- A +

Bazen, Başbakan Erdoğan az bile yapıyor diye düşündüğüm oluyor. Ağzından çıkanı hikmet sayan, yıkıcı ve saldırgan üslubunu “öfke sanatı” diye öven, çağdaş demokratik bir devlette asla kabul edilemeyecek fikirlerini, müdahalelerini anında benimseyip savunan bunca kulu varken, katli vaciptir fetvası verip, “Ol kişinin kellesi anında uçurulmalı” demediğine şükretmek gerek.

Niceleri arasında önemsiz sayabilirsiniz ama bir süre önce haftalık gündem  yemlemesini yapan Tayyip Bey’in, ölüm cezasının/idamın geri getirilmesinin mümkün ve iyi olabileceği yolundaki sözlerinin ardından, bir TV kanalının genç, afili, küstah havalı sunucusunun (böyle bir yorum yetkisi ve görevi de yokken) “Başbakan çok doğru söylüyor, ben de idamdan yanayım, bazı durumlarda gereklidir” demesini hatırlıyorum. Kanım dondu, hemen başka bir kanala geçtim, bir daha da o kanala asla uğramadım. Duyduğuma göre hâlâ orada, görev başındaymış. Epeyce de beğeni (ya da Başbakan ve şürekâsı cihetinden parsa) toplamıştır. Ben o programı zapladım, kurtuldum ama Başbakan’ı zaplamak hiç kolay değil. O her yerde, büyük birader olarak bizi gözetliyor ve hizaya sokuyor: Kendi sığ demokrasi ve hayat anlayışının hizasına. Hizaya girmeye niyetli olmayanın biletini de şöyle veya böyle kesiveriyor. Kulluğa, yalakalığa bu kadar hevesli kişi varken, ne yapsa yeridir.

 

ODTÜ’de ne oldu?

 

ODTÜ’deki son olayların ardından ODTÜ Rektörlüğü’nün ve öğretim üyelerinin polisin aşırı güç kullanımını eleştirerek öğrencilere sahip çıkmasıyla başlayan gelişmeler, bazı üniversitelerin rektörlerinin sadece protestoları değil kurum olarak ODTÜ’yü hedef alan bildirileriyle devam etti. Son zamanlarda kurulmuş bazı üniversitelerin rektörleri ise yayımladıkları ortak bildiriyle protestocu öğrencileri ve öğrencilerine sahip çıkan üniversiteyi kınamakla yetinmeyip hükümetin ve ismen Başbakan’ın yanında olduklarını, saygılarla övgülerle açıkladılar. Olayların ilk elden tanığı ODTÜ’lü yöneticilerin ve öğretim üyelerinin beyanlarına, olayların gelişmesi konusundaki gözlemlerine aldırmadan, başbakanlarının izinden giderek ülkenin en saygın üniversitelerinden birini anarşi yuvası olarak itibarsızlaştırmaktan çekinmediler. Şimdilik 13 üniversite var bu kervanda ama arkası gelecektir, bu ayıba katılanlar artacaktır, hiç şüpheniz olmasın. Çünkü Başbakan tam da bu satırların yazıldığı saatlerde, üniversite camiasının ortadan çatladığı, uzlaşmacı ve yapıcı olmak gerektiği sırada öyle bir açıklama yaptı ki, “Çok gördük ama böylesini hiç görmemiştik.”

Tayyip Bey, ODTÜ yönetimini ve öğretim üyelerini bir kez daha hakaretamiz biçimde suçladıktan sonra, onların da mesleklerini bırakıp teröristlerle birlikte sokaklara çıkmaları gerektiğini söyledi; konuşmasını açık tehdite vardırdı. Ve şöyle taçlandırdı: “Şiddeti kim savunuyorsa, kusura bakmasınlar onların sonuna kadar karşısındayım.” Bu sözleriyle, öğrencilere şiddet kullanan polislere karşı olmasını beklediğiniz Tayyip Bey, sözlerini polisi kutlayarak, öğretim üyelerini kınayarak bitirdi.   

O gün ODTÜ’de neler olmuştu gerçekten? Bir grup öğrenci, kampusa gelecek Başbakan Erdoğan’ı protesto için bir basın açıklaması yapacaktı. Aralarına karışmış provokatörler, eylemi sabote edecek ve şiddete dönüştürecek kişiler var mıydı? Olabilir. Kimileri, benim de hiç yandaş olmadığım, yanlış bulduğum örgütlere, partilere mensup muydu? Olabilir. Ancak ne provokatörlere ne de “nerede hareket orada bereket” zihniyetli amok koşucusu marjinal örgüt mensuplarına gerek kaldı. 3 bine yakın polis, önce bir meydan muharebesinde düşmana karşı saf tutan saldırıya hazır edalarıyla, sonra da fiilen saldırarak göstericileri dağıtmaya soyundu. Provokasyonu güvenlik güçleri üstlendi adeta. O andan itibaren olaylar zaten çığırından çıkmıştı. Öğrencilerin şiddet eylemleri diye nitelenen polise taşlı sopalı saldırı, lastik yakma, Başbakan’ın sözünü ettiği sapanlar, vb.; bazı öğrencilerin polis saldırısıyla yaralanması, bir öğrencinin de hayati tehlike altında hastaneye kaldırılmasının ardından ortaya çıktı. Sözüne güvenilir, saygın gözlemciler, bu arada ODTÜ yönetimi buna tanıklık ediyor. Şiddete karşı olduğunu iddia eden bir başbakanın da onlara güvenmesi gerekiyor.

