Terörün kanı sıçrasa da üzerine, Paris 'aşk ve özgürlükler şehri'!

- A +

Paris Türk Müziği Korosu’nda Cuma akşamları yaptığımız provalardan biri.. Türk-Fransız koristlerden oluşan grupta Türk Sanat Müziği’nin en güzel eserlerini şefimizin öncülüğünde çalışıyor, Ocak ayında vereceğimiz konserden konuşuyor, zaman zaman gülüşüp eğleniyoruz.

3. Paris’teki çalışma alanımız, yine 3. Paris Belediyesi’nin bize bir ‘hediyesi’, yani bu güzel salonda tek kuruş ödemeden provalarımızı yapıyoruz. Nedeniyse daha önce gerek Paris’te, gerekse Lyon’da verdiğimiz konserlerimizin belediye tarafından çok beğenilmesi ve tabii ki 3. Paris’in ‘kültürel renklilik ve zenginliğe’ duyarlılığı..

Salon girişindeki masamızın üstü, şefimiz öncülüğünde yaptığımız anlaşmaya göre, yine pastalar, böreklerle dolu. Paris’teki koro çalışmasına çoğu zaman benim gibi iş sonrası gelen ve yemek yeme fırsatı olmayan Türk-Arap-Fransız arkadaşlarımızın prova öncesi ya da sonunda atıştırabilmesi için.. Bu masa aynı zamanda prova sonrası sohbetlerin oluştuğu bir çeşit ‘uydu’ bize.. Herkesin gününü, haftasını, sonraki haftaki projelerini birbirine anlattığı, söylediğimiz, söyleyeceğimiz şarkılar hakkında konuştuğu bir uydu..

O akşam da her zamanki gibi prova sonunda masa etrafında kısa bir süre kalıp çok sempati duyduğum, Cezayir asıllı Fransız avukat arkadaşıma sarılıp ayrılıyorum korodan. Metroya girmeliyim bir an önce, hayli yorgunum. Metroda her şey normal. Gençler Cuma akşamının getirdiği neşe ve rahatlıkla kimi zaman çiftler halinde, kimi zaman gruplarıyla vagonları doldurmuşlar. Yüksek sesli sohbetlerine kahkahaları karışıyor. Paris’in bu ‘özgür’, ‘rahat’, ‘kimsenin kimseye karışmadığı’ hali hep şaşırtıyor, meraklandırıyor beni.. Öylece olan biteni izliyorum. O sırada bir telefon mesajı geliyor: “Aslı, Paris’te korkunç şeyler oluyor, neredesin?” Benim gibi Paris bölgesinde oturan bir arkadaşımın şaka yaptığını düşünüyorum önce. Yapar çünkü bazen böyle.. Çok ciddiye almadan “Neredeymiş bakalım?” diyorum. İkinci mesaj ilkinden daha ürkütücü: “Patlamalar, silahlı saldırılar, ölüler var, neredesin?” Bu kez sırtımda bir ürperme hissediyor, telefona sarılıyorum, ayrıntılar için..

Koşa koşa girdiğim evimde ilk yaptığım, televizyonu açmak oluyor. Bir yandan Paris sokaklarındaki o tüyler ürpertici paniği ve korkuyu sizin gibi ekran başında seyrederken, bir yandan da gerek Türkiye’den, gerek İtalya’dan, gerekse buradan yakın çevremiz ve arkadaşlarımızın panikle arayıp, halimizi hatırımızı sorduğu telefonlara yanıt veriyorum. Uykusuzluktan artık kafamı tutamaz hale geldiğimde ise yatıyorum ama uyku yok! Yarım yamalak uyuduğum saatleri teröristlerin koromuzu bastığı, evimizi bombaladığı saçma sapan kabuslarla geçiriyorum.

