Her yol Roma’ya çıkıyormuş gerçekten

- A +

Haberiniz var mı? 2 Nisan’da 23. Kez Roma Uluslararası Maratonu koşuldu. Yok mu, umurunuzda mı değil? Ya bırakın seçim yapmak zorunda bırakılma hallerimizi, dünya üzerinde hayat devam ediyor. Bizi uyutuyorlar. Bazen bu lider adlı yerli ve yabancı tayfanın bir araya gelip hepimize kahkahalarla güldüklerini düşünüyorum. Konuyu dağıtmayayım. Son zamanlarda özenle siyasetten uzak, temiz bir dil kullanmaya çalışıyorum. Çünkü siyaset temelinde kirli bir alan, omo, alooo falan ile paklanmaz. Ağzına biber de sürülmez binlerce yetkileri olan abiler, küçük çapta abi’leş’miş ablaların oyun alanı orası. Bir de hayatını, işini siyaset yazmaya adamış çok kıymetliler varken ben ne yazayım, ne diyeyim? Sabahtan akşama anlattığım, uyguladığım mesleki konuları da konuşmayayım. Nihayetinde ben de yazarak dinleniyorum. Kendimi sakatlamak pahasına, ‘kendine Amokcu koşularımı’ anlatayım en iyisi.

Ballandıra ballandıra anlatacağım Roma Maratonuna hazır mısınız? Çünkü her koşan canlının bu ıstırap dolu yoldan geçmeye heves ettiğine inanıyorum. Koşmanın sağlıklı yaşamla bağdaşmadığını söyleyen kemik, eklem ve kalp uzmanlarını doktorları bir tarafa koyalım, bence psikiyatristlerin de konu hakkında acilen yorum yapma zamanı geldi. Dünya üzerinde on binlerce insan, çılgınlık halinde neden koşuyor? Bireysel yanıtlarım elbette var ama toplumdaki karşılığını hep merak ediyorum.

Maraton koşmak ciddi bir hedeftir. O yüzden de çok disiplinli bir hayat, inatçı bir karakter gerektirir. Bugün karar verseniz en az dört ay (16 hafta) sonrası için hazır olabilirsiniz. Antrenmanların şekli ve sıklığı daha önce ne kadar, hangi sporları yaptığınızla ilgili olarak değişeceği gibi, yaşınız, sağlık durumunuz, cinsiyetiniz, hedefe ne koyduğunuzla ilgili de değişir elbet. İlk maratonunu koşacak biri ile bireysel maraton süresini 3,5 saatin altına çekmeye çalışan biri için durum çok farklıdır. Burada konu elit atletler değil tabii, hele insan olduklarından şüphe ettiğim, Etiyopya, Kenya gibi ülkelerin koşucuları hiç değil. Nasıl beslendiğiniz, kaç saat uyduğunuz, antrenmanları hangi verimlilikte yaptığınız o kadar önemlidir ki. Yarış yaklaştıkça yarışı sürekli zihninizde koşmaya başlarsınız. Bu da mental hazırlık sürecidir. Bu, maraton koşularında sizi artık her şeyin bittiğine inandığınız noktaya geldiğinizde koşmaya devam ettirecek olan yedek deponuzdur; zihniniz.

Her maraton prensipte 42km 195metre mesafedeki asfalt koşuları gibi görünse de bambaşka deneyimler kazandırır. Ama ilk kez koşulan her yeni mesafenin tadı ve heyecanı hiç bir şeyde yoktur.

Karar verirken ne zaman ve nerede koşacaksın sorusu ilk yanıt gerektiren konudur. Geçen sene baharda Barselona’da maraton koşmak müthiş bir fikirdi mesela. Mevsim çok ideal, şehir büyüleyiciydi. Ama bir daha maraton koşmak isteyip istemediğimi uzunca bir süre sorgulamadım. Yaz boyu hiç bir yarış takvimine bakmadan koşmaya devam ettim. Sonra öyle nefis rotalarda koştum ki, eylülde bir sabah antrenman niyetine çıktığım koşudan 21 km yaparak dönünce yarış koşma isteğim hortlayıverdi. Uyuyan devi uyandırmıştım. Arkadaşlarla yapılan kahvaltı sonrası otel odasında Nisan 2017 Avrupa koşu takviminden Roma Maratonu bana gel gel yaptı. İşte bu kadar basitti. Kayıt işlerinin tamamlanması biraz zaman aldı, sağlık raporu onayı vs. Ben bu arada uçak biletlerini almış, yarışın başlangıç noktasına çok yakın, harika bir otelde rezervasyon yapmıştım bile.

