- A +

Geçtiğimiz günlerde (8 Eylül) İran yönetimi, Kürt sivil aktivist üç genci idam etti. Fakat, Zanyar Muradî, Luqman Muradî ve Ramîn Hossein Panahi’nin cenazeleri ailelerine teslim edilmedi.  İran rejimi, ailelere çocuklarının yalnızca gömülürken yanlarında bulunmalarına izin verdi. Ancak, ölüm ve izin yan yana geldiğinde, şiddetli bir gerilim hattı oluşturuyor. Biri (izin) tümüyle irade içerirken, diğeri (ölüm) her şeyi yalanlıyor. Zira ölümün olduğu yerde, dünyevi bütün olasılıklar imkansız ve gereksiz hale geliyor.

İktidarların ölüye yönelik tutumları -ki öldürmelerinden bahsetmiyoruz- son derece yakıcı bir yerde duruyor. Ve bu yer; ne iktidar, ne muhalif ne de başka yerdekilerin işine yaramıyor. Topyekûn içinde insanlığın yer aldığı, herkese ait bir gerçekliği hedef alıyor. Tam da burada söz konusu tutumların, rejimlerin bekasını da darmaduman ettiğini söylemeye gerek var mı?!

Boş şeylerle uğraşmak…

Bu yeni tanık olduğumuz bir şey midir? Elbette değil. Bu tanıklık için çok uzaklara gitmemize gerek yok zaten… Yalnız ölüm denilince durmak gerekiyor. Ölüm nihai bir sondur belki ama; hırs, iktidar-güç tutkusu gibi kahredici şeylerin gereksizliği üzerinde düşünmek için de bir başlangıçtır. Daha birçok şeyin başlangıcıdır ölüm. Yeni bir dünyanın hatta… Ölenler eski dünyayı geride bırakmıştır. O eski dünya ki, ölüm tarafından yalanlanmıştır. Ölünün tarafından baktığımızda, o eski dünya, bütün hesapların tamamlandığı, artık kendisiyle uğraşılmayacak gereksiz bir varlık olarak durur. Peki, öldürdüklerini bu gereksizleşmiş hesaplara göre takip edenlere (iktidarlar) ne demeli!

Bir ses, bu takipçilere, “çok boş şeylerle uğraşıyorsunuz” diye haykırıyor adeta. Savaşsa eğer, -güçler eşit olmasa da- yaklaşık bir denge gerektirir. Kaldı ki, konu çatışmaya koyulmuş tarafların durumları değil. Bütün bunlardan arta kalandan, terk edilmiş bir alandan bahsediyoruz.

Ölenlerin ölmesine, yaşayanların hayatta kalmasına…

Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesinde de altını çizdiği gibi, “Mezarlıklar, cenaze törenleri, gerçek olan’ın alanlarıdır…”  Ve burada da hayatın en temel ilişkisi kurulur. Zira bu gerçeklik, “canlılar ile ölüler arasındaki ilişkiyi tesis eder, ölenlerin ölmesine, yaşayanların hayatta kalmasına, yas tutmasına izin verirler: Müphem ve ürkütücü varlığın özgürleşmesini engeller, bu belirsiz varlığı barışçıl ve kudretli bir ataya dönüştürürler; artık sadece hayal olan ölüler, hayalete dönüşemez, bu dünyaya geri gelemez, ara dünyaya sıkışmaz, huzur içinde uyurlar. Ölülerini huzur içinde yatmaya bırakmak da, ölülerinin yasını tutmaya, ölülerini ziyaret etmeye, gerçek olan’a ağıt yakmaya bırakmak da ölümün ahlakındandır…”

Ölüm eğer her şeyi geride bırakmaksa, ölüme, öldürülenlere dair yapılan her olumsuz hareket, bir anlamsızlık inşa etmekten öteye gitmiyor. Gerçeklik tümüyle yerini imgelere bıraktığında, iktidar da yasalar da çıkış noktasından uzaklaşarak kendi hareket noktasını yitiriyor. Zira “simgesel düzen, yasanın dili ve yürütmesi, sadece bu dünyayı değil, ölümü de bir imgede ele geçirmeye ve ölenin ölümü hakkında tasarruf sahibi olmaya çalıştığı için suçlu (olup) ahlakını” yitiriyor. Öyle bir ahlak ki, “kimsenin, kendinin bile ölümü üzerinde tasarruf sahibi olamayacağını bilen hürmetten kaynaklanan bir ahlak” olarak insanlığın başında Demokles’in Kılıcı gibi sallanıyor.

Hicap, utanma, edep…

Oysa ki, “ölüm ahlakı” ortak bir mirastan geliyor. “Başı, ortası ve sonu belli, kendi bitişiyle bitişlendirilmiş bir yapıt olarak ölümü bile temsil mekanizmaları içine çekmeye çalışacağına, imgenin ve tasavvurun varlığına duyulan saygıdan, anlamlandırma süreçlerinin ötesine uzanan İslami edepten ve hicaptan, utanmaktan, Yunan bir aidos’tan kaynaklanan bir ahlak” mirası. Ama görünen o ki, bu en büyük miras harap ediliyor. Bunun bir çözümü olacaksa da,  bunun yolu “ölüm ortaklığından” geçiyor. Ki, bu ahlak da “iktidarların söyleminde gedik açacak” bir etkiye sahip. “Kendi içkinliğimizin dışına çıkmamız” gerekiyor ilkin. Bunun dışına çıktığımızda da, “henüz hayattayken, birbirimizi ve sınırı paylaşabileceğimiz en büyük duygu şefkat. Ötekinin ölümlülüğünü korumak, gözetmek, güzelliğinin buyurgan bir kalıcılıktan değil, geçicilikten geldiğini teslim etmek. Hiçbir ortaklığı olmayanların cemaatine, ölüm cemaatine hakkını vermek, bu cemaatin olmasına izin verenlerin ahlakıyla, ölüm ahlakıyla ahlaklanmak…”

Soru şu: İktidarlaşmış güçlerin, ölüm üzerinde bu denli tepinmesinin ardında –sadece- yitirilen “ölüm ahlakı” mı yatıyor. Yanıta gerek yok.    

Okuyucu Yorumları