Brno'dan: İnsan kendi iç dünyasında da özgür olamaz mı?

- A +

Milan Kundera'dan: 
Yaşadığı yeri terk etme arzusundaki insan mutsuz bir insandır...
Sadece bir tek hayat yaşadığımız için 
bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz 
ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; 
bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz...

Brno, 5 Mart 2018 

Sürgünde yaşayabilir miyim? 
Bu soru işaretinin çengeli son aylarda zihnimden eksik olmuyor

Sürgünde yaşayabilir miyim?
Ya sürgün, ya hapis...
Bilemiyorum.
Katowiçe'de bir pazar sabahı, dökülen bir terminalde yalnız başıma otobüs bekliyorum.
İnsanın kendi iç özgürlüğü...
Ne demek?
İnsan kendi iç dünyasında da özgür olamaz mı?
Taşları yerinden oynatamaz mı?
Hava çok soğuk.
Kar atıştırıyor.
İnsanların yüzlerine bakıyorum, hüzün akıyor.
Çekya'nın Brno kentine, Milan Kundera'nın memleketine dört saatlik otobüs yolculuğu neyse ki bitti.
Genç insanların kıpır kıpır olduğu sıcak bir kahve köşesi... 
Sürgünde yaşayabilir miyim?
Bana zor geliyor.
İnternete giriyorum.
Gazeteler yine savaş bülteni gibi.
Afrin'le ilgili çığlık çığlığa fetih naraları atılıyor.
Ne hazin, savaşı bu kadar yüceltmek.
Ne hazin, savaşı tek bir soruyla bile olsa sorgulamaktan uzak durmak.
Ne hazin, Afrin'de ne olup bittiğini haberleştirmekten özenle kaçınmak.
Ne hazin, muhalefet lideri olarak Kılıçdaroğlu'nun da Afrin'le ilgili neredeyse farklı bir ses çıkarmadan siyaset yapması... 
Manşetlerde mahdum bey de var: Bilal Erdoğan yine ok atıyor. 
Abdülhamid övgüsü yapıyor. "Abdülhamid'i yediler, biz Tayyip Erdoğan'ı yedirmeyeceğiz" diyor.
İnternetten Trabzon-Beşiktaş maçına bakıyorum.
Tribünlerde de savaş sahneleri.
Takımlar sahaya çıkıyor, futbolcuların ellerinden tuttukları kızlı erkekli küçük çocuklar da asker giysileri içinde...

Savaş bu kadar mı kutsanır, bu gidişin sonu nereye, diye 
hiç mi sorgulanmaz.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan

'Gün gelir biz de aydınlık sabahlara uyanırız'

Nimet'ten bir WhatsApp:

Celalettin Can, 
Silivri'den yazıyor: 
Bu adalet değil, 
hukuk hiç değil; 
gün gelir 
biz de aydınlık sabahlara uyanırız.

HDP Parti Meclisi üyesi Celalettin Can'ı 7 Şubat'ta gözaltına aldılar, 22 Şubat'ta tutukladılar, terör örgütü  üyeliği iddiasıyla.
59 yaşında.
Erdoğan'ın "çözüm süreci"ndeki Akil İnsanlar heyetinde yer almıştı. 
12 Eylül askeri darbesinden kısa süre önce tutuklanmış, tam 19 yıl 9 ay hapis yatmıştı.
Bunca yıl sonra bir kez daha...
Celalettin'in Aydınlık sabahlara uyanacağız başlıklı mektubunun bazı bölümleri şöyle:

Türkiye’nin demokratikleşmesindeki temel meselesi, iç barıştı. 
İki halkın hassasiyetlerini gören bir yerden Kürt meselesinin çözümüydü. 
Akil İnsanlar Heyeti’nde bu amaçla yer aldım. 
Tüm bu çabalara rağmen ne yazık ki şimdi daha çok demokrasi, daha çok özgürlük ve çözüm bekleyen sorunların yerini, çatışmalı çözüm yöntemleri aldı.
İtiraz ettik! 
Ana akım medyayı bizlere kapatarak susturmaya çalıştılar. Barışı konuşacağımız, çözüm üreteceğimiz Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelmemizin anlamı ve amacı da buydu.
Şimdi Silivri’deyim. 
Dışarıdaki yaşamımda özgürlüğü tarif etmek güçleşse de, özgürlüğüm elimden alındı. Yaşamsal tehlike yaratacak bir ortamda gözaltında tutuldum. Yetmedi. 
Kamuoyuna yansıyan suçlamalarla Silivri Cezaevi’ne kondum.
40 yıllık siyasi hayatımda neyin ne olduğunu biliyordum. 
Şimdi halkımızla, sevdiklerimle, dostlarımla ve yoldaşlarımla arama Ahmed Arif’in dizelerindeki “demir kapı, kör pencere” girdi.
Bu adalet değil, hukuk hiç değil… 
Celalettin Can, 
Silivri 5 Nolu L Tipi 
Kapalı Cezaevi C-19 

T24'te yayımlanan 'Çekilme Günlüğü' nedeniyle tekrar yargılandığım davanın 18 Ocak'ta yapılan duruşmasına Tayfun Ertan'la gelen Celalettin Can (sağda) 7 Şubat'ta gözaltına alındı, 22 Şubat'ta tutuklandı

İnsan, uykuya yatırdıkları hiç uyanmasın ister

Votka içimi ısıtıyor.
Sürgünde yaşayabilir miyim?
Bu soru işaretinin çengeli son aylarda zihnimden eksik olmuyor.
Bilemiyorum.  
Hayatının uzun yıllarını Paris'te sürgün ve kendi vatanında yasaklı olarak yaşayan Milan Kundera'nın şu sözü aklıma takılıyor:

Yaşadığı yeri terk etme arzusundaki insan 
mutsuz bir insandır.

