- A +

2017 yılını yaşadığımız onca ölüm ve gözyaşının ardından bir umutla karşılamak gibi son derece basit bir dileğimiz vardı. Ama maalesef yine ölümlere gözümüzü açtığımız bir yıla başlamak zorunda bırakıldık.

Eğlenmeye gidenlerin üzerlerine kurşun yağdıranlardan çok daha ağır olanı, ölenlerle adeta dalga geçebilenlerin olduğu bir ülke haline gelmiş oluşumuzdur. Hiçbir ölüm ardından sevinilecek, göbek atılacak, oh olsun denilebilecek, zaten onlar bunu hak etmişlerdi nidalarıyla karşılanabilecek bir yaklaşımla karşılanmayı hak etmez.

Bunu hak ettiğini düşünen ve bütün bunları inandığını düşündüğü dine dayandıranların yine bu dinin peygamberinin ölen bir cenazenin ardından ayağa nasıl kalktığını ve kendisine onun bir Müslüman cenazesi olmadığını hatırlatanlara karşın, ama insandı yanıtını verdiğini hatırlasınlar. Tabii bu ve bunun yanı sıra çok sayıda özdeyiş, hikaye anlatılabilir ancak işin asıl vahim boyutu tüm dünyada yaygın olarak kabul gören anlayışın çarklarına kovayla değil tankerle su taşınmasıdır.

Noel ile yılbaşı arasındaki farkı anlamamak için ısrarla aynı cümlelere sarılanların, hiç kimsenin yaşam tarzına müdahale etmiyoruz ama Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz anlayışına sarılmak suretiyle olan biten vahşeti sıradanlaştırması hiçbir değere sığmaz! Yılbaşını kutlayıp kutlamamak insanların kendi tercihleridir ve burada isteyenin bu geceyi ilahiler söyleyerek isteyenin de müzik eşliğinde eğlenerek geçirebilme hakkı vardır. Bu durumun giderek bir tarafın diğer tarafa nasıl davranması gerektiğini empoze etmeye başladığı ya da olan bitenler üzerinden ‘işte hak ettiğiniz Noel Babanız, müstahakkınızı verdi’ diyebilecek kadar insanlıktan uzaklaşılan noktada işler tersine dönmeye başlar. Aynı ülkede yaşayıp hayatın her alanında ayrışan bir topluluğa millet adı verilemez! Böylesi bir ülkenin asli problemi kendi içerisindedir ve burada ortak değer yargılarının aşındığı/ortadan kalktığı bir süreçle birlikte durum giderek daha fazla içinden çıkılmaz bir hale dönüşmektedir.

Oluşturulan nefret ortamının sokakta karşılık bulmaya başlaması ve insanların kafalarında birbirlerine dönük olarak ayrımlar yapmaya başlamaları büyük bir tehlikenin işaretleridir. Ortada ölen insanların cenazeleri toprağa verilmemişken, olanlara sevinen, tüm bunların az bile olduğunu düşenenlerin sosyal medya üzerinden yazıp çizdikleri ölenlerin manevi şahsiyetine saygısızlıktan çok daha ötedir.

Nefreti besleyip büyüttüğünüzde ortaya çıkacak olan ucubenin neleri gerçekleştirebileceğini bilemezsiniz! ‘Bir insanı öldüren bütün bir insanlığı öldürmüştür’ diyen bir dinin adının tüm bu olup bitenler sonrasında terörizmle birlikte anılır hale gelmesi ne kadar acıdır! Ama asıl acı olanın kulaktan dolma bilgiler yoluyla kalplerindeki kin ve nefreti, kendisi gibi olmayan, düşünmeyen, yaşamayan insanları ortadan kaldırmaya kadar gidebilenlerin böylesine yoğun bir destek bulabilmesidir.

Bu anlayışın önünü açanlar ve bu doğrultuda propaganda yapanlar ne kadar sevinseler azdır çünkü benzer şekilde dünyanın farklı bölgelerinde farklı dinsel ve etnik anlayış içerisinde bulunanlar arasında da benzer bir yaklaşım giderek yükseliyor. Öte yandan böylesi bir yaklaşımın yükselmesinin tehlikeleri beraberinde getirdiğini de görüp üzülmeleri de gerekiyor. Çünkü dünya her geçen yıl biraz daha demokratik değerlerin tartışıldığı, uçların ön plana geçtiği ve kendisi gibi olmayanlara karşı bir takım yaptırımların devreye sokulduğu bir yer haline dönüşmekte. Böylesi bir gidiş hepimizi etkileyecek ve yaşam biçimlerimizin zapturapt altına alındığı bir sürecin önünü ardına kadar açacak.

Kimsenin bir başkasının hayatını sorgulamak ve onun yaptıkları üzerinden yargılamak zorunda olmadığı gerçeği beraberinde aynı toplumsal hayat içerisinde yaşayabilmenin değerlerini yaratabilmeyi de getirmekteydi. Ülkemiz içerisinde bu yeni yıl tartışması meselesi yeni değildir öte yandan son yıllarda yaşadıklarımız ise bambaşka bir durumla karşı karşıya olduğumuzu bizlere göstermektedir.

