Bir haddini bilmez ve İsmail Beşikçi'yi eleştirmek

- A +

 

2 Nisan 2013 tarihli HÜR HABER internet sitesinde, bir vesikalık fotoğrafa gömülü olarak yer alan “BALIKÇI Yorumluyor” logosuyla “Kürtlerin İsmail Beşikçi’ye bitmeyen diyet borcu” başlıklı tuhaf bir yazı yayımlandı. Altta bir de yazarın resmi adı ve unvanı yazılı:İlhami Işık - Kürt Aydını”. Yazı başlığı da, yazar da oldukça tuhaftı, çünkü hayatımda bir insanın ne olduğuna dair bir unvan olarak isminin altına  “bilmem ne aydını” gibi tuhaf bir mesleki unvan koymasına ilk kez tanık oldum.

Hakkında pek fazla bilgimiz bulunmayan bu zat, ilk kez kehanetlerde bulunduğu genç bir yazarın - Yıldıray Oğur - Taraf gazetesindeki sütununda zaman zaman zikrettiği “Balıkçı” kod adıyla Kürt siyaset dünyasına zuhur etti/ettirildi. Aslında genç arkadaşımız, Ruşen Çakır’ın Vatan gazetesinde yer alan 6 Temmuz 2004 tarihli 7 yıllık sır” başlıklı yazısını bilmediği veya okumadığı için, o bilgileri bir kez daha önüne getirip servise konmasını sağlayan zatın kendisine çok derin bilgiler servis ettiğine inandı. Hem de fazlasıyla inanmış olmalı ki, adeta Nazlı Ilıcak’ın 12 Eylül dönemi cezaevi günlerimizde zevkle okuduğumuz inanılmaz güzellik ve cesaretle sütunlarında yer verdiği “Bir Bilen” benzeri bir muamele yapmaya başladı. Oysa anlatılanların bir kısmı tamamen kurmaca, bir kısmı zaten Kürt siyasi dünyasında bilinen ve hiç biri sır olmayan bilgiler, bir kısmı da ilişkili olduğu gizli servislerden piyasaya sürülmesi uygun görülmüş kafa bulandıran istihbarat kırıntılarıydı.

İlk kez Taraf gazetesinde Yıldıray’ın verdiği ve gazetenin de pek bir benimsediği kod adıyla Neşe Düzel’le yaptığı röportajında bilgi ve kehanetlerini alıntılarla değil de kendi ağzından okuduk. Her ne hikmetse yüzünü göstermemiş, enseden çekilmiş fotoğraflarla poz vererek yarı açık bir şekilde göz önüne çıkmıştı. Bir yıl sonra, aynı gazetede yine Neşe Düzel’le bir röportajı daha yayınlanmıştı. Bu kez ise verilmiş kod adını yine mahfuz tutarak gerçek adıyla ve cepheden fotoğraflarıyla açık bir şekilde karşımıza çıktı. “Arabuluculuk yaptınız mı?” sorusuna verdiği cevaptan anlıyoruz ki, Ruşen Çakır’ın yazısında geçen MİT görevlilerinin Suriye Muhaberatı’nı işe bulaştırmamak için Abdullah Öcalan’la dolaylı bir temas sağlamak üzere, o dönemde HADEP ve yine bir Kürt inisiyatifi olan DEMOS mensuplarıyla buluşmalarında da kendisine rol verilmiş. Bahsettiği görüşmeler, o dönemde her ne kadar gizli tutulmaya çalışılmış olsa da, bazı Kürt arkadaşlarım tarafından bilindiği gibi, benim de dolaylı olarak bildiğim bir hadiseydi. Ancak bunu pek de önemli bulmamıştım.

Zaten o süreçteki bazı askerlerle Brüksel’de falan temaslar kurulduğu, bu temaslara o dönemde yakından tanıdığım genç bir avukat arkadaşımın da adının karıştığını, Öcalan henüz Suriye’deyken, MED-TV’den izlemiştik. Keza o temaslardan bir sonuç çıkmadığı gibi, Abdullah Öcalan Suriye’den sınır dışı edilip, sonunda Türkiye’ye teslim edilip tutuklandı. Kaldı ki, Öcalan da, İmralı sorgulamalarında bu temaslarla ilgili detayları ifadelerinde aktarmıştı.

Esas olarak bu zatın o sürece ilişkin yaptığı açıklamalar, birileri için enteresan bulundu mu, bilmiyorum, ama bizler için çok da “bilinmeyen” şeyler değildi. Her neyse, burada anlatmak istediğim asıl mesele, başımıza bir bela açılır, ismimiz kötüye çıkar veya üstümüze bir kir bulaşır endişesiyle bir zamanlar önünden bile geçmeye cesaret edemediğimiz bir gizli servis ile adı geçen şahsın ilişkisi veya mesaisi değil. Yani asıl üzerinde durmak istediğim mesele bu şahsın kim olduğunu bilmediğimizi zannedip, İsmail Beşikçi’nin bir röportajında yaptığı bazı analizleri bahane ederek devlet içi bazı odakların Beşikçi’ye olan kinini kusması meselesidir.

