Suç ve ahlak üzerine: Üniversitede cinayetler

- A +

Üniversitelerdeki cinayet ve dayak haberleri bugünlerde gazete ve medya köşelerini kaplamaya başladı. Günümüz Türkiye’sinin içinde bu haberlerin tartışma ortamına gelmesinin toplumsal ve ahlaki nedenleri arasından birçok neden saymak mümkün; ancak belki de, en dikkat çekici olanı toplumsal alandaki çöküşün getirdiği saygısızlaşma aleni serbestleşme  (başkalarının haklarını hiçe sayma) ve hoyratlık olabilir. Nereden gelmiştir bu saygısızlık hali? Bir bakıma eğitim öğretmen–öğrenci ilişkisi, bir noktadan çıkıp başka bir noktaya, bir netice-uca doğru hareket etmekteydi. Hatta eski kadim dönemlerden gelen usta-çırak ilişkisinin modern devamını sağlayan eğitim olarak durmaktaydı. Neden ve sonuç ilişkisi üzerine yerleşmiş olan bir sisteme bağlıydı bunlar. Modern teknolojinin gelişmesiyle birlikte neden-sonuç ilişkisi değişmeye başladı; çünkü bir kaynaktan gelen bilgi, bir yere ulaşmak yerine artık nereden geldiği belli olmayan  bilgi yığınları olarak geldiği noktada billurlaşmakta. Biz artık bir terminal gibi gelenleri bir odak olarak üzerimize çekmekteyiz. Bir terminal haline geldiğimizde ise kaynak ve ilişki değil egonun hakimiyeti öne çıkmaya başlamakta. Sadece kendinden geçen bir bilgi kendi üzerine katlanıp durmakta ve ilişkiyi ilişkisizlik üzerine kurmakta. Öteki olarak adlandırılan,  yerini kaybedip, şeffaf bir varlık haline dönüştüğünde bilgi ve saygı bu şeffaf ötekinin ya üzerinde  ya içinden geçer veya ötekinin saydam camına çarpar ve kırılarak başka yerlerde atomize olur. Bu durum artık saygısızlık ve görgüsüzlük olarak kişiye geri dönmeye başlar. Sınıfsal olmaktan da çıkmaya başlayan bu insani durum toplumsal alanı kat etmeye başladığında, egonun sadece kendi yüzüne dönük ilişkisi geriye kalmaktadır.

Bu durumun üstüne, bir de suçun olduğu ve suç işleyenlerin çoğaldığı bir toplumsal alan ortaya çıkar. Bugün, ahlaki değerlerin yer değiştirmesiyle, sabit değerlerden uzaklaşılmasıyla, sınıfsal karakterlerin arasındaki hızlı geçişlilerin varlığıyla ortaya çıkan bir toplumsallık söz konusudur.  Bilhassa, eğitim kurumlarının acımasız rekabetinin yarattığı bir dönemde, kendisini kurtarmaya çalışan bireycileşmenin (ego-merkezli) git gide araç-değer olmaktan çıkıp, amaç haline geldiği bir durum yaşanmakta. Amaç haline gelen bir başarı ile buna kavuşmak için gerekli merhaleleri hızla geçmeye alışmaya başlayan bir bireyleşmenin yan yana gelmesi tehlikelidir.  Her yerde, kendisinden başka bir şey düşünmeyen insanların had safhada artmaya başlaması suç ile kanun arasındaki ilişkileri dönüştürmüş bir hale sokmakta. Kanunların, normlar olarak işlemeye başlamasıyla birlikte, suç daha kolay içine girilebilecek bir değer olmaya başladığı zaman, “garip bir özgürlük alanı” doğmakta; ancak bu özgürlük “ifade özgürlüğü” veya kendisini tanıtma özgürlüğü olmaktan çok her istediğini yapabilme özgürlüğü haline geldiğinde anomik tehlike yükselmekte.  Eğitimin ilk kademelerinden başlayan ve zamanla daha ileri yaşlara gelindiğinde suçun boyutları büyümeye başladığında, bireyin kendisinin haklı olduğu iddiası bir özgürlük sorunu haline gelmeye başlar. Özgürlüğün negatif bir yorumu olarak işlemeye başlayan ve davranışları etkileyerek kendinden menkul bir kişinin, kendi çıkarları uğruna her türlü yasal ve meşru vaziyetin üzerine çıkmayı başarabilme ihtimalleri yükselmeye doğru yön aldıkça, toplumsal alandaki suç oranında da bir yükselme olduğunu gözlemlemekteyiz (sadece silahlı suçlar değil, para kazanma normlarındaki ahlaki değişiklik ve soygunculuğun artması) .

