Ekranlara bakın alttan alta neler söylüyor, göreceksiniz

- A +

Zenginlik ve fakirlik her daim çok tutan ve çok satan öyküleri içerisinde barındırır. Gerek sinema gerekse de televizyon yine bu çelişki üzerinden döner dururlar. Ülkemiz insanı için her ikisi ilgi çekmekle birlikte asıl üzerinde durduğumuz işin zenginlik boyutudur. Zenginlik üzerinden anlatılanlar ve orada olup bitenlere karşı daha bir şevk içerisindeyizdir. Yaşadıklarımız karşısındaki çaresizliğimiz bir yanda dururken diğer tarafta ihtişamın, lüksün, şatafatın dünyası gözleri kamaştırmaktadır.

Dizilerimizde fakirler ve onların yaşadığı yerler elbette yer almaktadır ama asıl vurgu/kurgu ise zenginliğe ve zenginlerin içerisinde bulundukları ortamadır. Yıllar içerisinde her çeşidinden garipliğin önümüze zenginlik sosu üzerinden konulması da işin cabası olarak nitelendirilebilir. Çocuğunun ameliyatı için bir gecelik patronu ile ilişkiye girme ile açılan yoldan kendi kızının nişanlısından ayrılması üzerine damadı ile barışmayı sağlamak için para pazarlığı eden kayınvalideye kadar uzanan bir çizgi de gidip geliyoruz.

Arada erkeklerin aldatmasının bizzat kadınlar tarafından normal gösterilme tiratları da yanımıza kâr olarak bırakılıyor. Uçların uçlarında gezinen sadece zenginlik ve fukaralık görüntüleri değil. Aynı zamanda toplumsal değerlerimizde yerlerde sürünüyor. Ahlakın böylesine çürütüldüğü bir toplumsal yapı içerisinde siz istediğiniz kadar ahkam kesin, kar etmeyecektir!

Hayatın kendisinde var olan çelişkileri yıllarca sanki hiç yokmuş gibi gördük ve bize hep böyle gösterildi. Oysa asıl sağlıklı olan o çelişkilerin bir arada yaşayabilme ihtimaliydi. Yıllar içerisinde çelişkileri azaltmadık hatta tam tersine daha da derinleştirme yolunu seçtik ve şu anda ortaya çıkartmış olduğumuz bu garip tablonun müsebbiplerinin kimler olduğu konusunda birbirimizi suçlamayı sürdürüyoruz. Halbuki hepimiz oradaydık ve gördüklerimiz karşısında adeta üç maymunu oynayarak, olanların üzerini örtebileceğimizi sanmıştık!

Hiçbir zaman gerçekten samimi ve birbirimize karşı dürüst bir toplum olmadık! Belki de bu yüzden oldum olası yaşadıklarımızın tersini savunmayı adet haline dönüştürdük. Önceleri beyaz perde tam da bu isteğimize karşılık gelen imgeleri bize fazlasıyla veriyordu. Gündelik hayatımız içerisinde kötülüklere karşı direnme ve onları hayatımızdan çıkartmak yerine boyun eğmeyi seçerken, sinema da kötü adamları yenenlerin tarafında olmak içimizi ferahlatıyordu.

Benzer durum televizyon ile birlikte bu kez dizilerle yeniden ve üstelik çok daha çeşitlenerek önümüze konulmaya başlandı. Toplumsal hayatımız ve önceliklerimiz değişirken televizyon üzerinden hayatlarımıza sokulan anlayış da bu değişime ayak uyduruyordu. Kurgu aynıydı buna karşın aradan geçen yıllar beraberinde kötülüğün dozajını artırmış ve ihtişamı da çoğaltmıştı. En büyük sıkıntı ise eldeki senaryonun var olan uzun saatlere karşı ne kadar dayanabileceği ve oyuncu kalitesiydi. Bu öylesine büyük bir gerilim üretiyordu ki, tanıtımı yapılan diziler daha başlamadan yayından kaldırılabiliyordu.

