Günlerin adıyla tüketime yol vermek

- A +

Günleri olumsuz ifadelerle etiketleme anlayışı aslında insanları belirli bir bakış açısının içerisine doğru yönlendirmenin farklı bir boyutunu oluşturmaktadır. Günler kendi başlarına kara, siber, mavi, kırmızı gibi herhangi bir anlam ifade etmezler. Onları nasıl görmek ve göstermek istediğimiz üzerinden bu bakış açıları şekillendirilmekte ve buna uygun bir anlayış dolaşıma sokulmaktadır.

Burada küresel ekonomik dinamiklerin tüketimi yaygınlaştırmak için kullandıkları tüketiciler üzerinde yanlış algılar uyandırmanın büyük bir etkisi bulunmaktadır. Giderek daha fazla mesaj bombardımanına tutulan bireyler açısından tüketimin ucuzluk üzerinden yaydığı sinyal dalgaları adeta kaçınılmaz bir alışveriş isteğini oluşturmaktadır. İndirim adı altında daha fazla harcama yapmanın önü açılırken bir yandan da tüketimin çarkları hızla dönmeye devam etmektedir.

Aslında her seferinde olduğu gibi yine kazan-kaybet oyunu dolaşımdadır. Ancak bize aktarılan indirim üzerinden kazanacağımız yanılsamasıdır. Tüketiciler bu çağın yanılsamalarına para yatıran ve bunu kazanç olarak gören kumarbazlarıdır. Her seferinde daha fazla harcamaya (daha fazla tüketmeye) devam ederler ve kazandıklarını sandıkları o doruk noktası bir nevi kaybetmelerinin de şahikasıdır.

Kara Cuma nam-ı değer Black Friday çılgınlığı bu yıl medyanın da gazlamasıyla daha da fazla ses getirdi. Burada karşı çıkışların, kendi kültürümüz karşısında batılıların kültürlerini öne çıkarttığımız gibi bakış açılarının bile sesleri cılız kaldı. Çünkü küresel köyün bir parçası olma üzerinden yayılan sesler ve tüketimin iç gıcıklayan hali, ülkemizde de giderek her şeyin üzerini örtmeye yarıyor. Bu durumun parçası olmakla yanıp tutuşanlar açısından söz konusu günün Şükran gününün ertesine gelmesi gibi bir durumla çok da işleri yok. Pragmatizmi dibine kadar yaşayanlar için asıl olan paranın kazanılması, tüketimin körüklenmesidir ve bunun için ne olsa gider!

Tüketimi böyle bir yere konumlamaya başladığınız anda ise başta var olan sistemin çarklarını döndürme olmak üzere bir dizi farklı sorunun da parçası olduğunuz gerçeğini de es geçmeye başlıyorsunuz. Örneğin son bir haftadır bu güne hazırlanan firmaların, kendi personellerini ekstradan çalıştırmalarına karşın mesai fazlası ücret vermemeleri durumunda olduğu gibi durumlar bunun sadece bir yanını oluşturuyor.

Normalde aynı fiyata hatta daha ucuza satılan ürünleri sırf bugün alarak kar elde ettiğiniz yanılsamasıyla bir müddet idare etmeniz aslında bir nevi var olan sistemin sizi şarj etmesi anlamına da geliyor. Böylece hem sistemin içinde kalıyor hem de tüketici olarak varlığınızı sürdürmüş oluyorsunuz. Tabii bizim açımızdan bu daha başlangıç, henüz yolun çok başındayız ancak daha önceki deneyimlerimiz gösteriyor ki çok hızlı öğreniyor ve hızla uyum sağlıyoruz.

1990’lı yılların başındaki Sevgililer Günü ile ilgili oluşturulan havayı hatırlayanlar zaman içerisinde sadece bugüne özgü çok büyük bir tüketim çarkının oluşturulduğunu ve ülkemizin de buna dahil olduğunu göreceklerdir. Teknoloji sizi bu yapının içerisine öylesine hızla oturtuyor ki, seyrettiğiniz filmlerden, dizilerden, reklamlardan başlayarak hayatınızın her alanında nereye baksanız aynı görüntüler ‘normalleştirilmiş’ olarak size yansıtılıyor.

Bu ortamın içerisinde doğup büyüyen çocuklar açısından söz konusu özel günleri atlamak büyük bir eksiklik olarak nitelendiriliyor. Çünkü onlara göre bu tarz zamanlar tıpkı onlara aktarılmış olduğu ve onların da benimsedikleri gibi ‘özel an’lardan oluşmakta. Buna uygun hareket ederek sizler de sevdiklerinize hediye alarak –küçük bir tektaş gibi- sevgilinizin kendisini özel hissetmesini sağlayabilirsiniz. Hem canım sevdiğiniz için de bu kadar fedakârlık yapmak gerekmez mi? Anlayışı tam da tüketim meselesinin bam teli dediğimiz yerini oluşturuyor.

Kapitalizmi zaman içerisinde diğer üretim biçimlerinden ayıran en büyük özelliği hiç kuşkusuz onun sadece üretimle değil hatta üretimden çok daha fazla günümüz açısından tüketim üzerinden kitlelerle buluşabilme potansiyeline sahip olmasıdır. Paranın dini, milliyeti, ırkı yoktur ve asıl olan dolaşıma girmesine vesile olacak olan ortamın yaratılmasıdır. İstediğimiz kadar kültürlerimizi erezyona uğratıyorlar diyelim eğer tüketim kültürü üzerinden konuşacaksak önce kendimizin nerede durduğunu da sorgulamamız ve inandırıcı olmamız gerekmektedir.

Milli bir şuur oluşturmak, ahlaklı bir nesil yaratmak, dinini diyanetini bilen gençler yetiştirmek gibi hedefler koyarken arka planını dolduramadığınız takdirde daha yola çıkamadan, teslim bayrağını çekmek durumunda kalırsınız. Küresel ekonominin karşısında hamaset edebiyatı daha ilk adımda kullandığınız cep telefonları, arabalar, bilgisayar markaları ile söylediklerinizle örtüşmeyen bir ruh halinin yaratılmasına yol açacaktır.

Saklayalım bir gün lazım olur mantığından, sürekli olarak yenisini alalım mantığına geçiş yaptığımız bir ülkede yaşıyor olduğumuzu bilerek, olan bitenleri anlamak durumundayız. Artık bambaşka bir dönemde, farklı dinamikler içerisinde yaşıyor olmanın yanı sıra, tüketim üzerinden kimlik edinen bireyler olarak varlıklarımızı anlamlandırıyoruz. Böylesi bir bakış açısı içerisinde hayatlarımız da tıpkı tükettiklerimiz gibi avuçlarımızın içerisinden hızla kayıp giderken, ne hayatımızı ne de olup bitenleri idrak edebilecek bir ruh haline sahibiz.

Yaşam ile ölüm arasındaki çizgi içerisinde hızlanan dinamikler sadece malların tüketimini değil aslında malları tüketirken ömür adını verdiğimiz zaman diliminin de yok olmasının önünü açıveriyor. Kara Cuma’sından, Siber Pazartesi’ne kadar yaptığımız her alışveriş ile biraz kazandığımızı sanıyor buna karşın her seferinde biraz daha fazla kaybettiğimizi göremiyoruz. Günlere takılan her kulp beraberinde bizim hayatlarımızdan azaltılan an’lar olarak bizlere dönmeye devam ediyor. Sosyolog olarak bize de sormak düşüyor, peki ama tüm bu yaşadıklarımız Kimin Yararına?

Okuyucu Yorumları