Mutlu sonlar masallarda kaldı

- A +

Masallara sığınıp anlatsam yumuşar mı ortamın karabasanı dedim. Çocukluğumdan kalma en az on masalı tekrar okudum. Sonu mutlu bitenlere, iyiliğin kazandığı masallara karnımızın doyduğunu anladım. Çünkü bu ülkede iyiler hep kaybetti, geçmişte de böyleydi şimdi de değişen tek parça bir şey yok.

İntikam ve hırs olur mu devlet dediğin mekanizmada? O bir mekanizmadır ve duygularla değil kurallarla işler. Duygular ancak bu mekanizmanın yürütücüsü insanlardan kaynaklanabilir. Onun da önüne kuvvetler ayrılığı ile geçilir(di). Şimdi olanların nereye geldiğini görünce, yasama ayrı iş, yürütme ayrı iş derken, biraz gerilerde kalan yargının neden apayrı olması gerektiğini anladık mı?

Cuma akşamı Cumhuriyet gazete olarak da, yönetim olarak da hapsedilmeye devam edildi. Bunun yükünü sadece hapis edilen gazeteciler ve aileleri çekmemeli desek de en çok onlar çekiyorlar. Bir günlüğüne Kadri Gürsel olsak; evinde uyuyamayan, eşinin sesini duyamayan, çocuğuna dokunamayan. Çayı istediği demde içemeyen. Bir günlüğüne Ahmet Şık olsak; canının çektiği sokakta yürüyemeyen, ayağı kaldırıma takılıp, buna söylenemeyen, istediği kitabı okuyamayan, banyosunu yaparken kokusunu sevdiği şampuanı olmayan. Bir günlüğüne Murat Sabuncu olsak; ödemesi gereken faturalarının zamanı geçmiş mesela, gazeteye yetiştirmesi gereken yazılar var, internet yok. Buna kızıyor, kızabiliyor çünkü dışarıda, şimdi tutulduğu yerin dışında. Dört duvar içlerine ancak isteği zaman girip çıkıyor. İş, ev, kafe, sinema, vs. Örnek dediğin şey uzadıkça sıkar. Ne dediğimi anladınız işte, bir anda özgürlük denen elle tutulamaz, bir yere sığdırılamaz temel insan hakkının elimizden alındığını düşünün.

Bunun ispatlanmış suçlar ve bitmiş yargı süreçleri için adı özgürlüklerin elinden alınması değil suça ait cezanın çekilmesidir elbet. Ama burada bu iki madde de yok. Ben hukukçu değilim, detay bilmem. Ben vicdanlı, hala adaletten başka hak aranacak bir limana güvenmeyen, sade vatandaşım ve içim cız ediyor. O cız susmuyor, sıkışıyor, büyüyor kocaman bir off oluyor. Ve diyorum ki ‘Allahım beni böyle bir dönemde hak aramak zorunda bırakma’.

Ülkemin aydınlık yüzlü, yürekli insanları biraz daha tutuklanacağız, biraz daha azaltılmaya çalışılacağız belli ki. Sabır taşlarımızın genliğini arttırıp, çatlamamayı başarmalı ve hayatta kalmaya inatla devam etmeliyiz.

Bu hayatta kalma mücadelesini biraz mecazdan çıkarıp gerçekten İstanbul’da iki kez yaşanan hava olayları sonrası meydana çıkan acziyete değinmek isterim. 10 gün ara ile yaşanan aşırı yağış, fırtına, dolu sonrası oluşan sellerde çok sayıda maddi hasar meydana geldi. ‘Çok şükür hayatını kaybeden vatandaşımız olmadı’ açıklamasını yapan devlet yetkililerine seslenmek isterim ki, bekle o da olacak. O zaman neye sığınacaksınız teselli için? Böyle yetkili ağız mı olur ya, ikincisinde buna bile şükretmeye tenezzül edilmedi gerçi ama. Bunun kesinlikle birinci sebebi çarpık kentleşme, kentsel dönüşememe, alt yapı eksiklikleri, iş bilmez müteahhitlere verilen şehircilik ihaleleri ve daha bir sürü insan eliyle yapılmış, yönetimsel hatalar. Sen bu parktaki ağacı kesmedim taşıdım diyorsun ama o ağaç taşındığı yerde değil orada, ilk olduğu yerde toprak kaymasını engelliyor belki. Sen ben buraya ağaç diktim diyorsun ama pardon toprak kalmamış ağacı dikeceğin her yere beton dökmüşsün, saksıya dikiyorsun ağacı fırtınada düşüyor. Zira ağaç saksıya değil toprağa dikilir. Köprü yapacağım diyorsun ormanı kesip biçiyorsun al sana hava olayları sıkışıp sıkışıp patlıyor. Erik kadar dolularla senin benim evin arabanın camını paramparça ediyor. 13. Kattaki evi camından milyon dolarlık sitenin evini sel basıyor. İnsanlar metroda gondola biniyor, arabasında zorunlu malzeme şnorkel, palet taşıyor. Bunları komiklik olsun diye yazmıyorum ayan beyan İstanbul’da yaşayan insanların hayatlarında artık bunlar var. ‘Üsküdar sahil bugün boğazla birleşecekmiş gene yavrum senin yüzmen iyi değil, okula başka yoldan mı gitsen?’ diye hava durumu dinleyen ve öğüt veren anneler çıkacak yakında. Bu aday annemiz gibi biz de alışkanlık edilmeli ve bir Amerikalı edasıyla hava durumlarını İstanbullu olarak her gün dinlemeli ve tedbirlerimizi ona göre almalıyız.

Pazar yazısı olunca haliyle size ufak bir iki öneride bulunmak isterim. Sıcak günlerde sinemaya gidelim derseniz Christopher Nolan’ın yönettiği Dunkirk çok iyi bir savaş filmi ve bu bir kült yapım olma adayı. Detay isterseniz Atilla Dorsay da bu filmi yazmadan geçmedi okuyun derim. Kitap da önereceğim, çünkü bana da sevgili yazar grubum önermişti ve çok isabetliydi Han Kang’ın Vejeteryen’ı. Bu kitapta çok katman var onlara girmeyeceğim elbette ama açlıkla, bedenin açlığı ile ilgili çok can yakan satırlar var. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça olmasa belki o satırlar okunup geçilecekti ama geçilemedi. Onlar açlık grevlerinde inanılmaz bir iradeyle 143. Günlerine geldiler. Unutma.

Bu insanların direnişlerine bakıp utanmalı mı, umudu kaybetmemeli miyiz artık kafam karmakarışık. Benim yazılarım bile bir gelenekselliğe eriştiğine göre, klasik pazar temennim ile bitireyim yazımı;  her şeye rağmen mutlu pazarlar herkese.

www.draytunaktan.com

Okuyucu Yorumları