Mekanların seçilmesi, oyuncuların belirlenmesi, müziklerin devreye sokulması kadar kitle ile bağlantı kurmaya yarayacak sözler, kıyafetler de önem arz etmektedir. Müptelası olunan dizilerin oynadığı günler sokakların boşalması, tekrar bölümlerinde bile ratinglerde kendisine yer bulması tesadüf değildir. Popüler kültür döneminde ekranlar, istenilenlerin aktarılmasının en geçerli alanlarından bir tanesidir. Bu yüzden de içerisine her türlü çeşitliliği barındıracak ve tüketimle kol kola yürüyecek bir biçimde organize edilmektedirler.

Geçtiğimiz gece yarısına doğru ekranlarda yeni başlayan insanlık suçu isimli dizinin tam da boğazın kenarında bir yalıda oturan Suna karakterinin annesi ile yaptığı nişanlısının kendisini aldattığını söylediği konuşmasına denk geldim. Fakir hayatı yaşamak istemeyen anne, kızına alenen yapılan aldatmaya göz yumması gerektiğini ve bu durumun son derece normal olduğunu söylüyordu. Dizide geçen diyalog aynen şöyleydi:

-Anne; Üzme artık kendini bu kadar, erkektir yapar. Baban da beni aldatıyordu, ne yapalım hayat böyle bir şey işte yavrucuğum. Eğer erkek aldatmazsa ilişkiler, evlilikler yürümez. Ha ne ki çaktırmadan yapsa ne güzel olur ama Gökhancım biraz eline yüzüne bulaştırmış işte.

-Kız; Anne ne diyorsun sen?

-Anne; Yavrucum erkek aldatmıyorsa ya parası yoktur, ya zamanı yoktur ya da iktidarsızdır. O yüzden görmezden geleceksin.

-Kız; Anne nasıl görmezden geleyim Gökhan beni aldattı diyorum.

-Anne; Tamam işte ben de bütün kadınların kaderi budur diyorum.

Bir tarafta namus uğruna işlenen cinayetler-ki bir sonraki bölümün fragmanında esas oğlan kız kardeşine bir namusumuz vardı cümlesini kullanacak-diğer yanda sevgilisine tahsis edilen yalılar, konaklar. Mahalle baskısı ile evlerini terk etmek zorunda bırakılanlara karşın tüm olup bitene uygun ortamı sağlayan paranın gücü.

Dizinin hakim karakteri geldiği yer olan Adana’ya özgü kuralları vurguluyor ve amcasına, kuzenine vurmasının nedeninin annesine küfür etmesi olduğunu söylüyor. Minibüs parasını veremeyen garibanlar, kadraja sığmayan yalıların yarattığı ihtişam. Babanın ilaç parasını alabilmek için sabıkalı olan çocuklar, kızını para karşılığı satmaktan çekinmeyen anneler. Sahi bu dünyalar arasında gidip gelirken asıl maç nerede oynanıyor, farkında mıyız acaba?

Bitmeyen tacizler, tecavüzler, cinayetler karşısında suskunluğunu korumayı sürdüren milyonlar. Bir adanın içerisindeki yarışma programından her yıl yeni kahramanlar yaratma peşinde koşan yurdum insanı. Biz ne ara bu kadar kötü olduk bize ne oldu? Diye öğrenmek istiyorsanız, ekranlardan kafanızı kaldırıp birbirinizin gözlerinin içerisine bakın. Komşuluk ilişkileri, mahallenin sevecenliği, aile sıcaklığı gibi kaybettiklerimizi orada bulamazsınız. Buna karşın yaşadıklarımızın perdelenmesi, ötelenmesi ve hepsinden önemlisi asıl sorumluların yön değiştirmesini sağlayan ortamı orada görebilirsiniz. ‘Bütün güçleriyle savaşmayanlar, sadece hak ettiklerini alırlar’.

Okuyucu Yorumları