Şerif Mardin dolayısıyla bir kez daha “mahalle”

- A +

Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz sosyolog ve siyaset bilimcisi Prof. Dr. Şerif Mardin, bir yönüyle, “gözü açık” gitmiş olmalı, diye düşünüyorum. Zira yaşamı boyunca çok sayıda eser veren; bu eserleri üzerinden pek çok alanda yeni sorular soran; bu sorularla öğrencilerine üzerinde çalışabilecekleri yeni yollar gösteren Mardin, sosyoloji ve siyaset bilimi alanına yaptığı onca katkıya rağmen, son yıllarında – en iyi örneklerinde bile - tartışılma ve içeriklendirilme biçimine dahi yön veremediği, müdahale edemediği “mahalle baskısı” kavramının “isim babası” olmakla sınırlı tutulan bir tarzda ele alındı.

Oysa Şerif Mardin, bundan yaklaşık 10  yıl önce başlattığı “mahalle baskısı” tartışmasında aslında bunun bir kavramdan öte, zamanla değişen bir “teşkilatlanma biçimi” olduğunun özellikle altına çiziyor ve bu nedenle de cumhuriyetin kurucularının “laiklik” perspektifine kadar giderek iyice anlaşılması lazım geldiğine inanıyordu.

Söz konusu kavramın önce sosyolojik bir kavram olarak ele alınması, bu şekilde içeriklendirilip iyice anlaşılması lazım geldiğine inanıyordu Mardin. Ancak bütün uyarılarına rağmen kavram tam anlaşılamadan bir anda –pek işe de yaramayacak- ucuz bir iktidara muhalefet aracına dönüştü. Aktif politik kimliklere mesafeli duran Mardin, zaten tartışmanın sosyolojinin alanı içinde tartışılmamasından rahatsız olmuştu. Ancak bu rahatsızlığın bir nedeni de şuydu: Kavramın doğrudan politik bir zeminine çekilerek, iktidar partisine muhalefet etme aracı olarak kullanılması durumunda, söz konusu “teşkilatlanma biçimi”nin nasıl bir yapı ya da yapılar mücadelesi olduğu gözden kaçacak, çok önemli bir tartışma fırsatı kaçtığı gibi belki de neyin yaklaşmakta olduğu da görülemeyecekti.

Bu rahatsızlıktan hareketle de, 23 Mayıs 2008 tarihinde düzenlenen “Prof. Şerif Mardin: Mahalle Baskısı, Ne Demek İstedim?” başlıklı toplantıda, aşırı popülarize edildiğini düşündüğü sözleriyle tam olarak ne demek istediğine açıklık getirmeyi denedi. Mardin, söz konusu toplantıda gazeteci Ruşen Çakır’ın yönelttiği soruları yanıtladı ve “mahalle baskısı” kavramıyla işaret ettiği “teşkilatlanma biçiminin” Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve de 2000’li yıllara nasıl değiştiğini anlatmaya çalıştı.

Ona göre, mahalle” basit bir yerleşim birimi değil, kompleks bir alandı. Mahallenin bu kompleks niteliği hem bugün, hem de dün için geçerliydi. Bu nedenle bugünden önce düne bakmamız gerektiğini söylüyordu Mardin.

Mahalleye derinlikli bakmak için Mardin’e de ihtiyacımız yoktu aslında. “Osmanlı mahallesini” en iyi incelemiş bilim insanlarımızın belki de başında, geçen yıl içinde kaybettiğimiz Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık geliyordu. İnalcık da mahalleyi Müslümanların (ya da diğer dini cemaatlerin) özel hayatlarını yaşadıkları alanlar olarak tarif ediyordu. Devletin uzağında bir alandı burası. Devlet memurları buralara ara sıra gidiyordu. Buradaki kamu işleri mahallenin seçtiği ve kadının onayladığı kethüda ile imamdan soruluyordu. Osmanlı’da bu kethüdaların başlıca görevleri loncayı ya da mahalleyi hükümete karşı temsil etmek ve hükümetin emirlerini üyelerine bildirerek uygulanmasını sağlamak idi. Yani bir tür özerk bir alandı mahalle.

Mardin’in gözünden Osmanlı’ya baktığımızda da, mahallenin yalnızca insanların yaşadığı bir mahalden ibaret olmadığını; içindeki camisiyle, tekke ve tarikatlarıyla, caminin imamı ve o imamın okuduğu kitaplarla, hatta külliyeler ve esnafla bütünlüklü bir şekilde işleyen kompleks bir yapı görüyorduk.

Cumhuriyet ile birlikte Osmanlı’nın bu geleneksel mahalle yapısına bir rakip gelmişti. Zira yapıya öğretmen, okul, öğrenci, öğrencinin kitabı vd. bileşenler dahil oluyordu. Mahalle değişiyor, Cumhuriyetin kattığı yeni bileşenler sayesinde yeni bir yapıya evriliyordu. Cumhuriyet rejimi bu yapıyı hakim kılmada üst-yapısal olarak büyük ölçüde başarılı da olmuştu.

Lakin Cumhuriyet’in 80 küsur yıllık seyriyle baktığımızda, bu iki yapının rekabetinde son zamanlarda öğretmenle temsil olan yapının, mahallenin aleyhine bir durum, bir gerileme söz konusuydu.

