“Bir Ömürlük Misafir”imiz: Erkan Oğur

- A +

Murat Meriç

Erkan Oğur, bu yıl 25. kez yapılan İstanbul Caz Festivali’nin en önemli misafirlerinden oldu. Piyanoda Can Cankaya, basta Matt Hall ve davulda Turgut Alp Bekoğlu’ndan oluşan dörtlüsüyle, 30 Haziran gecesi Sakıp Sabancı Müzesi Fıstıklı Teras’ta Shahin Novrasli Üçlüsü’nden sonra sahne aldılar. Basın bülteninde “klasik perdesiz gitarın mucidi” olarak tanıtılıyor, “insan olmanın hüznünü müziğine içtenlikle damıtan” ifadesi kullanılıyor ve onun için “folk, caz, blues sanatçısı” deniliyor. Yeterli mi? Elbette hayır. Yazının sonrasında okuyacaklarınız da yeterli olmayacak zira Erkan Oğur bütün zamanların en önemli müzisyenlerinden. Benim için öyle.

Festival için bir yazı istendiğinde programa baktım ve doğrudan Erkan Oğur’u seçtim zira hem onunla alakalı “farklı” bir çalışma içerisindeyim hem de başından beri takip ettiğim için yakından bildiğim müzisyenlerden. Buna rağmen onu anlatmak zor. En büyük sorun, şu soruda: Hangi Erkan Oğur? Onu kitlelerle buluşturan “Eşkıya” filminde seslendirdiği türkü ve İsmail H. Demircioğlu ile yaptığı çalışmalar, bildiğimiz Erkan Oğur’un pek çok kişi tarafından tanınmasına vesile belki ama ‘80’li yılların başında Çekirdek Sanatevi bünyesinde Fikret Kızılok’tan Robert Johnson’a hemen her “resital”e eşlik eden, ilk “solo” resitalini veren Erkan Oğur, başlangıç noktası olarak önemli. Onu büyüten ama yine de sınırlı bir çevrede tanınmasını sağlayan Mazhar Fuat Özkan ve Bülent Ortaçgil sahnesindeki yeri, ikinci büyük adım. Sonrası, ilk albüm: “Bir Ömürlük Misafir” adıyla Türkiye’de yayımlanan, öncesinde Almanya’da dinleyici karşısına çıkmış “Fretless”in “memlekete özel” versiyonu… Her şey bir yana, bu albüm “öncesi”nin özeti, “sonrası”nın fragmanı.

Anlatmaya Erkan Oğur’u tanıdığım şarkıyla başlayayım zira bu, onun açısından da bir milat. 1983 sonlarında yayımlanan Mazhar Fuat Özkan albümü “Ele Güne Karşı Yapayalnız”ın bilinen şarkılarından biri, “Güllerin İçinden”. Oradaki “farklı” ses, Erkan Oğur’un icadı perdesiz gitar –ki aynı albümün ikinci yüzünü açan “Bu Sabah Yağmur Var İstanbul’da” adlı şarkıda da duyarız. “Güllerin İçinden”, o dönemde TRT işi bir “klip”le taçlandırılmış, tren garında çekilen klipte Erkan Oğur, üçlüye eşlik ederken görüntüye dahil olmuştur. Sanatçının toplulukla buluşması önemli. Bu iki şarkıda çaldığı “yeni” enstrümanı sahneye taşıması ve onunla ilgi görmesi, hatırı sayılır bir dinleyici kitlesinin onu tanımasına sebep. O günleri farklı söyleşilerinde “perdesiz gitarı çalacak insan bulamamışlardı, beni mecburen gruba aldılar” diyerek anıyor. “İyi ki” dediğimiz ilk büyük adım!

