyor demektir. İşte bu noktada artık mesele askerî vesayetin bitmesi olmaktan çıkar. Konu artık devletin gücünün sınırlanması ve bireysel hak ve özgürlüklerin sistem tarafından garantiye alınmasıdır.  Bu durum siyasi gücün kurumsal bir şekilde denetlenmesini gerektirir. Bu frenleme ve denetleme mekanizması siyasi gücü ele geçiren iktidarın bu gücü istismar etmesini engeller. Böylece halk desteği alan bir iktidarın faşizan bir şekilde çoğunluk diktası kurmasının önüne geçilmiş olur. 
 
Tekerleği yeniden icat etmeye gerek yok. Batılı demokrasilerde halktan destek alan bir hükümetin bu desteği kullanarak bireysel hak ve özgürlükleri rafa kaldırmasını engelleyen bazı kurallar vardır. Bu kurallar hukuk devletinin özünü oluşturur. Hukuk devleti hükümet tarafından baskı altına alınmayan bağımsız bir adalet sistemi gerektirir. Güçler ayrılığı sayesinde bağımsız olması gereken yargı, hükümet üzerinde bir denetleme sistemi oluşturur.  Denetlenmek istemeyen ve halk desteği nedeniyle her yaptığım mübahtır diyen bir hükümet genel olarak iki yola başvurur. Önce bağımsız bir yargının, sonra da bağımsız bir medyanın oluşması engellenir. 
 
AKP hükümeti son zamanlarda bu iki alanda da elinden geleni yapıyor. HSYK ve medya gittikçe daha açık bir şekilde hükümet denetimi ve kontrolü altına giriyor. Daha önceleri askerî vesayet çerçevesinde Kemalist önyargıya sahip yargı ve basın artık AKP'yi koruyan ve kollayan bir önyargı sergiliyor. Kısacası eski Türkiye'nin otoriter rejimi yerine yeni Türkiye'nin otoriter rejimiyle karşı karşıya gelmiş durumdayız.  Tabii ki arada çok önemli bir fark var: yeni Türkiye'de iktidarın arkasında yüzde 50'ye yakın bir halk desteği var. Ama halktan alınan destek, demokrasi ve vatandaşlık bilincinin kurumsal altyapısının oluşmadığı ülkelerde demokrasi değil halk destegine sahip otokrasiyi beraberinde getiriyor.  Zaten tam da bu nedenle demokratikleşme konusundaki akademik literatür en çok kurumsallaşma ve vatandaşlık bilincinin üzerinde duruyor.
 
Yasakçı zihniyetin yeni Türkiye'nin temel taşlarından biri olmaya devam ettiği, geçen hafta kabul edilen torba yasa vesilesiyle bir kez daha tescillendi. Farklı konulardaki bir çok başka yasada değişiklik yapan bu düzenlemeye göre yargı kararı olmaksızın hükümete doğrudan bağlı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), internete erişimi kesebilecek. Aynı düzenlemelere göre vatandaşlarca yapılacak her tıklamayı Milli İstihbarat Teşkilatı izleyebilecek. Hatırlanacağı gibi eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, sekiz ay önce internet ortamındaki her adımı denetleyecek yasal düzenlemenin içeriğinin, Anayasa’ya ve insan haklarına aykırı olması nedeniyle değişmesini sağlamıştı. Şimdiyse düzenleme orijinal haliyle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın onayıyla hayata geçirildi.
 
Böylece TİB Başkanı’na “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi” gerekçesiyle internette erişimi engelleme yetkisi tanındı. Engelleme kararının 24 saat içerisinde bir sulh ceza hakiminin onayına sunulması, hakimin de kararını 48 saat içerisinde açıklaması gerekiyor.
 
P24’ün bir başyazıyla hemen karşı çıktığı yasaya ilk uluslararası tepki İnsan Hakları İzleme Örgütünden (Human Rights Watch - HRW) geldi. HRW'a göre, mahkemelerin hükümete bağlı bir  kurum olan TİB'den gelen talepleri çok fazla incelemeden kabul etme eğilimi içinde oldukları biliniyor. Geçtiğimiz yıl içinde TİB'in YouTube ve Twitter'a erişimi engelleme girişimleri (ki Twitter'a erişimin engellenmesi, Başbakan'ın bu yönde yaptığı bir çağrının hemen akabinde gerçekleşmişti), mahkemeler tarafından onaylanmıştı. HRW'a göre, TİB'e web sitelerine erişimi engellemesi için verilen geniş yetkiler, ifade özgürlüğü ve bilgiye erişim haklarının keyfi kararlarla ihlal edilmesine imkan tanıyan alanı devasa boyutlarda genişletiyor. Sonuç olarak bu yeni düzenlemeler Türkiye'deki internet sansürünü derinleştiriyor, internet kullanıcılarına yönelik izleme ve gözleme faaliyetlerini artırıyor ve özel yaşamın gizliliği hakkını ihlal ediyor.
 
Şimdi AKP'yi eleştirmekten çekinen kesimlere sormak gerekiyor: askerî vesayetin bittiği bu ''Yeni'' Türkiye'nin yasakçı, otoriter ve ataerkil eski Türkiye'den farkı nedir ? ''Halk desteği'' diyenlere demokrasinin temel kuralının seçimler değil bireysel hak ve özgürlükler olduğunu hatırlatmak gerekiyor.  Şurası kesin: ifade ve basın özgürlüğü kurumsallaşmadıkça AKP'nin ''yeni'' Türkiye'si ikinci sınıf bir demokrasi olmaya devam edecek.  Bu kurumsallaşma ancak ve ancak siyasi kültürün değişmesiyle mümkün olacak. Askeri vesayet bitti diyenler özgürlükler mücadelesinde daha yolun başında olduğumuzu kabul etmeli.  

Bağımsız Gazetecilik Platformu P24'ün internet sitesinden alınmıştır

Okuyucu Yorumları