Sonrası az önce bahsettiğim fedakarlıklarla geçti. Herkesin uyuduğu saatlerde ayakta olmak, antrenman yapmak, öğlen arasında yemek yemek yerine spor yapmak, dost meclislerinden erken ve ayık kalkıp, bu kez herkesin ayakta ve hayatta olduğu saatlerde uyumak, öyle önüne konan her şeyi yiyip bitirmemek gibi bir sürü şey.

Çok sıkı antrenmanlar yaptım ama ara ara yok ya koşamam dediğim zamanlar oldu. Antrenörüm sevgili Lisa bana olan inancını hiç kaybetmeden 1,5 saat süren kişisel antrenmanlarla canıma okumaya devam etti. İnsanın parasıyla rezil olduğu saatlerdir bunlar. Neyse zaman hızla aktı, sağlık kontrolüm gene son güne kaldı. Ama sevgili doktorcuğum bana koşamazsın yerine, ‘at gibi koşarsın’ sinyalini veren tıbbi yorumlar yaptı. Ve yarış takviminde geri sayım son iki günü gösterdiğinde ben de Roma’da mis gibi havada tarihi açık hava müzesinde dolaşmaktaydım. Ciplerin dağıtımı için şehir merkezinin epey uzağındaki  kongre merkezi seçilmişti. Maraton Kasabası demişlerdi oraya ve erken saatte gitmeme rağmen kapının önündeki kuyruktan içeri girmem bir saatimi aldı. Medeni ülkelerin yarışlarında koşuculara kayıt yaptıkları sırada tahmini koşu süresi sorulup ona göre renkler verilir. Kayıt numaralarınıza göre yarış kitlerinizi alırsınız, renklerinize göre de yarıştaki çıkış sıranızı bilirsiniz. Bu size, sizin ile koşabilecek yarışçılarla keyifli bir rekabet sağladığı gibi yarışın ilk başlangıcında üst üste, çarpışarak koşmanızı engeller. Örnek veriyorum; uluslararası olduğu halde, üstelik dünyanın en hoş rota başlangıcı olan İstanbul Maratonunda yıllardır bu iş yapılmadığı için en güzel zamanlar olan köprü üstündeki yarış anları, durup resim çekenlerle, karşıdan yürüyerek köprüyü geçenlerle çarpışarak başlar. Hedefi olan yarışçılar için çok sinir bozucu anlardır bunlar. Ülkemde neyi anlatsam elimde kalıyor, daha da fenası bugün burun kıvırıp eleştirdiklerimi yarın mumla arar hale geliyorum, bu yüzden insana ‘buna da şükür’ dedirtiyorlar. O yüzden bu yarışların kadınlı, erkekli, dünyanın her yanından gelen yarışçılarla koşulmaya devam edilebileceği günlerimiz hep olsun deyip, itiş kakışlı da olsa bizim olsun diyorum. Bendeki ileriye dönük umutsuzluğun derecesi bu yani.