Öncesi, az önce söz ettiğim Çekirdek Sanatevi. İstanbul’da, Anadolu yakasında Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil tarafından “işletilen” bir buluşma merkezi Çekirdek. Erkan Oğur, ilk denemelerini orada yapıyor. Bir yandan resital verenlere eşlik ediyor, diğer yandan “Perdesiz Gitarda Arayışlar” başlıklı resitalde tek başına sahne alıyor. O yıllarda konuk olduğu bir başka sahne, Bülent Ortaçgil sahnesi. Erkan Oğur, Ortaçgil’in ‘80’li yıllar ve sonrasında verdiği konserlerin vazgeçilmezi. Müzikal birlikteliğin o yıllarda doğduğu düşünülebilir ama aslında iki çocukluk arkadaşından söz ediyoruz. Aileleri arkadaş ve Erkan Oğur, İstanbul’a geldiğinde Bülent Ortaçgil’le buluşuyor. Onun için “beni gitarla tanıştıran isim” diyor ve ilişkilerini “bir okul gibi” diyerek özetliyor. Şunu da ekliyor: “Türkiye’de kendine eşlik eden en iyi gitarcı…”

Gitar faslına geçmeden biraz geriye döneyim… Erkan Oğur, Elazığlı. Çocukluğu müzikle iç içe geçmiş. İlk enstrümanı, altı yaşında ona hediye edilen (“boyumdan büyüktü” diye tarif ettiği) keman. Kemanıyla kalabilmek, onunla terennüm etmek adına evden kaçıp (kemanın yankıyla büyüyen sesini duymak üzere) Harput’taki bir uçurum kıyısına gittiği için elinden alıyorlar ve erişemeyeceği bir yere kaldırıyorlar. Sonrasında gönlünü cümbüş, bağlama ve uda kaptırıyor. 15 yaşında gitarla tanışana kadar bu üç enstrümanı “çözüyor.”

1974 yılında, fizik okumak üzere Almanya’ya gittiğinde (biraz da memleket hasretinden) alaturka musikiyle ilgileniyor. Okulu bitirmiyor, memlekete dönüyor ve yeni kurulan Türk Müziği Konservatuvarı’na başlıyor. Orada beklediği tarzda bir eğitim alamayınca kendini tamamen müziğe veriyor. Perdesiz gitar, o yıllarda (“bizden” bir sese ulaşmak üzere) uğraştığı, nihayetlendirdiği bir enstrüman. Sorduğunuzda “okulum Elazığ’ın köy düğünleri” diyor ve “gitar heyecanımı Jimi Hendrix uyandırdı” cümlesini kuruyor.

‘80’li yıllarda yaptığı Amerika seyahati, hayatındaki kırılma noktalarından. “Onların türküsü” dediği blues’la tanışıyor ve Mississipi kıyılarında bu müziğin izini sürüyor. Kızılderililerle çalıyor, doğaçlamalara katılıyor, ufkunu genişletiyor. Bu esnada müzikolog Jerry Silverman aracılığıyla eski bir taş plak kaydıyla tanışıyor: “Neden Geldim Amerika’ya”. Onu memlekete uyarlıyor ama şarkı elinden kaçıyor ve bir anda başkaları tarafından seslendirilerek meşhur ediliyor. Üzülüyor ve Türkiye’de yayımlanan ilk albümün kapağında şarkının yanına şu notu iliştiriyor: “Bütün talihsiz müzik parçaları adına…”

Çekirdek adına yayımlanan kasetleri ve eşlik ettiği albümleri saymazsak ilk albümü 1996 yılında yayımlanan “Bir Ömürlük Misafir”. Bahsi geçen şarkı, bu albümde. 1994 yılında Almanya’da yayımlanan “Fretless” albümünün memlekete uyarlanmış hâli bu. Başka bir deyişle “perdesiz gitarı Avrupa’da tanıtmak üzere” yayımlanan albümün “biraz daha az enstrümantal olanı”. Başta söyledim: O güne dek yaptığı çalışmaların bir özeti, sonrasında tanıdığımız Erkan Oğur’un ilk hâli. Sadece bu albüm üzerinden ilerleyerek onun müzikal devrelerini ayırmak mümkün. Hem türkü var hem rock, hem caz var hem hicaz.