İsmail Beşikçi’nin yarım asrı aşan, en eski ve yaşayan en yakın arkadaşıyım. Beşikçi’nin eleştirilebilecek bazı görüşleri olduğunu düşünür ve yeri geldikçe bunları kendisiyle de paylaşırım. Ama hemen belirtmeliyim ki, Beşikçi’ye eleştirilerde bulunmak için de öncelikle insanda bir kalite olması gerekir. Yani İsmail Beşikçi’nin Kürt sorununa dair yazı ve kitaplarından herhangi birini okuduğu dahi kuşkulu olan ne idüğü belirsiz birilerinin, kendilerine verilmiş uydurma unvanlarla dolaşarak yapacakları bir iş değildir. Kalkıp bir de Beşikçi’ye, “Kürtlerin ölü olanını sever” gibi haddini ziyadesiyle aşan bir üslup ve hakarette bulunmaya yeltenmesi, zaten başlı başına bir kalitesizlik örneğidir.

Bir kere Beşikçi, bu zatın haberdar olduğu veya edildiği gibi 1993’ten bu yana görüşlerine başvurulan biri değildir. 1967’de “Doğu Mitinglerinin Analizi”  ile Kürt siyasi dünyasında izlenmeye ve saygı duyulmaya başlanan bir şahsiyettir. Ardından gelen doktora çalışması “Doğuda Değişim ve Yapısal Sorunlar - 1969” ve “Doğu Anadolu’nun Düzeni - 1969”  gibi kitaplar var. “Bilim Yöntemi, Türkiye’deki Uygulama” dizisi kapsamındaki “Kürtlerin Mecburi İskânı, Komal, 1977”, “Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Tüzüğü,1927” ve “Kürt Sorunu, Komal, 1978”, “Türk Tarih Tezi - Güneş Dil Teorisi, Komal, 1979”, “Tunceli Kanunu,1935” ve “Dersim Jenosidi, Belge Yayınları,1991”, “Orgeneral Muğlalı Olayı – Otuz Üç Kurşun, Belge, 1991” eserleri Türkiye’de Kürt meseleselinin araştırıldığında başvurulması gerekli en temel ve başucu kitaplarıdır.

Elbette İsmail Beşikçi yukarıda saydıklarım dışında sayısız kitap ve makaleler yazıp tartışmaya açmıştır.* Elbette Beşikçi’nin yazdıkları ve söyledikleri hakkında eleştirilerde bulunabiliriz. Hatta kimi görüş veya tezlerine tamamen karşı da olabiliriz. Ama bunu yaparken de saygı ve nezaketi elden bırakmamak zorundayız. Benim de şahsen katılmadığım bazı analiz ve yorumları vardır.

Örneğin, Frantz Fanon’dan aldığı ve PKK’nin ilk eylemleriyle ilişkilendirdiği ilk kurşun teorisinin ne kadar doğru ve insanî olduğu da fazlasıyla tartışma götüren bir meseledir. Bir kere kurşun dediğimiz nesne sadece bir maden değil, bir öldürme aracıdır ve bunun zihinlerde yarattığı başka bir anlam da yoktur. Fanon’a ve kendisine hak vermediğimi daima söylerim. İnsanların inandıkları bir dava veya siyasi ideal için hayatlarını ortaya koymaları, bu uğurda ölmeleri, son derece saygıdeğerdir ve bunu tartışmayız. Ne var ki, bir örgütün veya bir kişinin insanları öldürerek ideallerini gerçekleştirmeye çalışmasına da aynı gözle bakamayız. İnsanların düşman ilan edilerek hedefe konulup öldürülmesi, öldürenlerin kutsal belledikleri bir davayı kirletmekten öte bir anlam taşımaz. Bir dava için ölen insanla, bir dava için öldüren insan hiç bir zaman aynı kefeye konulamaz.

“Devletlerarası Sömürge Kürdistan” kitabının henüz yazılışı evresinde “Kürdistan’a bir sömürge mi, yoksa bir müstemleke mi” demenin daha doğru olacağı konusunda uzun uzun tartışmışızdır.

Türkiye’de yapılmış askeri darbelerin sadece Kürt halkına veya Kürt siyasi hareketlerine karşı yapılmış olmasına ilişkin tezlerine katılmadığımı; bu darbelerin elbette Kürtleri de önemli bir düşman hedefi olarak gördüğünü; ancak asıl amaçlarının Türkiye’nin müesses nizamı veya yerleşik statükosunun yeniden tesisi ve asıl iktidarın kimler olduğunun hatırlatılması için yapılmış olduğunu defalarca kendisiyle tartışmışızdır.

Daha başka konularda da zaman zaman zaman eleştirilerim olmuştur ve hiçbir zaman haddimi aşan, nezaket sınırlarını zorlayan bir noktaya varmadık.