Ertesi sabah Paris başta olmak üzere tüm ülkede ‘olağanüstü hal’ ilan edildiği haberiyle uyanıyorum. Radyodan ve televizyondan teröristlerin arandığına, evlerimizden çıkmamamız gerektiğine, soğukkanlı davranmamıza dair sürekli yayınlar dinliyorum. Gerek yakın çevremiz, gerekse Paris turlarını yapıp artık dost olduğumuz onlarca arkadaş telefon ederek, SMS ve Facebook mesajları göndererek halimizi soruyor. Mesajlardan ve telefon görüşmelerinden fırsat buldukça, yıllardır Fransa ve dünya haberlerini çok güvenerek, adım adım izlediğim devlet radyosu France Inter’in başında alıyorum soluğu. Türkiye’deki radyo ve televizyonlardaki kimi Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden arkadaşlarım, kimi ise bire bir basında çalıştığım meslektaşlarım arayıp canlı yayınlarda son gelişmeleri, buradaki havayı soruyorlar. Bir anda Paris rehberi olmaktan çıkıp, 22 yıldır yaptığım gazetecilik mesleğimin ortasında buluyorum kendimi. Farkında olmadan yine Paris’ten ‘haber bildiriyorum’.

Buradaki korku ve panik havası muhakkak. Fransızlar her zamanki gibi ilk tepki olarak bir araya gelip, kenetlenmeye başlıyorlar. Sokağa çıkmayın uyarılarına rağmen saldırıların gerçekleştirildiği yerlere çiçekler koyuyor, teröre kurban gidenlerin ardından mumlar yakıyorlar. Sosyal medyadaki tek konu bu oluyor! ‘Fransa korkma, birleş ve ayağa kalk!’ Gerek televizyon kanalları gerekse demin sözünü ettiğim radyom kesintisiz yayın yapıyorlar olan biten hakkında. Bense çalan telefonlarıma mümkün olduğunca eksiksiz yanıtlar verecek kısa metinler hazırlıyorum, hep son durum için.

Pazar günü, Paris sonbaharlarında görmeye çok alışık olmadığımız parlak ve güneşli bir sabaha uyanıyoruz. Parisliler’in bir kısmının sokaklara topluca çıkmaya başladığı ama her şeye rağmen havadaki ‘olağanüstü’ halin hep devam ettiği bir gün bu. Metrolar, trenler çalışıyor, Parisliler olay yerlerine gitmeye, toplanmaya devam ediyorlar; ancak toplananlar Ocak ayındaki Charlie Hebdo saldırılarından sonra gördüklerimize göre çok çok az! Yasal olarak olmasa da yayın organlarından ‘Evinizde kalın’ çağrısı sürüyor çünkü..

Derken.. Sosyal medyada, bu korkunç olayı fırsat bilen bazı ‘yabancı ve müslüman düşmanları’nın ürettiği mesajlar dolaşmaya başlıyor. Baştan beri gerek devletin gerekse aklı başında siyasetçilerle gazetecilerin tekrarladığı, “Bu ülkede milyonlarca Müslüman yaşıyor, bu olayları onlara mal etmemiz mümkün değil. Teröristlerin yaptığını tıpkı bir dine mal etmemizin mümkün olmadığı gibi” söylemine karşı üretilen bu mesajları, Fransız bayrağına sarmalanmış Facebook hesapları izliyor. Ölenler için yapılan ayinde Notre Dame Katedrali’nde toplanan onlarca kişinin görüntüsüyle içim ürpermeye başlıyor: “Ne olur bu ülkede de milliyete ve dine sarılan bir görüntü ortaya çıkmasın!” Bu düşüncelerimi paylaştığım ve burada yaşayan bazı Türk kökenli arkadaşlarım bu tepkimi yersiz bulup, onlar da bayraklara sarılıyor, kimi zaman olayın sorumluluğunu tümüyle buradaki Arap Müslüman nüfusa mal eden, şimdilerde Türkiye’deki moda deyimle ‘ötekileştiren’, ‘iç acıtıcı’ mesajlar yazıyorlar sağa sola. Bense bazen tepkimi gösteriyor, bazense bir gazeteci hissiyatıyla sadece izliyorum. Radyo sürekli Fransız Müslüman din alimlerinin, Paris Camii imamı gibi dini liderlerin, Fransız Müslüman Federasyonu’nun mesaj ve görüşlerini geçiyor. Her türlü benzeri olayda ‘günah keçisine’ dönüştürülen Fransa’daki Müslüman Arap asıllı Fransızların dili, ifade aracı olmaya çalışıyorlar. Bu nedenle hep aynı şeyi tekrarlıyorlar: “Biz hepimiz bu ülkenin insanıyız, Fransız Cumhuriyeti’nin çocuklarıyız. İçimizdeki radikallerin sözde İslam adına yaptıklarından sorumlu tutulamayız.”

