Yıl dönümünde darbeye yeniden bakmak

- A +

Bugün bin yıl sürecek denilen 28 Şubat darbesinin yirminci yılı ve aradan geçen yıllar, darbeyi yapanları haksız çıkarmaya devam ediyor. Toplum mühendisliğine soyunanlarla, onların yaptıklarını sorgusuz sualsiz onaylayanlar ülkemizin darbe sonrasında yaşadığı pek çok olumsuzluğun da sorumlularıdırlar. Aslında tüm yaşadıklarımız ülkemizin güç ve güçlüden yana nasıl bir bağlantı içerisinde bulunduğunun görülmesinden başka bir şey değildi. Dönemin güç simgesi olan askerlerin yanında yer almak için bin bir takla atan medya mensuplarından, akademisyenlere, sivil toplum örgütlerinden siyasal parti temsilcilerine kadar pek çok kesim bu sürecin içerisinde yerlerini almışlardı.

Hatta daha sonra yakından bakıldığında bir dönem büyük hürmet gösterilen Fethullah Gülen de, post modern darbe olarak adlandırılan 28 Şubat’a övgüler düzenlerin başında geliyordu. Çok değil beş yıl içerisinde ortaya konulan öngörülerin, beklentilerin dışında ülke giderek ekonomik anlamda bir kaosa sürüklenecek ve çıkıştan önceki son köprü vazifesini yerine getirmesi için yurt dışından çare getirilerek, pansumana başlanacaktır.

Yaşanan gelişmeler öylesine hızlı bir yasal düzenlemeleri ve ardından içirilen acı ilacı ortaya çıkartacaktır ki, son derece ilginç bir koalisyon olan DSP-MHP ve ANAP birlikteliği çökecektir. 2002 seçimleri ülkemiz siyasi tarihinin görüp göreceği belki de en ilginç seçimlerden bir tanesi olarak tarihteki yerini alacaktır ve kurulalı henüz bir yıl olmuş olan bir parti, halen devam eden iktidarına böylece başlayacaktır.

28 Şubat 1997 günü 9,5 saat süren Milli Güvenlik Kurulu sonrasında yapılan açıklamalar ve ardından yapılan yorumlar tam anlamıyla bomba etkisi yaratacaktı. 8 yıllık zorunlu eğitimden başlayarak başta laiklik olmak üzere getirilen düzenlemeler ile şekilselliğin ötesine geçemeyen buna karşın kutuplaşmayı daha da arttıran bir anlayış öne çıkartılacaktı. Oysa her seferinde olduğu gibi yine kadınların mağdur edildiği ve onların özgürlükleri üzerinden yürütülen, buna karşın özgürlüklerini engelleyen bir yaklaşım hayata geçiriliyordu.

Türkiye’nin makus talihi bir kez daha işletiliyor ve demokratik yollardan iktidara gelen bir partinin, oradan uzaklaştırılabilmesi ve ardından kapatılması için gereken düzenlemeler, demokrasinin gereğiymiş gibi gösterilmeye çalışılıyordu. Oysa biraz geçmişte olup bitenleri doğru okuyabilenler açısından her darbenin, gerçekleştirmek istediklerinin tam aksine sonuçlara yol açtığı gerçeğini görmesi son derece kolaydı. Bir diğer husus ise bu ülkenin entelektüelleri, aydınları ile halkı arasındaki uçurumun her darbe ile biraz daha fazla açılmasıydı. Halkının gerçeklerine inemeyen ve onların beklentilerinin aksini doğru olduğunu gösterebilmek için çabalayan her yaklaşım, tepki ile karşılanacaktı ve nitekim de hep öyle oldu.

Laiklik ilkesinden hareket ederek dinsel hayatı biçimlendirme girişimleri de her seferinde başarısızlıkla sonuçlanmıştı ve 28 Şubat sonrasında da yine aynı şey gerçekleşti. Mağdurların yanında yer almayı seçen halkımız açısından söylenenler ile gerçekler bir kez daha örtüşmedi ve ondan bekleneni değil beklenmeyeni iktidar yapmayı seçtiler. Aslında 28 Şubat öncesi ve sonrasında yaşadıklarımız, bir anlamda içinde bulunduğumuz döneme ilişkin mini bir laboratuvar niteliği taşımaktadır.

Bugünkü iktidarın uygulamaları karşısında Erbakan hocayı arayanlar, bir zamanlar onun önünü kesebilmek için uğraşıp duruyorlardı. Türkiye’de demokrasiyi ve toplumsal hayatı kendi yaşam tarzımızın tek doğru olarak konumlandırmadığımız zaman, birbirimizle kurabileceğimiz ilişkilerin boyutu da buyuran-tabi olan ilişkisinin ötesinde bir yerlerde konumlanacaktır. Kimin nasıl giyindiği, hayatında neye öncelik verdiğinden ziyade birbirine karşı saygı temelinde yükselen ve adaleti öngören yaklaşımla hakkaniyet içerisinde biçimlenen bir ülkede ortak müşterekler etrafında buluşabilmek kolaylaşacaktır.

28 Şubat’ın üzerinden tam yirmi yıl geçti, beklenenin aksine bin yıl değil on yıl bile sürmedi ve 2007 yılındaki E-Muhtıra ile süreç tersine çevrildi. 15 Temmuz darbesi ile ise bu kez ülkeyi bölmek isteyenlerin yaratmış olduğu bir girişim ile karşı karşıya bırakıldık. Bu zaman dilimi içerisinde ordunun nasıl bir tezgaha getirildiği ve bir takım soruşturmalar ve davalar ile nasıl bertaraf edildiğini de yaşanan darbe sonrası daha iyi anlamış olduk.

Suyun kendi doğal akışını ortadan kaldırmaya girişmek nasıl anlamsız bir yaklaşım ise toplumların kendi doğal gidişatlarıyla oynama girişimleri de o ölçüde anlamsız ve sıkıntılıdır. Üzerinden geçen yirmi yıl sonra bugün 28 Şubatçıların getirmek istediklerinin tam tersi uygulamaların içerisinde yaşıyoruz. Bazı şeyler çok hızlı değişir buna karşın bazen de çok yavaş bir değişim süreci toplumların hayatında etkili olur. Ama tüm olup bitenlere karşın yine doğal akış kendisini gösterir. 28 Şubat bu açıdan değerlendirildiğinde birçok dersi de içinde barındırıyor. Ne kadar güce sahip olursanız olun, genel gidişatı sadece belirli bir süre engelleyebilirsiniz, daha fazlasına muktedir olabilmek mümkün değildir!

Bu ülkenin farklı görüşlere sahip bulunan bütün kesimlerinin 28 Şubat sürecinden çıkartmaları gereken dersler bulunmaktadır. Laikliğe vurgu yapanların yaşam tarzlarına ilişkin tutumları bir kez daha gözden geçirmeleri gerekirken, mütedeyyin ve muhafazakarların da aynı şekilde kendileri gibi olmayanların yaşam özgürlüğünü savunmaları önem taşımaktadır. Aksi uygulamalar her defasında kutuplaştırıcı ve sorunların daha da katmerlendiği süreçlerin önünü açmakta ve ülke olarak zaman kaybetmeye devam etmekteyiz. Kendimize demokratlığımızın sınırları bile ötekiler olmadan mümkün değildir.

            

Okuyucu Yorumları