Hiç sürgünde yaşamadım.
Kolay olmadığını hissediyorum.
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde, hayata ilişkin olarak şöyle diyor Milan Kundera:

Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz.
Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. 
Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın? 
Yaşamın hep bir taslak olması bundandır işte.

Gençliğinde Çek Komünist Partisi üyesi de olan Milan Kundera'nın tüm hayalleri Sovyet tanklarının 1968'de Prag Baharı'nı ezmesiyle yıkılır. 
Geçmişe dalıyorum.
İnsanlar bazı şeyleri hatırlamak istemez, uykuya yatırır onları. Bazı yaşadıklarından kaçmaya çalışır.
Maziden kopuş duygusu...
Geçmişin bazı olaylarıyla, acılarıyla yüzleşmek güçtür çünkü.
Mümtaz Soysal'ın deyişiyle:

"İnsanın kendi kendisiyle hesaplaşması sanıldığı kadar kolay değil. Vakit ister, sükunet ister, dürüstlük ister, hırstan ve tutkudan arınmışlık ister. Benliğin derinliklerine ışıklı aynalar indirip Bergson titizliğiyle kendi kendini gözleyebilmek, gözleyişlerin en zoru olsa gerek."

Onun için insan, uykuya yatırdıkları hiç uyanmasın ister. Ama bazen biri gelir dürtüverir.
Uyanırsın rüyadan.
Uykuya yatırdıkların canlanır. Dikilir karşına.
Necip Mahfuz'un, Mısırlı büyük yazarın bir sözü vardır, "Hafızanın ürkütücü tarafı, unutulmuşluğa terk edilenleri hatırlatmasıdır" diye...
Gerçekten öyle.

'Hangisini seçmeli; ağırlığı mı, hafifliği mi?'

Milan Kundera'nın romanı, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde şu satırlar vardır:

İnsan geçmişinden kopamaz.
Ama geçmişin ille yük haline gelmesi de gerekmiyor. 

Bu da bizim elimizde.
Ağırlığı hafifletebiliriz!
Peki, ağırlık gerçekten nefret edilesi, hafiflik de göz kamaştırıcı mıdır?
Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. 
Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. 

O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda hayatın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir.
Yük ne kadar ağır olursa, hayatlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur.
İşi tersten alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarı yarıya gerçekolur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir.
Hangisini seçmeli o halde?
Ağırlığı mı hafifliği mi?

İç hesaplaşmasını bitirdiğini, bitirebileceğini sanan kaç budala vardır hayatta?

Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanı, 1980'li yıllarda benim kendi kendimle iç dünyamda hesaplaşmalarımın anahtarlarından biriydi.
Hep aynı sorular kafamı uğraştırırdı:
Ben kimim? 
Kim olduğumu ben biliyor muyum?
Yunus'un dizesi:
"Bir ben vardır bende, benden içeri."
Theo Angelopoulos'un şu sözü içimi acıtır:

Yaşamı tanımlamak için o kadar çok zaman harcadı ki, kendisi yaşayamadı.

İç hesaplaşmasını bitirdiğini, bitirebileceğini sanan kaç budala vardır hayatta?
Peki, nostalji ne zaman en güçlüdür? Geçmişe duyulan özlem, yaşlılıkta mı, gençlikte mi en şiddetli dönemini yaşar? 
Milan Kundera'nın Bilmemek isimli romanından şu satırların altını çizmişim: 

Ardımızda bıraktığımız zaman daha geniştir, bizi dönmeye çağıran ses daha karşı konulmazdır. Bu deyişte keskin bir hava var, ama yanlış. 
İnsan yaşlanır. 
Sonu yaklaşır. 
Her an gitgide kıymetlenir. 
Ve anılarla kaybedecek zamanı yoktur. 

Nostaljinin matematik çelişkisini anlamak gerekir; ilk gençlikte, yaşanan hayatın hacmi tamamen anlamsızken nostalji en güçlü noktasındadır.

Belki.
Ama ya ihtiyarlayıp da, önünde koca bir geçmişten başka bir şeyi kalmayan insanlar için de geçerli olabilir mi bu?Bilemiyorum.

Bir şeylere varabilme umudumuz olmasa

Abidin Dino
'yla Yaşar Kemal'in imzalarını taşıyan Yüzler isimli kitabın bir yerinde Yaşar Kemal insana, hayata dair şunları söylüyor Abidin'e:

Yine de bir şeylere varabilme umudumuz olmasa, böylesine berbat edilmiş bir dünyada yaşamaya katlanabilir miydik? Bu kadar acıya nasıl katlanırdık?

Hatırlıyorum.
Milan Kundera’nın “İnsanın iktidara karşı mücadelesi, hafızanın unutuşa karşı mücadelesidir” sözünü, 2012'de çıkan 1915: Ermeni Soykırımı isimli kitabımın ön tarafına koymuştum.
Yarın sabah erken Brno'dan trene binip Prag'a gideceğim, Ayşe'yle buluşacağız bir ay sonra...

Kahveden çıkıyorum.
Kar yağıyor.
Etraf süt beyazı ince bir örtüyle kaplanmış.

Yarın: Prag'dan

Okuyucu Yorumları