Reina’da yaşananların ardından attıkları tweetlerle olanlara, ölümlere sevinenlerin, ‘birlik ve beraberliğimizin’ altına dinamit koydukları gerçeğini en başta siyasetçilerimizin görmesi gerekiyor. Ölümü kutsamak ve ölümleri istemek başka bir şeydir ölümlerin ardından nefreti kusmak ve ölenleri aşağılamak ise bambaşka bir şeydir. Bu yazıları yazanlar, orada ölen güvenlik görevlisinin ya da garsonun ailesine hakaret ettiklerinin ve onları örselediklerinin farkında bile değiller! Ölümlerin ardından içlerindeki önleyemedikleri duyguları dışa vurmak suretiyle rahatladıklarını ve ne kadar önemli bir iş yapmış oldukları duygusuyla tatmin olduklarını sanıyorlar.

Oysa ki yine ölüyoruz, yaşamamız gerektiği ve yaşamak için dünyaya geldiğimiz bir ülkede hiç ummadığımız bir şekilde ölüyoruz. Ölüyoruz ve ardından birileri çıkıp ‘zaten bunlar, buralara giderek, eğlenerek tüm bu olup biteni hak etmişlerdi’ diyebiliyorlar! Tüm bu söyledikleri cümleleri dinsel referanslara başvurduklarını zannederek teyit ettiklerini ve kendi tutarlılıklarını gösterdikleri düşüncesine kapılabiliyorlar. Açılan kapının ne kadar tehlikeli bir yere doğru gittiği konusunda en ufak bir fikre sahip değiller ve zaten böyle bir anlayışın da çok ama çok uzağındalar.

Terör bataklığının içerisine çekilmeye başladığınızda sokakların giderek tenhalaşacağını, ülkenize turistlerin gelmeyeceğini, ekonomik anlamda işlerin çok daha fazla zorlaşacağını ve bundan hepimizin zarar göreceğini anlamak zorundayız! Kutuplaşmayı arttırmak ve ayrışmayı hızlandırmanın hiçbirimize yararı olmayacak tam tersine yaşananlardan hepimiz zararlı çıkacağız. Nefretin yaygınlaştığı bir ortamda hoşgörü hızla gözden düşmeye ve kötülükler prim yapmaya başlar. Sevginin kuşatıcı ve bulaşıcı etkisi yerini öfkenin ön plana çıktığı, kendisi gibi olmayan herkesin yok edilebileceği gerçeğinin normalleştiği bir ruh haline bırakıverir.

Şiddet giderek doğal ve sıradan kabul edilmeye, ölümler ‘kimin ve neyin uğruna’ olduğuna göre ayrıştırılmaya başlanır. Birbirlerine güvenmeyen ve giderek karşısındakini kendisine tehdit olarak görmeye başlayan bir toplumsal ruh hali egemen hale dönüşür. Bahaneler hızla üretilecek biçimde sıralanır ve her türlü durum tartışılır hale gelir. Söylenenlerin değil söyleyenlerin belirleyici olduğu bir anlayıştır bu ve burada artık güçlü olan haklıdır. En tehlikeli nokta ise tam da burada düğümlenmektedir çünkü olup bitenleri kendi adına meşrulaştırmak isteyen sıradan insan için bu durum adeta bulunmaz bir fırsat yaratmaktadır.

Onun küçük dünyası açısından kendisi gibi olmayanlara yaşam hakkı tanımamak açısından bu ortam tam da uygun olanakları beraberinde getirmektedir. İster ateist, alevi, kürt, laik, yobaz, eşcinsel vb. gibi fark etmez, hepsi aynı potanın içerisinde eritilebilecek bir bakış açısıyla yok edilebilecekler listesine eklenebilir.

Ya da onlara kendi hayatlarını sadece kendi özel ortamlarında yaşayabilme hakkı lütfedilebilir. Burada yaşamdan çok ölüm ön plandadır ve bu coğrafyanın kaderi olan ölümü ön planda tutma düşüncesi bir kez daha sahneye konmuş olunur. Yaşadıklarımızın bir türlü değişmiyor olması ve her defasında aynı şekilde tekrarlanması belki de bizim makus talihimizi oluşturuyor.

Aradaki tek farklılık geçmişte ölümlerin ardından insanlar hiç değilse olup biteni sessizlik içerisinde ve ölüme hak ettiği saygıyı göstererek karşılarlardı. Şimdi ise ölümün ardından sevinen, ölenleri yuhalamaktan imtina etmeyen hatta ‘iyi ki geberdiler’ diyebilenlerin olduğu bir dönemdeyiz.

Maalesef ki bu dönem kolay kolay ortadan kalkacak gibi gözükmüyor ve önümüzdeki günler içerisinde tekrar aynı tartışmaların içerisinde debelenmek zorunda kalacağız!

Okuyucu Yorumları