Onlara destek, ülkenin yedi kuşak Fransız aydınlarından geliyor. Bu olaylarla Müslümanların alakasının olmadığını, yapılması gereken tek şeyin Paris gibi büyük şehirlerin çevresindeki banliyölerde oluşan ve artık uçlaşmış, toplum dışına çıkmış, gerçek anlamda ‘marjinalleşmiş’ mahallelere el atılması olduğunu söylüyorlar. Böylece çoğu ortaokuldan, liseden terk, başarısız, umutsuz, toplum dışına itilmiş, adı hırsızlıkla, uyuşturucuyla anılan o mahalle gençlerinin kitapla, kültürle tanıştırılabileceğinin, toplumun hiç ‘tanıyıp saymadığı, asla da saymayacağı’ bu gençlerin tek ifade ve varoluş aracı olarak kullandıkları teröre karışmayacaklarının altını çiziyorlar. Bu arada Fransız devletinden ardı ardına açıklamalar geliyor: Bir tanesi Fransa’ya geldiğimden beri duyduğum ‘radikal imamlar’ meselesi; camilerinde insanları toplayıp radikal vaazlar, konuşmalar yapan imamların artık görevden alınacağı haberi.. Bunca haberin dekoru ise Fransızların sokaklarda, tiyatrolarda, barlarda, kısacası her yerde hep bir ağızdan söyledikleri milli marşları ve açtıkları Fransız bayrakları..

Bense her türlü terör saldırısından sonra bayrağa ve dine sarılan, azınlık sorunlarının hep yaşandığı bir milletin çocuğu olarak, başımı iki elimin arasına alıp kara kara düşünüyorum. Daha 1600’lerden beri göç alan, nüfusunun yüzde 45’i yabancı kökenli bir soyadı taşıyan, siyah, beyaz, Çinli, Portekizli, İspanyol, İtalyan, Cezayirli, Tunuslu, Faslı, Fildişi Sahilli ve şu an aklıma gelmeyen onlarca farklı kökene sahip Fransız arkadaşlarımı, bu rengarenk toplumun köken çeşitliliğinden doğan rengarenk kültürünü, farklılığa saygı ve özgürlükçü idealler üzerine kurulu düzenini düşünüyorum. Tek endişem bu ahenkli ve güzel havanın bozulması, insanların birbirine şüpheyle bakmaya başlaması.

Sonra Paris geliyor aklıma. Korku filmlerini aratmayacak bir saldırıda hedef alınan Paris! Sokaklarında sevgililerin el ele yürüdüğü, yaşlı çiftlerin sarılıp öpüştüğü, dünyanın her yerinden turistin Seine Nehri üzerindeki köprülere taktıkları asma kilitlerle aşklarını ölümsüzleştirdiği güzel Paris. Kitaba, müziğe, resme, tiyatroya, sinemaya sarılan bu toplumun kendine zarar verecek, ayrıştırıcı bir düşünce ve davranışa kapılmayacağı hissiyle umutlanıyor, oturup bu yazıyı yazıyorum.

Paris çünkü bu.. Terörün kanı sıçrasa da üzerine, “aşk ve özgürlükler şehri”!

Okuyucu Yorumları