Zulüm politikaları ve kafamızdaki “dolaplar”

Kate Millett'in Zulüm Politikaları Türkçe okuruyla 1998 yılında buluştu. Aynı yıl Nesrin Tura'nın Virgül dergisinin 13'üncü sayısı için kaleme aldığı yazı aradan geçen 19 yılın ardından Evvel Zaman sayfalarında...

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Sunuş

İki ay kadar evvel sevgili Murat Yalçın, Virgül’ün hemen hemen tüm sayılarını içeren bir koli göndermiş, dergileri benim saklamamın ve taramamın iyi olacağını söylemişti. Virgül’ün tozlu sandığı içinde gezinirken Kasım 1998’de çıkmış 13’üncü sayısında hayli durakladım. Nesrin Tura’nın aynı yıl Metis Kitap'tan çıkan Kate Millett’ın Zulüm Politikaları (Çev:Beril Eyüboğlu) üzerine yazdığı metin, önce vefat edeli henüz birkaç gün olan Millett’in anısına götürdü beni. Daha sonra yazıyı okuyup da söz konusu işkence yöntemlerinin, devletler tarafından uygulanan zulüm politikalarının yazının üzerinden 19 sene geçmesine rağmen katılığından zerre taviz vermediğini, özellikle Türkiye’nin son birkaç yılında şiddetlenerek güçlendiğini düşündüm. 19 sene evvel yazılan bu satırlar tozlu bir Virgül’de kalmamalıydı. Sevgili Nesrin Tura’ya yazısını yayına hazırlamama izin verdiği için teşekkür ediyorum. Bu anımsayış vesilesiyle, 6 Eylül 2017’de yitirdiğimiz Kate Millett’ın aziz hatırasına selam verirken, aşağıda Tura’nın bahsettiği işkence yöntemlerini kullanarak hâlâ zulmedenleri de lanetliyorum.

***

Zulüm Politikaları, esas olarak işkence konusunda tüyler ürpertici tanıklıklara dayanıyor. Sergileme, işkence ve işkenceci arasında yaşanan fiziki ve psikolojik bir süreç olan işkenceden, modern devletin gizli ama yaygın, kurumlaşmış tahakküm aracı olarak işkenceye uzanıyor. Kitaplar, teoriler, istatistikler, raporlar, fotoğraflar, filmler; her şey tartışma konusu. Geçmişteki ve bugünkü uygulamalarla, pek çok ülkedeki zulüm mekanizmaları ortaya konuyor. Sonuç muazzam. Küreselleşmiş modern dünyanın, teknolojiyi ve tıbbı sonuna dek kullanarak, ideolojisiyle, yarattığı düşmanlarla, olağanüstü hal yasalarıyla tahkim edip meşrulaştırdığı, sistematik hale getirdiği devasa bir küresel işkence aygıtı çıkıyor karşımıza. Emperyalist ülkelerin, özellikle ABD’nin kendi halkına layık bulmadığı, ama başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere, diğer az gelişmiş ülkelere ihraç ettiği ayaklanma karşıtı hükümet modelleri ve bunların sonucu olan kitlesel kıyımlar arasındaki benzerlikler çarpıcı. Olağanüstü hal, sıkıyönetim, terörle mücadele, koruculuk sistemi. Millett’in tanımladığı ülkelerden birini alın, üstüne ister Arjantin, İster Brezilya, isterseniz Türkiye yazın!

Son kitabı Zülum Politikaları’nın, 1970’de basılan ilk kitabı Cinsel Politika’nın ve 1979’da çıkan Bodrum’un doğal sonucu olduğunu söylüyor Kate Millett. Bodrum, iffet anlayışı çerçevesinde, aile içinde, bir bodrum katında işkence edilerek öldürülmüş, karnına “Ben bir orospuyum” sözleri kazınmış bir kızla ilgili. Daha önce kaçınmaya çalıştığı, irkiltici bulduğu işkence konusuyla ilgilenmeye başlamasının tarihini anlattığı bölümde Millett, Bodrum’un Cinsel Politika’dan on yıl sonra yazıldığını ama ilham açısından ondan önce geldiğini, hatta onun önünü açtığını belirtiyor.