Daha önceki on yıllarda, cinayet haberlerinin bazı ana medyada ikinci sayfada yayınlanmaya başlaması entelektüel bir anlayış bakımından yadırganmaktaydı. Rasyonel bir şekilde eğitimden geçen bir toplumsal alanda bu tip irrasyonel hareketler yadırgandığından olsa gerek, bu tip haberler de aynı minvalde yadırganmaktaydı. Ancak bir durum var ki, aslında, toplumsal nabzın attığı yerlerin buraları olduğu düşünüldüğünde, halkın suç ile ilişkisinde var olan  değerlerin erozyona uğramasıyla, zaman bir başka açıdan negatif özgürlük olarak işlemeye başlamaktadır. Bir bakıma 20.yüzyılın başında Sosyolojinin kurucu babası olarak kabul edilen Emile Durkheim’in İntihar üzerine olan çalışması, toplumsal normlarda kayma ile birlikte ve anominin olduğu zamanlarda, toplumda yaşayan insanların hareketlerinde de kayma olduğu tespitiyle toplumsal olgular açısından ele alınmaktaydı.

Suç ve ceza arasındaki ilişki ceza ve suçun yerlerini değiştirmeye başladığında, yani, ceza öne çıkmaya başladığında suçun cinsinde bir fark oluşmaya başlamakta. Toplumsalın içinde norm dışı hareketlerinin oluşturduğu suçlar, norm içindeki hareketlerdeki anormalliklere doğru dönüşmeye başlamaktadır sanki. Yani; her zaman yapılan hareketler içinde sapmaların başlaması , daha önce yapılamayacak şeylerin yapılabilir olması, daha evvel söylenemeyecek şeylerin söylenebilir olması, daha önce kabul edilebilecek şeylerin yapılamaz hale gelmesiyle birlikte yer değiştirmeler ve kaymalar meydana gelmektedir. Bu kaymaların getirdiği toplumsal hareketlerde en basit hareketlerin git gide daha norm- dışı ve gayri-rasyonel hallere dönüşmeye başlamasıyla, suç olarak kabul edilen bazı a-normların toplumsal alanda yer bulmasının ve cezalandırılmamasının getirdiği hallerde, yapılamayacak şeylerin yapılabilme imkanları artmaktadır.

Bir öğrenci, bu toplumsal durumda, normal olarak hocasının sözünü dinlemek ile yükümlü olduğu halde hocasını veya asistanını bir tehlike olarak görmeye başladığı zaman, burada sorun kendini ortaya koymaya başlamış demektir. Bu sorumsuzluğu sadece okul idaresinin bazı gruplara göz yumması ile açıklamak zordur; böyle bir durum olabilir ve muhtemelen de buna benzer yanaşmalar yapılmakta ve yaşanmaktadır; ancak bu sadece kurumsal münferit bir olay olmaktan uzak bir şekilde gözükmektedir. Bu, toplumsal alanda yankı bulabilecek kadar yaygınlık kazanmaya başlamışsa, o halde, “bir sınır” aşılmaya başlanmış demektir. Böyle bir sınırda artık yan yana işleyen hiyerarşik bir vaziyet, tolerans ve sempati ilişkisinin ötesine geçmeye  başlayarak, bir hasım-rakip ve düşman ilişkisi üzerine oturmaya başladığında, ilişkiler de hiyerarşik olarak terse gitmeye başlayabilir.  Hiyerarşi kaybıyla birlikte hukuki olan ilişkiler de hukuk dışına çıkmaya başlar. Hak ise, “kuvvetlinin hakkının” zaferiyle bitmeye yüz tutacaktır, böyle bir durumda. Hak, eğer hukuki ve yasal alandan uzaklaşıp, kendi hakkını arayan bireysel bir “kovboy  hakkı” meşruluğuna dönmeye başladığında ise mafyozik bir tutum  normal insan ilişkilerinin yerini almaya başlayacaktır. Bu bakımdan böyle bir durumda, silah çok tehlikeli bir alet haline gelmeye başlamıştır.

Hakkını arayan yetkili bir mercie gitmek yerine, yetkili merciinin yetkisi raydan çıkmışsa, o zaman hak, kuvvetlinin hakkı (silahı tutan) haline gelir.  Kişisel özgürlüğün sınırlarının bireysel olmaktan çıkıp bir de toplumsal olmaya başladığı vakit iş çığırından çıkmaya başlayacaktır. Yaşam tehlike altına alınır. Böyle toplumlarda artık hukuk kendi açısından bile işleyemez hale gelir. Bu durumda psikiyatrik vakaların da toplumsal alanda çeşitlendiğini, yükseldiğini ve çoğaldığını fark etmeye başlarız. Daha evvel normal olmayan  bir hareket olağan olarak kabul edilmeye ve vakalar çoğalmaya başlarsa işin içinden çıkmanın zorlukları baş gösterecektir.  

O zaman bu tip haberler gazetelerde ve sosyal medyada çoğalamaya başlama alametleri göstermeye başladığında toplumsal ve ahlaki normlar değişime uğrayacaktır. Bir anlamda, bu olayların ciddiye alınmaması vakaların çoğalmasına yarayacağı gibi, aynı zamanda alışık ve yerleşik kodlardan çıkan toplumsal alanda insanın kurdu insan yasaları işlemeye başlayabilir. Bir toplumun berberliğini koruma imkanlarından birisi de, bu yeni toplumsal durumun gerçekleşmemesi için, alınacak önlemlerin ve öngörülerin hızlandırılmasıdır.

Okuyucu Yorumları