Sağ elimizle sol kulağımızı tutmak

- A +

Günlük hayatımızda kolaylıkla yapabileceğimiz işleri zorlaştırdığımızda bu durumu anlatmak için sağ elimizle sol kulağımızı tutmak suretiyle olan tuhaflığı gösteririz. Halbuki zorlaştırmayın tam aksine kolaylaştırın sözlerini sık sık duyarız. Buna karşın zorlaştırmanın yarattığı ilginç haz duygusu ile adeta kendimize acı çektirmeyi matah bir durum haline getirmeye de bayılırız. Bu öylesine iliklerimize dek işlemiştir ki en basit olayı bile karmaşık hale getirmeyi alışkanlık haline dönüştürdük. Gündelik olanı böylesine içinden çıkılmaz bir hale dönüştüren ve bundan da anlamsız bir şekilde mutlu olan ne kadar ülke yurttaşı vardır acaba? Kraldan fazla kralcı Murtaza tiplerinin eksik olmadan durmadan çoğalmasının arkasında yine bu anlamsız buna karşın bu topraklarda işlevsel olan anlayışımızın etkileri bulunmaktadır. Hayatlarımızın hiçbir alanında sadelikten, basitlikten veyahut işlevsellikten hoşlanmayız. Karmaşık olmayan ne varsa elimizden geldiğince karmaşık kılarız ki işler zorlaşsın ve içinden çık(a)mayalım!

Bu şekilde davranmayı öğrenerek büyüdüğümüz/büyütüldüğümüz için hepimiz açısından yaşadıklarımız bize özgülüğün yansımaları olarak alışıldık olanlardır. Trafikte, sokakta, kuyrukta kısacası hayata dair her alanda bütün davranış kalıplarımız bu minval üzerinden yürümekte ve kendi insan tipini yaratmayı sürdürmektedir. Bu yüzden de istediğimiz bizi yansıtan politikacılar, bizi aşmayan veyahut tıpkı bizim gibi olan ünlülerdir. Hayatın rutin akışı içinde kendi yarattığımız kaosumuzla mutlu, mesut yaşamayı ve kendimizi biricik olarak görmeyi sürdürmeyi her defasında başarabiliyoruz. Bir yandan adamlar yapıyor lafını ağzımızdan düşürmezken iş o yapılanların kurallarla ve çalışmayla olan bağlantısına geldiğinde anında tornistan yapabilen bir pragmatizm hali hepimizi sarıp sarmalıyor. Küçük dünyalarımızda rahat yaşama duygusu ile yanıp tutuşuyor buna karşın emek harcamayı, çaba göstermeyi ve sabretmeyi göz ardı ediyoruz. Basit yaşamanın getireceği kolaylıkları ve hayata dair yaratacağı artıları ıskaladığımız için karmaşıklaştığı ölçüde daha başarılı olacağımız zannına kapılıyor ve her defasında biraz daha fazla batıyoruz. Yaşamak yerine söylenmeyi, hissetmek yerine şikayet etmeyi ve keyif almak yerine zehir etmeyi hem kendimize hem de çevremizdekilere hissettiriyoruz. Mutlu olduğumuz anlarda bile mutsuzmuş gibi yaparak huzur bulmaya çalışıyoruz. Zengini fakiri, okumuşu cahili fark etmeden aynı pınardan içmiş gibi evrenin duygulu hali olan insanlar olarak yaşamaya daha doğrusu yaşarmış gibi yapmaya devam ediyoruz. Bu ruh halinin yarattığı stres ise sadece bizi değil hepimizi içine çekerek adeta içinden çekilmez bir duygusallığın içerisine hapsediyor. Öfkenin, gerilimin, kavganın kısacası şiddetin önlenemez bir biçimde hissedilmesine olanak sağlıyor. Sevginin yaratacağı bütün güzelliklerin önünü kesmenin yanı sıra kötülüğün sıradanlaşmasına ve hayatlarımızın kararmasına neden oluyor.