Zulüm Politikaları, Kate Millett, Çev.: Beril Eyüboğlu, Metis KitapCinsel Politika, Kate Millett’ın doktora tezi. İkinci dalga feminizmin yükseliş yıllarında çıkan kitap, Millett’ın kendisinin de beklemediği bir yankı uyandırdı kadın hareketinde ve Millett’ı, İkinci Dalga’nın ideolojik önderleri arasına soktu. Cinselliğin politika sözcüğüyle birlikte anılması ve kadınların birliğinden söz edilmesi yeniydi o günlerde. “Özel alan politiktir” şiarıyla yola çıkan İkinci Dalga feministlere müthiş bir politik ufuk açıyordu bu kavramlar. Cinsel politika kavramı Millett’da bugün kullandığımızdan oldukça değişik bir içerik taşıyor. Millett bu kavramı, erkeklerin kadınlar üzerinde hakimiyet kurmak için giriştikleri eylemlerin toplamı olarak tanımlıyor. Yani cinsel politika egemenlerin politikası; kadın düşmanlığı, kadınlara yönelik saldırılar. Millett’a göre koitus erkek hakimiyetinin bir parçası, cinsel politikanın bir aracı; tek tek tüm koitus edimlerinin böyle olduğunu söylemiyor Millett, ama bu kültürde aslında doğal bir edim olan koitus’un anlamının değiştiğini söylüyor. Kadınların birliği de, patriyarka da belirsizlikler içeren, sorunlu kavramlar. Kadınlara tanınan biçimsel eşitlik, Millett için çok önemli. Kadının yasalar önündeki eşitliği bir kez sağlandıktan sonra kadının artık erkeğin mülkü olmaktan çıktığı düşüncesine bağlı olarak, modern patriyarkanın artık ideoloji ve rıza aracılığıyla işlediğini öne sürüyor yazar. Dışlanmışlık psikolojisi, cinsiyet rollerinin edinilmesini sağlayan toplumsallaşma bu işleyişte kilit kavramlar. Patriyarka esas olarak, kadınların iktidar konumlarından dışlanmalarına dayanan politik bir düzen. Ekonomiden hiç etmiyor değil Millett; hatta patriyarka tanımında ekonomi mi belirleyici, politika mı, yer yer belirsiz kalıyor. Millett tamamlanmış bir teorisi olduğu iddiasında olmadığını da belirtiyor zaten. Ama sonuçta patriyarkanın politik bir düzen olduğu çıkıyor ortaya. Buna bağlı olarak, kadınların birliğinin temeli maddi süreçlere dayanmıyor. Kadınların sınıfsal, ırksal, etnik farklarını tespit ediyor Millett. Yine de kadınlığın bütün bunları aşan bir birlik noktası oluşturduğu kanısında. Bu birliğin temeli dışlanma psikolojisi. Tahmin edilebileceği gibi, cinsel devrimi de bilinçte, ideolojide, kültürde devrim olarak tanımlıyor yazar.