Zaman sıçrayışıyla gene Roma sokaklarına ve yarış sabahına dönelim. Her zaman olduğu gibi rüyamda yarışa yetişemedim ve numaramı kaybettim. Bu huzursuz, tatlı heyecan, stres hali her yarış sabahında beni benden alır. Geceden hazırladığım yarış kıyafetlerimi giyip, aksesuarları kontrol edip, kahvaltımı yaptım. Başlangıç noktası Colosseum’da ve benim otel bir sokak arkasındaydı. Yetişmemek diye bir şey mümkün değilken neredeyse rüyam gerçek oluyordu. Çünkü güvenlik dolayısıyla uzun bir şerit kapatıldığı için1 km ileriye yürüyüp sonra 1 km de geri dönüşü olan bir yola girince benim yarış alanında geçirecek hiç zamanım olmadı. Stresle başlangıca geldim ve yarış o dakika başladı. Epey gerideki grupla çıkış yapmış oldum. İki gündür günlük güneşlik olan hava bizim koşmaya başlamamızı bekleyip bir anda yerini bulutlara bıraktı. Çizgi filmlerde, gıcık olduğu karakterin tepesinde dolaşan yağmur bulutları ile koşmaya başladık, şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, yağmur sağanak yağıyor ve biz önümüzü zor görerek koşuyorduk. Sorun yoktu, elbette duracaktı, durmasa da artık zaten sırılsıklamdık, ayakkabılarımın içinden her adımımda sular dışarı fışkırıyordu. On kilometrenin ardından durdu ama bu çok uzun sürmeyecekti yirminci kilometrelerin ortasında tekrar başlayıp tüm yarış devam etti. Ve bir de buz gibi esen rüzgar ekleyin üstüne, hissettiniz mi o üşümeyi? Elim bir ara kaskatı kaldı su istasyonunda bardağı tutamadım, öyle donmak yani.  

On beşinci kilometreye geldiğimde, yani halk insanı bizlerin geliş süresi takribi 70-100. dakikalar diyelim, bizi kesen alt yolda dönüş için 35. Km görünüyordu ve işte o insan olmayan Etiyopyalı yarışçılar oradaydılar. Onları alkışladık koşarken ve dedim ki ‘2-2,5 saate de ben geliyorum bekleyin’. Yarış birincisi 2 saat 7 dakika 30 saniye ile erkeklerde Shura Kitata Tola idi, yani biz daha yarışın dörtte birini ancak bitirmişken 7 km sonra zaferi kazanacak olan abi.  

17-18. kilometrelerde kafamı kaldırdığımda ne göreyim? Vatikan’a doğru koşuyoruz. ‘Allah’ım sana geliyorum’ demek için erkendi. Bu yolu 30 kilometrelerden sonraya koysalar cuk oturacaktı ve ‘iman gücüyle koştum’ diye çarpıcı bir başlıkla yazıyı satabilecektim ama baya zihin gücü ve inatçılığımla koştum, bitirdim.

Sağanak yağışa, soğuğa rağmen ve şehir merkezinden giderek uzaklaşıyor olmamıza karşılık bitmeyen kalabalık, destekçiler gene çok etkileyiciydi. Yarışın başında bu koşuyu nasıl bitirebileceğimin stratejik planlarını yapmıştım ama tabii ki beklenmedik şeyler oldu. Tıpkı hayat gibi. Yarışı 10 ar kilometrelere böldüm. Her 10 kilometreyi hayatımdaki değerli insanlar ve önem verdiğim işlerle ilgili sonuçlara bağladım. Yani o kilometreler bittiğinde ben sözümü tutmuş, gerekeni yapmış olacaktım. Bundan kimsenin haberi yoktu, gerekmiyordu da. Çünkü maraton koşmak yapayalnız bir eylemdir. Kilometreler ilerledikçe kendinle didişmeler başlar mesela, o yüzden dördüncü 10 kilometre sadece benimdi, mesele kendimdim. Son iki kilometre ise hayatta baş edemeyeceğimi düşündüğüm tüm sorunlar içindi. Çünkü son bir güç, topallayarak, hatta bazen koştuğunu sanırken yürüyerek hedefe varma anı. Zirve nokta, tarif edemeyeceğim karmaşık duygular ve gurur. Buraya döneceğim tekrar.

Yarış sırasında destek istasyonları çok düzenli ve profesyoneldi. Şu yağmur azıcık azalsa, biraz daha etrafla ilgilenmek, daha fazla eğlenmek mümkün olacaktı ama ıslak maratonda ayaklarım artık saatlerdir suyun içinde travma almaktan perişan olmuştu, nitekim bir kaç tırnak kaybı kaçınılmaz sondu. Doğru planlanmamış kıyafet yüzünden de epey üşüdüm, bunun sonu zatüre dedim ama beden çok garip dirençler geliştiriyor. Karşılıklı açık camın arasındaki esintiden hasta olabilen ben, saatlerce ıslak halde soğukta koşmanın sonunda sapasağlamdım.