Protestocu öğrencilerin eylemine müdahale edilmeseydi, çevrelerinde önlem alınıp bildirilerini okuyup sloganlarını atmalarına izin verilseydi bunlar olmayabilirdi. Yine de saldırgan, provokatif eylemler gerçekleştirilirse, sorumlular konusunda, eğer öğrenciyseler üniversite yönetimi, öğrenci değillerse yetkili merciler kovuşturma sürdürebilirdi. Ancak polisin müdahalesi öylesine şiddetliydi ki, bir öğrencinin ölüm sınırına gelmesinin paniğiyle, ölçüsüz güç kullanımını ilk başta İç İşleri Bakanı bile kabul etmişti. ODTÜ rektörünün, öğrencilerine sahip çıkan ve emniyet güçlerinin ölçüsüz şiddetini kınayan açıklamalarının ardından Başbakan Erdoğan’ın sarf ettiği kurumu itham edici talihsiz sözler havayı birden değiştirdi. Büyük şef konuşmuştu, artık ona uymak gerekiyordu. 

Saptırmaya, gizlemeye gerek yok. ODTÜ’deki protesto fırlatılan uyduya, ilime bilime karşı değil mevcut iktidara ve onun baş temsilcisi Erdoğan’a karşıydı ve demokratik bir hakkın kullanımıydı. Kullanılış biçimine, maksadını aşan, protestoyu da zaafa uğratan aşırılıklara karşı çıkabilirsiniz ama bu hakka karşı çıkamazsınız. Mesele, “Gençlik böyledir, kanları kaynıyor, olur böyle vakalar, büyüklerimiz hoş görsünler”  türünden geçiştirmelerle de çözülemez. Söz konusu olan demokratik bir hakkın kullanımıdır. Güvenlik güçleri o hakkın kullanımını engellemek için değil, protestoculara gözdağı vermek için değil, mala ve cana zarar verecek bir olay çıktığında güvenliği sağlamak için oradadırlar. ODTÜ olaylarındaki ayan beyan gerçek polisin öğrencileri provoke ettiğidir. Nitekim ODTÜ Rektörlüğü ve öğretim üyeleri de bunun altını çizerek öğrencilere sahip çıkmışlardır. Asıl kıyamet de bundan sonra kopmuştur zaten. Var mı bana yan bakan! tavrıyla protestonun ve eleştirinin katresine dayanamayan Başbakan’ın sitemleri ve suçlamaları saldırgan polise, hatta protestocu öğrencilere bile değil, doğrudan üniversite yönetimine ve öğretim üyelerine yönelmiş; “Yazıklar olsun, sizler mi yetiştireceksiniz gençliği, sizlere kalmışsak vah memleketin haline” kıvamında öfkeli ve aşağılayıcı sözleri esirgememiştir.

 

Kulluk ve Biat Kültürünün Ürünleri

 

Ve işte bir hafta sonra çeşitli üniversitelerin rektörleri, binlerce polisin olayları büyüten ölçüsüz şiddetinden, öğrencilere hedef gözeterek saldırmasından, polis provokasyonundan hiç söz etmeden, gençliğin şiddetini, örtük olarak da ODTÜ yönetiminin öğrencilere sahip çıkmasını kınayan ve hükümetin başaralarını överek Başbakan’ı desteklediklerini ifade eden ortak bildirilerle karşımızdalar. Bunu YÖK’ün yönlendirmesiyle mi, yaranmak için mi yaptıkları çok önemli değil. Hemen söylenmesi gereken, davranışlarının kendilerine ve kurumlarına onur kazandırmadığı. Ama bence daha önemli ve tehlikeli bir nokta var: Tayyip Erdoğan’la zihniyet kardeşlikleri... Statükocu, muhafazakâr, başı önüne eğik kulluk zihniyeti... Kullar şeyhe karşı çıkmazlar, kendilerini onun yolunda ve suretinde inşa etmeye çalışırlar. Kullukta protesto yoktur, biat ve sinsice altını oyma vardır.

Tayyip Erdoğan itaat, biat, kulluk kültüründen geliyor. Bakmayın siz o harbi delikanlı havalarına, aslında o kültürün oyunbazlıklarına, altını oyma taktiklerine vakıf. İktidara karşı protesto, hele de kendi iktidarına başkaldırı biat kültürüne yabancıdır. Bu kültürden beslenenler iktidara gelince kendi kulluklarının bilinç altı ezikliğini başkalarını kendilerine kul yaparak gidermeye çalışırlar. Dindar nesiller yetiştireceğiz derken, muhafazakârlığı rozet olarak takarken, kendi doğrularını mutlaklaştırıp farklı düşünceyi ezmeye çalışırken hep o kulluk zihniyetinin ve biat kültürünün etkisi altındadırlar. Aralarında eski soldan gelenlerin, AKP’li olmayanların, hatta zaman zaman kapalı kapılar altında Başbakan’ın üslubunu eleştirenlerin de bulunduğunu bildiğim rektörlerin ODTÜ olayları karşısındaki tutumunu yalakalık olarak nitelemek hafife almak olur. Onlar aynı statükoculuğun ve kulluk zihniyetinin taşıyıcılarıdır. Ciddi tehlike bu noktadadır zaten. Muhafazakârlık, kulluk, demokratik bilinç eksikliği sadece AKP’de değil, sağıyla soluyla toplumumuzun bütününde yaygındır. İtaat ve biat kültürü, yüzlerce yıldır ideolojik bir kod olarak sağıyla soluyla topluma işlenmiştir. Mücadele edilmesi gereken asıl bu kültür ve bu zihniyettir.

Okuyucu Yorumları