Zulüm Politikaları’nda, cinsel politika ile zulüm politikaları arasında kurulan çarpıcı paralellikler ve bu ikisinin iç içe girdiği noktalar sürekli bir tema olarak yer alıyor: “(İşkence) kirletmek, alçaltmak, bunaltmak, harap etmektir. Bu bakımdan tecavüze benzer. Ve işkenceye maruz kalan, bir insan tarafından kafese kapatılmış hayvan durumuna düşürülmekle kalmayıp erkeğin karşısındaki kadın konumuna düşer aynı zamanda. Erkek tutukluların ayırdına varıp kadın tutukluların yeniden bilinçlendirdikleri bir durum. İşkence geleneksel tahakküm anlayışına dayanır: Ataerkil düzen ve eril hiyerarşi. Cinselliğe işkencecinin gücünü, kurbanın ise kırılganlığını göstermek için başvurulur; cinselliğin kendisiyse utanç, günah, zaaf gibi kadim bir baskı çerçevesindedir. Cinsel işkence gören bir kurban, çifte işkenceye maruz bırakılır; birincisi kasten kötülüğe uğrar, ikincisine gelince, aşağılanmaların en aşağılayıcısı sayılan bir utancı yaşar” (s.28). Millett, cinsel politika ve zulüm politikaları arasındaki bağlantıyı, tarihsel olarak Roma hukukuna dek götürür. Modern işkence medeni hukuk ve ceza hukuku konusunda Roma hukuku aydınlatıcıdır: Köle sahiplerinin köleler üzerinde sınırsız cezalandırma ve işkence hakları vardır. Bu hak Roma aile terbiyesine dayanır: “Ataerkil yetkenin bu örneği, pater potentes’in karı, çocuk ve mülk üzerindeki bu tahakkümü, günümüzde de aile hukukunun temelini oluşturur” (s.80). Güney Afrika’da, bir zamanlar Mandela’nın da kalmış olduğu Robben Adası’nda siyasal tutuklu olarak kalmış Dlamini’nin tanıklığına dayanarak Millett, Büyük Altılar, Büyük Beşler gibi adlar taşıyan adi suç şebekelerine dahil siyah tutukluların ilişkilerini anlatır: “Büyük Altılar, Büyük Beşler’e karşı bir savaşı kaybettikleri zaman, kaybeden tarafa mensup olanlar hapishane hayatının en berbat akıbetine uğrar: ‘karı’ durumuna düşer, yani kadın. O andan itibaren ‘egemenliğin ne olduğunu anlayacak, boyun eğecek, itaati öğrenecek, ne Boer gardiyanlara ne de Büyük Beşler’e karşı çıkmaya bir daha cesaret edemeyeceklerdir. O andan başlayarak onlara kadınmışlar gibi davranılacak, hapishane cemaati içinde kadın rolü oynayacaklardır. Kadın gibi yürümeleri, kadın gibi gülmeleri, hatta kadın gibi oturmaları öğretilecektir onlara.’ Cinsiyet de ırk gibi sınıf, rütbe ve kölelik demektir. Yeni ‘karılar’ efendilerinin yemeklerini pişirecek, onların cinsel kölesi olacaktır. Cezaevi otoriteleri için tecavüz, mahkûmlar arasında düzeni sağlayıcı bir unsurdur; tıpkı ırklar arasında sağladıklarına benzer bir düzen” (s.80).

Millet için, şeriatın insan yaşamının bütününü, mahremiyeti ve özel yaşamın belirlediği bir devlet düzeni olan İran örneği, devlet tahakkümü ile patriyarkal cinsel politikanın tam olarak bütünleştiği özel bir örnektir. Çünkü artık adi suçlu, siyasal suçlu gibi bir ayrım yapmak imkansızlaşır. Zina ya da eşcinsellik artık kutsallığı, dini temsil eden devlete yönelik suçlardır. Suç sayılan her şey politize edilir. “Saklı Ülke” adlı bir işkence filmini yorumladığı bölümde Millett, devlet tahakkümü ve cinsel politika arasında kurduğu paralelliği berrak bir biçimde koyar ortaya. İşkenceciyle düşünce suçlusu bir kadının işkence sürecindeki ilişkisini konu alan filmin sonunda, işkencecinin aynı zamanda küçük bir kızken kadına tecavüz eden adam olduğu çıkar ortaya: “İşkence altındaki kişi önce kadın konumuna indirgenir, sonra da çocuk; ve işkenceci işkence sırasında herhangi bir insan malzemesinden bir kadın yaratırken, aynı zamanda da bir çocuk yaratır, büyük, her şeye kadir devletin ergin sadizmi karşısında korkan çocuk konumundaki bir yurttaş. Sonunda işin mantığı anlaşılır; filmde görülen başkasının yerine geçirmeler ve şaşkınlık yaratan durumlar gereklidir. Devlet bir kez muhalefete boyun eğdi mi, tüm yurttaşlar kadınlar gibi uysallaşır, çocuklar gibi korkar, artık direnmeleri mümkün olmaz” (s.158).