Mardin’e göre, Cumhuriyet’in mahallesi geriliyordu. Peki bunun nedeni neydi?

Mardin’in bu tartışmalar sırasında bu nedenlere ilişkin ileri sürdüğü tezler “mahalle baskısı” kavramının baskıcı özelliği kadar ilgi görmemiş, bu yönüyle yazık da olmuştu ama o çok netti:

“Cumhuriyette iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok. (…) Avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene dindar olsun, dindar olmasın insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laiklik içinde diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara girişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmıştır. (…) Bizim cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Şimdi bu çok önemli bir şey; binlerce sayfa felsefi tartışma vs. bulmadığınız zaman ne kalıyor? (...) Öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca işte orada olan diğer elemanlar devreye giriyor.”

Yine Mardin’e kalırsa, Batı’nın söz gelimi İmmanuel Kant’ı vardı. Kant, aklını kullanma cesaretini gösteren ve bu yolla iyi ile kötünün ayırt edilmesini sağlayan, eleştirel yargı koyabilen insan aklının ahlaki yükümlülüklerin de temeli olduğunu söylüyordu. Cumhuriyet, bu konuyu dert edinmemiş, cumhuriyet aydını da insan aklının ahlaki yükümlülüklerini ve temellerini güçlendirme arayışında olmamış, bunu tartışmamıştı.

Daha 1991’de yayımlanan bir makalesinde de Mardin, şöyle diyordu: “Cumhuriyetin kurucuları laikliğin ‘tut’ulabilmesi için yeni bir kişilik sisteminin gerekeceği fikrini pek o kadar önemsememişlerdi.”

Bu sadece akademik çevreleri ilgilendiren bir zafiyet değildi. Zira, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin kavram çiftleri üzerine ontolojik, epistemolojik ve etik tartışmalar olmayınca derin ya da kapsayıcı felsefi temeller inşa edilemiyor, dolayısıyla bu tip tartışmaları okula ve öğrenciye taşıma, bireyi küçük yaştan itibaren seküler ahlak ilkeleri ile donatma çabası da mümkün olamıyordu. Özetle, laikliği üstyapısal cephesiyle görmüş Cumhuriyet Türkiye’si örgün eğitimde doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin’e yer vermemişti.

Mahalle bireylerinin tutum ve davranışlarında seküler ahlaki normların gözetilmesini beklememiz mümkün olamayınca da devreye bir topluluğu “göz” ile inşa etmek girmişti. Neye göre? Elde kalmış, statik, sofu bir İslam ahlakı anlayışına göre! Bunun bir sonucu olarak, “mahalle baskısı” dediğimiz olgu bir “göz” olarak akacak mecrasını kolaylaştıran fırsatlar bulduğunda giderek kendisini daha fazla hissettirir olmuştu. Gün gelmiş, alkol ve belli giyinme biçimleri belediyeler ve toplum eliyle gözün görebileceği alanların dışına taşınmaya başlamıştı.

Mahalle baskısı” kavramının kapsama alanı sadece bunlarla sınırlı kalmıyordu. Şerif Mardin, bu yüzden “mahalle” üzerine çalışmalar bağlamında Türkiye’de sosyologlara çok iş düştüğünü düşünüyordu. Hatta 2010-2011 yılları arasında NTV’de yayımlanan “Gerçek Orada Bir Yerde” isimli TV programının birinde, mahallelerdeki “ağabeylik”” müessesesinin Türkiye’de sosyolojik olarak hiç çalışılmadığının altını çizerek bu bakir alanın bize çok şey söyleyeceğini ve muhakkak el atılması gerektiğini ifade ediyordu.

Aslında biz Hrant Dink cinayetinin neredeyse tüm sanıklarını bünyesinden çıkarmış bir mahalle –Pelitli- örneğinde Anadolu’da bir beldenin nelere kadir (!) olduğunu görmüştük. “İyi, doğru ve güzel” değerlerin kökleşemediği yerde, bu “ağabeylik”” müessesesi eliyle neler olabildiğine tanık olmuştuk.

Bu yönden bakıldığında bu kavramlar üzerine yoğunlaşmak için Mardin’in hatırlatmalarına da ihtiyacımız olmamalıydı. Ama onun da bütün hatırlatmalarına rağmen, ortaya atılan bu kavramları galiba layıkıyla tartışamadık. Bu konularda yeterince araştırma üretemedik. Üretemeyince sosyolojisini anlamamız da çok mümkün olamadı.

10 yıl sonra böyle bir tartışma momenti neredeyse tamamen kaçmış görünüyor. Bir kere “zamanın ruhu” buna artık pek uygun değil. Ayrıca konuyu asıl tartışmasını bekleyeceğimiz “mahallede” böyle bir tartışma için ihtiyaç duyulacak iştah ve merak pek kalmış değil.

Diğer “mahalle” ise küçücük çocukları kendi mahallelerinde kötülüklerden koruyan değil de tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeyi içine sindirebilen bir pozisyona gelmiş durumda.

Koyu bir polarizasyona teslim olmuş Türkiye’de nefret ve öfke planlı bir şekilde hakim duygu haline geçirilmiş iken Şerif Mardin’in önayak olmak istediği tartışmanın layıkıyla yapılmasını beklemek de abes sanırım.

Twitter: @akdoganozkan

Okuyucu Yorumları