Erkan Oğur’a müzik derseniz, şunu söylüyor: “Müzik çok özel bir konu. Bana sorarsanız, yalnız yapan kişiyi ilgilendiren bir konu. İnsanların gece gördükleri bir rüya gibi. (…) Ben sadece kendim için yapıyorum. Civarımdakiler, insanlar hoşlanınca mutlu oluyorum.” Bunu söylerken altını çizdiği konu önemli: “Müziğim pek eğlenceli neşeli değildir. Hep uzak bir şeye, ulaşılmaz bir hedefe özlem vardır.” [1994 sonunda Express’te Siren İdemen – Melih Katıkol imzasıyla yayımlanan söyleşi. Sonrasında Roll’un Şubat-Mart 1998 tarihli 2 numaralı özel sayısında yeniden basıldı.]

Erkan Oğur bir konserde çaldığını bir daha çalmıyor. Her seferinde şarkıyı (ya da türküyü) değiştiriyor. Müziğiyle bize “bir şeyler” anlatmayı tercih ediyor ve bunu elindeki enstrüman aracılığıyla yapıyor. İnsan sesi (ve buna bağlı olarak söz) müziğini bütünleyen enstrümanlardan sadece biri. Kendini “utangaç” olarak tarif ediyor, şarkı söylemeyi sevmiyor. Bunun için ilk albümünde vokal kayıtlarını yaparken bir ince bir kalın oktavdan söylemiş, sonrasında ikisini birleştirmiş. Çekirdek zamanlarından beri hayatında olan yoldaşı İsmail H. Demircioğlu’yla yaptığı çalışmalar da bunu destekliyor.

Bir konserinde çaldığını bir daha çalmıyor dedim, onun sözleriyle açayım: “Bir müzik parçası ortaya çıktığında onun öldüğüne inanıyorum. Kaydetmek, mumyalamak gibi bir şey, bana öyle geliyor. Bence müzik kaydedilmemeli, havaya çalınmalı, hatırlanmalı ve bir kere olmalı; ikinci kere başka bir şey olmak durumunda.” [Roll’un Haziran 1998 tarihli 20 numaralı sayısında yayımlanan Siren İdemen – Ulaş Özdemir imzalı söyleşi] Bu sözleri tamamlayan, “Gülün Kokusu Vardı” başlıklı albümün kapağındaki not: “Nefsime hâkim olamayarak bazı düzenlemeler yaptım…”

“Gülün Kokusu Vardı”, 1998 yılında yayımlanan Erkan Oğur – İsmail H. Demircioğlu imzalı albüm. Birliktelik bununla başlıyor, 2000 yılında yayımlanan “Anadolu Beşik”le sürüyor. Geçtiğimiz yıl dinleyiciyle buluşan “Bilinmeyenle Karşılaşmak” şimdilik üçüncü ve son albümleri. 17 yıl aradan sonra ortalığa çıktı ama bu arada konserler durmadan sürdü. Okan Murat Öztürk’le yaptığı “Hiç” (1999), Civan Gasparyan’la yaptığı “Fuad” (2001), topluluğu Telvin’le yaptığı çalışmalar ve 2012’de yayımlanan (ve o güne kadar yaptığı film/oyun müziklerini topladığı, yayımlanmamış kayıtlarla desteklediği) “Dönmez Yol”, diskografisindeki önemli albümler. Bunlara Janet – Jak Esim’le yaptığı çalışmaları ve Kibariye’den Özdemir Erdoğan’a, Mozaik’ten Sezen Aksu’ya, Zülfü Livaneli’den İlhan İrem’e uzanan eşlik macerasını da eklersek kalabalık bir diskografiye ulaşıyoruz. Dahası da var: “Sis”ten “Yazı Tura”ya, “Mektup”tan “Mommo”ya uzanan film müzikleri! Sözün özü şu: İyi bir Erkan Oğur hayranıysanız kapsamlı bir Erkan Oğur diskografisine ulaşmak için çok çabalamanız gerekiyor.

