Susma ve susturulmaya nasıl bakıyoruz?

- A +

Reza Zarrab’ın verdiği ifadelerle keskinleşen köşeler, Man adasına ilişkin dekont açıklamaları ile daha da sivrildi. Karşılıklı konuşmalar bir ara unuttuğumuz urgan tartışmalarını yeniden gündemimize taşıyıverdi. İşte tam bu noktada iki televizyon kanalı üzerinden ‘susturulamaz’ ifadeleri ile yapılan açıklamalar geldi. Aslında son yıllarda ülkemizde çok sıkça basına sansür, seslerin susturulması/kısılması konularını duyuyoruz. Ortada çok da hakkaniyetli olmayan bir haberleştirme süreci fazlasıyla yaşanıyor.

Buna karşın gerçek anlamda hiçbir zaman ifade özgürlüğü, haber alma ve yayma özgürlüğü gibi konularda tüm ülkeyi ilgilendiren bir derdimiz olmadığı için, içinden geçilen döneme ve esen rüzgara göre konumlanmak işimize geliyor! Bir başka deyişle olan bitenler hususunda büyük bir çoğunluğumuzun ne haberi var ne de buna yönelik bir ilgi ve beklentileri bulunuyor. Demokrasi dediğimiz kavramı sadece oy vermeden ibaret olarak algılamaya devam ettiğimiz sürece de, bu durum çok da değişebilecek bir görünüm de arz etmiyor zaten.

İşte tam bu noktada işin siyaset boyutunda olan bitenlerin dışında gündelik hayatın içerisindeki yaşananların çok daha belirleyici ve şekillendirici olduğu gerçeğini de bu yüzden es geçiyoruz. Halbuki başta televizyonlarda seyrettiğimiz filmler, diziler olmak üzere dinlediğimiz müziklere hatta eskiye dönük reklamlara kadar pek çok konuda müthiş bir yeniden biçimlendirme mekanizması alttan alta işlemeye devam ediyor.

Şarkı sözleriyle oynanması ve mahsurlu görülen kısımların değiştirilmesi gibi bir anlayışın içine girildiğini geçtiğimiz haftalarda konuşmuştuk. Benzer örnekler çok sevilen Türk filmlerinin başına da sık sık geliyor, son örneği Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu Yavuz Turgul’un yazdığı ve Şener Şen-İlyas Salman-Şevket Altuğ gibi çok önemli isimlerin oynadığı Şekerpare filminin başına gelenler.

TV8 ekranlarında izleyici ile buluşan filmde sık sık seslerin kesildiği, argo ifadelerin tümüyle biplendiği buna karşın ‘sarılırsın karının tombul vücuduna, sımsıcak ısınırsın’ veya ‘zorla ırzıma geçti’ laflarının bile sansürlendiği bir anlayışla filmin bütün sıcaklığı da ortadan kaldırılabiliyor. ‘Sünnetsiz misin? karılarla pek işin mi yok?’ ‘Gerdek gecesi ne bok yiyeceğiz bilmiyorum’ ‘Anlat, işte doktorun’ gibi ifadeler de bu kesintiden nasibini alan cümlelerden.

2013 yılında TRT bir başka klasik filmimiz olan Tosun Paşa filminin meşhur hamam sahnesinin dört dakikasını sansürlemişti. Bu konu ile ilgili TBMM bütçe ve plan komisyonunda başbakan yardımcısı Bülent Arınç gelen eleştirilere ‘herkes bana bunu soruyor. Bu filmi bu kadar sevdiğinizi bilmiyordum. Böylesine Oscar ödüllü bir filmin kesintiye uğraması çok yazık olmuş tabi’ açıklaması yapmıştı. Ardından da ‘TRT o sahneleri uygun bulmamış olabilir ya da başka bir yayın için kesinti yapmak zorunda kalmış olabilir’ ifadesini kullanmıştı.

Sansür tartışmalarına TRT basın müşaviri Birol Uzunay da şu yanıtı vermişti: ‘Yayın hakkı ve bütün uygulamalar bize ait. Bu bütün kanallarda uygulanan bir yöntemdir. Bir sonraki programın vaktinde yayınlanabilmesi için böyle kısaltmalar yapılır’. Her iki yanıt da birbirinden büyük açmazları bünyesinde barındırıyor ve tüm olup bitene aslında nasıl sadece şekilsellik penceresinden baktığımızı bir kez daha ortaya koymuş oluyor.

Siz istediğiniz kadar argo kelimeleri sansürlemeye çalışın, ahlaka uygun olmadığını düşündüğünüz kelimeleri sansürleyin veyahut kısaltın, gündelik hayatın ritmi içerisinde bütün bu uygulamalarınız var olan fiili durumu ortadan kaldıramayacaktır! Şekerpare filmindeki pezevenk veya orospu kelimelerinin duyulmamasını sağlayın, bu kelimelerin sokaktaki karşılığı var olmaya devam edecektir.