Yakıt istasyonu dediğim su, enerji içecekleri, muz, vs için her 5 kilometrede bir olan stantların son beşi benim için sığınak oldular ve oralarda artık ıstırap içinde duruyor ve yeme içme bitene kadar yürüyordum. Bir ara yarıştan çıkmak istedim ama olmuş 35 kilometre nereye gideceksin. Zaten buradan yaklaşık 1 kilometre sonra artık şehir merkezine girmiştik ve sokaklar cıvıl cıvıldı, herkes heyecanla sürünerek koşmaya çalışan bizlere bir damla enerji olmak istiyordu. Asıl Roma ve maraton işte o son 6 kilometreydi. Artık yürümek yoktu ve bitmeyen yağmur, taşlarla döşeli asfalt olmayan kaygan yollar vız gelir tırıs giderdi. Kramplar ara ara topallatıyordu ama meydanların hepsini koşarak selamladım. Ve bitiş balonu görünmüştü. Başladığımız yere, Colosseum’a dönmüştük. Artık hüngür hüngür ağlıyordum son zaman ölçere bastığımda ve madalyalarımızı bize veren görevlilere doğru yürürken hıçkırıyordum. Sakinleşemiyordum, beş on dakika bu hal sürdü. Normal koşullarda bitiriş noktasında yarışçılar yerlere yayılır ve çok keyifli zaman geçirilir. Ama bu sefer mümkün olmadı, madalyayı alan üzerine verilen ısı koruyucusu ile alanı terk etti. Bir şeyler eksik kaldı yani, hayat gibi gene.

Sonrası malum önce kendime gelmem için zaman gerekti. Sonra benden sonuç bekleyen aileme, dostlarıma, hastalarıma, cümle aleme davul zurnayla olmasa da sosyal iletişim yollarının hepsiyle bitirdiğimi ilan ettim. Koşucu kafası, yükselmesi biraz devam etti ve hayat kaldığı yerden devam etti. Ufak tefek travma hasarları da zaman içinde iyileşmeye devam ediyor.

Soru şu ‘Bir daha maraton koşar mısın?’ cevabı eğer koştuğun anda veriyorsan ‘Koşmaktan nefret ediyorum, bir daha asla’ oluyor. İki saat sonra aynı sorunun cevabı daha ılımlı ‘Bakalım ya, biraz zaman geçsin, belki bir kez daha. Allah’ın hakkı üçtür falan’ oluyor. Sonra zaman ilerliyor ve trafikte, arabada beklerken sağdaki billboardda ‘İstanbul Yarı Maratonu için kendi rekoruna hazır mısın?’ diye soran bir yazı dikkatini çekiyor. Ve telefonundan kayıt tuşuna basıverebiliyorsun. Hayır daha yapmadım. İşte insanın aklı bu kadar şahane. Çekilen acılar unutulup, elde edilen başarılar, hazlar akılda kalmasa nasıl devam ederiz yaşama böyle iştahla sarılmaya? Maraton hayatın kendisi, uzun soluklu, planlananın dışına çıkıveren, bazen duvarlara çarptıran, keyifli ve acılı, zorlayıcı ve azmedersen sana harika hazlar yaşatan kendi deneyim alanın. Eğer koşuyorsan maratonu dene, eğer koşmuyorsan ve hala bir spor dalına merak duymamışsan, biraz hareketlen. Pazar, pazartesiden daha iyi başlangıçtır. Hadi bugün o gün olsun.

Mutlu pazarlar, haftaya sandık var. Bugün keyif edin, spor yapın, kitap okuyun, sinemaya, müzeye, konsere gidin, akrabalarınızı, uzun zamandır görmediklerinizi ziyaret edin, arayın sorun, sevdiklerinize onları sevdiğinizi söyleyin. Şöyle harika bir detoks olun ki zihniniz açılsın, oksijeniniz bol olsun, gözünüz dört göz olsun, oyunuzu öyle kullanın. Niye? Çünkü biz vatandaştan önce kelle başı oyuz, seçmeniz unutmayın. 17 Nisan’da hiç bir siyasetçinin gözünde beş para etmeyeceğiz. Yani bu haftanın tadını çıkaralım, önemsendiğimiz son hafta.   


www.draytunaktan.com

Okuyucu Yorumları