Peki bunların hangisi gerçek Erkan Oğur? Bu sorunun cevabı da karışık: Hepsi ya da hiçbiri. Hepsi onun imzasını taşıyor, karakterini belli ediyor ama bir yandan da hiçbiri gerçek Erkan Oğur “işi” değil çünkü hâlâ çabalıyor. Turgut Alp Bekoğlu ve İlkin Deniz’le kurduğu Telvin, adını tasavvuftaki bir düşünceden alıyor. “Renk, renkler” anlamına geliyor, “hâlden hâle geçme”yi anlatıyor: Rengin tonları, kendi içinde değişirken insanın değişimindeki durumu tasvir ediyor. Telvin bir yolculuk aslında. Sonu, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir nokta: Temkim. Bunu “kararlılık” olarak da değerlendirebiliriz. Erkan Oğur bu noktaya ulaşma çabasında ve adımlarını buna göre atıyor. Her adımında yeni bir “hâl”e ulaşması bundan. Ulaşamayacağı tek hâl “kararlılık”. Tam da bunun için bugüne kadar yaptığı hiçbir çalışma tam anlamıyla onun değil.

Kendini müzisyen olarak tanımlamıyor, “müzikle ilgiliyim” diyor ve ekliyor: Müzik bana yardımcı oluyor, yaşamada kolaylık sağlıyor.” Onun için müziği iç huzura ulaşma noktası ya da başka bir anlamıyla terapi olarak da tanımlayabiliriz. Yaptığı kayıtları “ölü” olarak değerlendiriyor ama aslında onları müzeye kaldırıyor ve ulaşılabilir hâle getiriyor.

Toparlayayım: Erkan Oğur, Elazığlı. Müziğinin merkezinde hâlâ Elazığ var. Kulağı sadece memleketin değil dünyanın bütün seslerine açık, eli onları seslendirmeye yatkın. Bunun için önemli bir aktarıcı. Aktardığı her şeye kendini katıyor, bu da onu çağın en önemli isimlerinden biri yapıyor. Varlığı türkü gibi ama türküden öte. Rock sularında geziniyor ama anlayışına uyan müzik caz. Hafızları ve (Tamburi Cemil Bey’den Münir Nurettin Selçuk’un ilk zamanlarına uzanan) alaturka şarkıları ona cazı çağrıştırdığı için dinliyor.

Yazıyı, “ön çalışması olmayan bir müzik” olarak tanımladığı caz hakkındaki görüşlerini aktararak bitireyim. Bunu, aynı zamanda Erkan Oğur müziğinin manifestosu olarak da okuyabiliriz: “Birisinin bir müzik sesini çıkardıktan sonra öbürünün de onu algılayarak, ona katkıda bulunarak, o anda kurgusunu yaparak saniyeler içinde oluşan bir müziği, motifle hareketlendirmek. O temanın üzerinde emprovizeler yapmak… Sen de bilmiyorsun, o anda kendi bilinmeyenini çalıyorsun Bir resim çiziyorsun, bir hava çıkıyor, kendi dışına çıkıyorsun. Hem kendini yeniliyorsun veya çalamıyorsan kötülüyorsun, eskitiyorsun… İşte böyle bir müzik.” [Roll 20]


* Gazeteci, yazar

İstanbul Caz Festivali 25. yaşını kutluyor.

Bu vesileyle her hafta sürpriz bir isim, 25 yıldır cazı ve çok daha fazlasını İstanbul’a taşıyan festivalin unutulmaz konserlerini, perde arkasını, caza dair bilgi ve birikimlerini T24 okurları için yazıyor. Yazıların ardından sohbet, #25YıldırCazveDahası etiketiyle sosyal medyada da devam ediyor.

Okuyucu Yorumları