Veyahut ‘zorla ırzıma geçti’ cümlesini yok farz ettiğiniz anda ülkenin içerisinde yaşanan tacizler, tecavüz vakaları ortadan kalkmayacaktır! Ahlak kavramını sadece namusa, namusu da sadece bacak arasına indirgeyen anlayış istediği kadar namus timsali olmaya çalışsın, kar etmeyecektir. Ahlak, cinsellikle sınırlı olan ve kitleleri öte dünya için, bu dünyada sınırlandırmaya yarayan bir kavram değildir. Ahlak, pragmatik bakışın ötesinde bireylerin diğer bireylerle olan ilişkilerinde ve toplumsal hayatlarında bir nirengi noktasıdır.

Kavramları kendimize göre eğip bükmeyi çok sevdiğimiz için, işimize gelmeyen noktaları da yine bu doğrultuda düzenleyebilmeyi kendimize hak görebiliyoruz. Buna karşın aynı uygulamalar kendi başımıza geldiği anda ise deliye dönebiliyoruz! Basit gibi duruyor halbuki bu mesele bizim çok can yakan ve bir türlü halledemediğimiz yumuşak karnımız olarak durmaya devam ediyor. Yerelin baskısı ve ağırlığı altında hepimiz adeta eziliyoruz buna karşın her birimiz de ezecek yeni kurbanlar bulmak suretiyle kendimizi temize çekmeye çalışıyoruz.

İşte burada siyasette olup bitenlerden çok daha önem arz eden ve hayatlarımızı çok daha fazlasıyla çekilmez hale dönüştüren bir ikiyüzlülük devreye giriveriyor. Lafa geldiği zaman mahallenin ahlak sembolleri olarak hareket edenlerin, komşusunun hamile karısına göz koyması hatta bunu alenen yapması bile ahlaksızlık olarak görülmeyebiliyor! Zaten kimsenin rezil olmadığı bir ülkede yaşıyor olmanın dayanılmaz ağırlığı altında sürekli olarak tecavüzcülerin, katillerin ‘iyi halden’ ceza indirimleri aldıklarını okuyup duruyoruz.

Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Adeta üstü kapalı bir omerta yasası ile tüm toplum bu konuda üç maymunu oynamaya devam ediyor. Çocuklarımız kızlı erkekli tacizlere, tecavüzlere uğruyor, küçük yaşlarda hayatları karartılıyor görmezden geliyoruz. Buna karşın filmdeki hamam sahnesinden, öpüşme sahnesinden etkilenmemesi ve argo kelimeler yüzünden ahlakının bozulması için ise bin bir takla atabiliyoruz! Aslında ne birbirimizi dinlemek ne de birbirimizin haklarına saygı göstermek gibi bir derdimiz falan yok.

Gücü elimize alıp başta en yakınımızdakilerin hayatlarını kontrol altına almaya ve onlar üzerinden kendimizi rahatlatmaya çalışıyoruz. Bu yüzden de başka ülkelerde evrensel anlamda bir yerlere temas eden kavramlar, bizde bambaşka bir şekle bürünüp, farklı biçimlerde karşılık buluveriyor. Konuşurken istediklerimiz aslında sadece kendimize özgü olanlar adına geçerli, diğerleri/ötekiler bizim dışımızda ve bizi ilgilendirmeyenlerden ibaret.

Böyle bir anlayış içerisinde yetişen ve hayatı bu doğrultuda yaşayan bireyler açısından ise siyasette en az sokak kadar sert ve güç üzerinde karşılık bulmalıdır. Bunu başaranlar, her şeyi yapabilmeye de hak kazanmaktadırlar. Filmi, müziği, gazetesi veyahut dizisi fark etmez aslında bunların hepsi aynı yolun yolcusu olanların, farklı biçimlerdeki tezahürlerinden ibarettirler sadece. Susma veyahut susturulma meselesi bu toprakların insanlarının gerçekte ne kadar konuşmaya, eleştiriye yatkınlık göstermekte olduğuyla da yakından ilişkilidir.

Tahammül göstermek, hoş görmek gibi kelimelerle durumu kurtarma girişimlerimiz ve bu doğrultuda ortaya attığımız bu kavramlar bile aslında durumu nasıl gördüğümüzün somut birer göstergesidir. Kadın ile erkek arasındaki ilişkiden başlayarak gerek toplumsal sınıflar düzeyinde gerekse de farklı etnik, dinsel ve cinsel yönelimlerde daima kategoriler üzerinden kurguladığımız hayatları dayatmaya devam ediyoruz. Bütün yapıp ettiklerimizi de bu doğrultuda olağan kabul ederek normalleştirmeye de bayılıyoruz. 

Okuyucu Yorumları