Bizde otorite doğru olduğunu karar verdiyse doğrudur ve tek yapılma şekli buyurulduğu gibi olmalıdır. Aksi düşünülemez ve önerilemez. Böylesi bir anlayış ise hem kendi içimizdeki tartışmaları hem de bize karşı konumlanış şekillerini tuhaf bir şekle sokmaktadır.  Bu konuda sadece iki örnek vermekle yetineceğim bunlardan ilki 15 Temmuz sonrası kapatılan üniversitelerdeki öğrencilerin yaşadıklarıyla ilgili. Bu eğitim kurumlarında okuyan bütün öğrenciler açısından geride bıraktığımız öğretim yılı adeta bir kabus gibi geçti. Bir taraftan okullarından, hocalarından ve çok sevdikleri arkadaşlarından ayrı düştüler. Öte taraftan ise hiç hak etmedikleri bir şekilde yeni gittikleri yerlerde damgalanmış bir halde konumlandırıldılar. Oysa çok daha zararsız ve bütün bunlar olmadan yapılabilecekler varken maalesef yine tersini yaparak işlerimizi zora sokmayı ve sonucunda binlerce öğrenciyi mutsuz etmeyi başardık! Kendi okullarında, kendi sınıf arkadaşları ve hocalarıyla birlikte olma olanaklarını hayata geçirmek yerine tam tersini icra ederek süreci çok daha zorlu bir hale soktuk! Ve işin asıl acı verici tarafı bu zora sokma halinin burada bitmeyecek olması çünkü mezun oldukları anda da okulu bitirdikleri yerin diplomasını değil bir başka okulun diplomasını taşıyor olacaklar. Arada kaybettiğimiz öğretim üyesi ve öğretim elemanlarının içler acısı durumunu bu zorlaştırmanın yarattıklarının içerisine eklemeliyiz.

İkinci örneğim ise 15 Mayıs 2017 Pazartesi günü Bursaspor ile Beşiktaş arasında oynanan karşılaşma ile ilgili. Bursa kentinde oturan Beşiktaşlı taraftarlar eğer bu karşılaşmaya gitmek için deplasman tribününden bilet aldılarsa önce İstanbul’a gidecekler oradan otobüslerle toplu halde Bursa’ya getirilecekler. Bu durum İstanbul dışından maça gitmek isteyen bütün Beşiktaşlı taraftarlar için aynı şekilde olacak. Bursa İl Güvenlik Kurulu böyle bir karar aldığı için Bursa’da oturan Beşiktaşlı taraftarlar yaklaşık 3 saat sürede İstanbul’a gidecekler ve oradan hareket edecek olan kafile ile birlikte maçı seyredebilmek için bir 3 saat daha geri gelecekler.

Bu kararı makul, mantıklı veyahut olabilir şeklindeki kelimeler ile anlatabilecek birisi var mıdır? Muhakkak ki vardır ve var olduğu sürece de biz bu türden uygulamaları yaşamaya devam ederiz. Ederiz de işte bu kendi kendine hayatı zorlaştırma halini sadece bize/içeriye kabul ettirebiliriz/anlatabiliriz. Hatta anlatmamıza bile çoğu zaman gerek kalmaz çünkü bu ve benzeri uygulamalarla hayatımız boyunca defalarca karşı karşıya gelmişizdir. Ancak bu durum bizlerin normalin ne olduğu ve nasıl bir karşılık içinde bulunduğu duygumuzun da giderek anormalleşmesine yol açmasına vesile olmaktadır.

Bu topraklarda yanıtlardan çok sorulardan çekinilir ve soru soranlara iyi gözle bakılmaz. Eğitim sistemiz tıpkı diğer bütün alanlarımızda olduğu gibi sadelikten, basitlikten beslenmez. Tam tersine ezberci papağanlar gibi çocuk yetiştirme üzerinden gelecek tasavvurları kurar. Üzerinden üç hafta geçmesine karşın TEOG denilen sınavla eşitlenen 8. Sınıf eğitimi sınavdan bir hafta önce bitirilir buna karşın okullar 9 Haziran tarihinde kapanacaktır. Yıllar boyunca çocuklarımızın en değerli vakitlerini eğitim ve öğretim adı altında heba ediyor ve ardından da neden bizde olmuyor? Sorusunu dahi sormadan eğitim sistemimizi yaz boz tahtasına çevirmeye devam ediyoruz. Hayatı akışı içerisinde kavramak yerine zorlaştırmayı matah bir durum sandığımız için ne komplike hale geçebiliyor ne de basitliğin yaratımlarından faydalanabiliyoruz. Klişeler içinde hayatlarımızı da klişe haline getirerek öldürdüğümüzün zaman değil bizzat kendimiz olduğunu fark etmeden dünyadan göçüp gidiyoruz. Ne diyordu büyük usta Çetin Altan; Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya hafızalardaki hatıra, ya da hatıralardaki ümittir. Hüsranı ise bir tek yerde kabul ediyorum. Yaşamak mümkünken yaşamamış olmakta.

Okuyucu Yorumları