Öcalan’ın yakalanmasından sonra ise, artık hapiste ve devletin elinde rehin tutulan bir insan olarak örgütünü yönetmesinin doğru olmadığını belirterek zaman zaman ileri sürdüğü bazı eleştirileri oldu. 14 Mart 2006’da Milliyet’ten Derya Sazak’la yaptığı röportajda, “Rahat konuşamıyor mu?” sorusuna şu yanıtı vermişti. 

Çok konuşuyor da işte konuştuğu zaman ancak devleti konuşabilir. Çünkü devletin denetimi altındadır. Bunu kendimden biliyorum, 1985'te cezaevinden bir arkadaşıma mektup yazmıştım. Kürt sorunu konusunda. O mektubu bana iade ettiler ve dediler ki, ‘Sen cezaevinde de suç işliyorsun. Disiplin kovuşturması açacağız.’ Böyle bir durum, işte çok masum bir şey söylüyorsunuz, Kürtler diye... Ama Öcalan, örneğin ‘Savaş ilan ediyor!’ Devlet adım atmadı diyor, ‘Tekrar silaha başvurun.’ Bu kadar denetim altında bunu nasıl söyleyebilir? Demek ki, devletin de böyle bir istemi var.”

Takip eden gönlerde yapılan bir avukat görüşmesinde bu sözlere hiddetlenmiş olan Öcalan, “İsmail Beşikçi, benim devlete karşı görüşlerimi bilmiyor mu? Neden böyle konuşuyor? İsmail Beşikçi Kürtlerin Ziya Gökalp'idir. Ziya Gökalp, Türkler için neyse İsmail Beşikçi de Kürtler için öyledir” demişti.

Son olarak 29 Mart 2013 günkü Cumhuriyet’ten Türey Köse ile konuşmasında yine aynı teze uygun olarak,Öcalan’ın cezaevinde görüşmeler yapması doğru değil… Öcalan da BDP’yi göstermeli. BDP aktör olmalı” tespitinde bulundu.

Elbette Beşikçi bu eleştirilerinde teorik olarak çok haklı. Elbette devletin elinde her türlü yaptırımla kontrol altında tutabileceği bir şahsın artık örgütü ve politikaları üzerinde belirleyici kararlar vermesi teorik olarak doğru değil. Ancak teorik olarak doğru bulduğumuz bir prensip, burada karşılaştığımız hadisede, mevcut pratikte doğru mudur? Fiili duruma baktığımızda doğru olmuyor. Keşke BDP gerçekten kendi adresine ve örgütsel yapısına sahiplenebilen ve ikide bir muhatap adres olarak İmralı’yı gösteren, “İrademiz Öcalan’dır” kampanyalarına girişmemiş bir parti olsaydı. Keşke BDP politik kararlar alabilecek bir inisiyatife ve ehliyete sahip olabilseydi. Keşke karar organlarında gerçekten parti tabanını temsil eden insanlar yeterince görev alabilselerdi. Ama öyle olmasına izin verilmedi; vesayet altında bir konumda kaldı. Yani olması gereken konumda değil ne yazık ki.

Her neyse Öcalan, Beşikçi için bu kez bir şeyler daha der mi, bilemiyoruz. Ama yukarıda ismini zikrettiğim zat, Beşikçinin bu ifadesi için Öcalan’a fırsat bırakmamış ve çok hiddetlenmiş. Beşikçi’nin inandığı şeyleri savunmasından dolayı ödediği bedeli, Kürtlerden tahsil etmeye kalktığını söyleyecek kadar da küstahlaşmış. Ucuz, basit ve alışıldık bir popülist demagoji ile bu uğurda hayatlarını kaybeden birtakım Kürt şahsiyetlerinin isimlerini sıralayarak karşı bir argüman geliştirmeye çalışmış. Yıllarca inandıklarını, düşündüklerini ifade ederek en ağır bedelleri ödeyen ve daima dik duran ve meydan okuyan bir insan olarak Beşikçi hiçbir zaman birilerinden bir bedel alacağı olduğunu aklından geçirmemişti. Buna karşılık, aklı başında ve onu tanıyan hiçbir Kürdün de Beşikçi’ye ödemesi gereken bir bedel borcu olduğunu hissettiğine tanık olmadık.

Ayrıca inandıkları dava veya doğrular için bedel ödemek zorunda olan insanlar, hiçbir zaman bu bedelin bir karşılığı olması beklentisinde olmamışlardır. Böyle şeyleri ancak yaptığı her hizmet için bir şeyler bekleyen sadık yaratıklar hissederler. Bay Balıkçı gibi insanlar da, ancak bu kategoriye girenlerin bir refleksle hareket eder ve Beşikçi gibi dünyaya ve hayata beyni ve yüreğiyle yaklaşan insanlara ulaşamadıkları bir nesne gibi çamur atmaya çalışırlar.

* İsmail Beşikçi’nin hayatı ve eserleri hakkında bilgi edinmek isteyenlere, genç akademisyenler Barış Ünlü ile Ozan Değer’in kapsamlı bir çalışma yaparak derledikleri ve İletişim Yayınları tarafından basılan “İSMAİL BEŞİKÇİ” kitabını tavsiye ederim.

 

Okuyucu Yorumları