Zulüm Politikaları’nda şiddetin kültürdeki yansımalarıyla da uğraşıyor Millett. Sanatta, teoride ve genel olarak kültürde şiddeti estetize etme, erotize etme çabalarına müthiş bir tepkiyle karşılık veriyor. Georges Batailles’la tartışmasında, pornografi ve sado-mazoşizmi ele aldığı bölümlerde, modern zamanlarda devletin yaygın bir biçimde kullandığı işkencenin, aynı dönemde erotik fantazilerde de yaygın bir biçimde kullanılmasını tedirgin edici bulduğunu, işkence gerçekten varken, onu oyun, ayin ya da estetik bir zevk olarak algılamanın tiksindirici olduğunu söylüyor. Teorik lafazanlıktan uzak, naif, artık geçmişte kalmış görünen basit değerleri hatırlatan, insanın içine su serpen bir tepki bu.

Kate MillettMillett Zulüm Politikaları’nı, Cinsel Politika ve Bodrum’un “doğal sonucu” olarak anmış. Ben buna 1971’de basılan ikinci kitabı Sokak Kadınları’nı ve 1990’da basılan özyaşam öyküsü Tımarhane Yolculuğu’nu eklemek gerektiğini düşünüyorum.

Sokak Kadınları’nda şöyle der Millett: “Bana öyle geliyor ki, fahişelik kadının toplum içindeki durumunun bir örneklemesi, özüdür. Fahişelik (…) evlilik sözleşmesindeki belirsizliğin tersine cinsel alışverişi açıkça paraya bağlamakla kadının bağımlılığını ortaya koymakla kalmaz, fahişelik edimi biz kadınların nesneleşmesini, eşya değeri almasını başlı başına belirtir. Fahişenin satmak durumunda olduğu aslında cinsellik değildir; düşüştür, aşağılanmadır. Müşteri de cinselliği değil, üstünlüğü, bir başka insana üstün olma gücünü satın almaktadır” (Sokak Kadınları, s.75) Hapishanedeki sokak kadınlarıyla ilgili düşünceleri, zulüm politikalarıyla cinsel politika arasında kurduğu bağı yoruma gerek bırakmayacak biçimde ortaya koyar: “Fahişeler bizim siyasi suçlularımızdır, etleri yüzünden hapse düşmüşlerdir diye düşündüm. Bu yüzden, et oldukları için, kadın olarak hepimizin işlediği bir suç içindeler dedim. İşte cinsel politika buydu, cinsel politikanın özüydü bu” (Sokak Kadınları, s.91).

Kate Millett manik depresif teşhisiyle iki kez iradesi dışında tımarhaneye kapatılmış, uzun yıllar yıpratıcı ilaç tedavileri görmüş. Tımarhane Yolculuğu bu deneyimlerini ve psikiyatri karşıtı görüşlerini, mücadelesini içeriyor. Tımarhane Yolculuğu’yla Zulüm Politikaları’nın yolu, Millett’ın akıl hastalığını düşünce suçu olarak tanımlamasıyla daha baştan kesişiyor: “Zihinlerimizi hiçbir zaman yitirmiyoruz, hatta ‘deli’ olsak bile ne akıl hastası ne de hasta oluyoruz. Akıl düşleme teslim oluyor yalnızca –bunların her ikisi de zihinsel etkinlikler, üretken şeyler. Zihin çalışmasını sürdürüyor, ama farklı bir dil konuşuyor, kendine özgü simetrik ya da asimetrik algı biçimleri, tasarımlar oluşturuyor; çalışıyor (…). Ama Düşünce Suçu yasası, farklı düşünceleri kesinlikle yasaklıyor, cezalandırıyor ya da hapsediyor. Sınıra yaklaşmış zihin etkinliğini. Ya da sınırı aşmış zihin etkinliğini. Zihni tanımıyoruz. Henüz (…) Aklımız kaçsa –ne olur ki? Kovalanmazsa, sürgün edilmezse, dışlanmazsa, hapsedilmezse geri dönebilir aklımız” (Tımarhane Yolculuğu, sf. 377-78). Akıl hastası kabul edilen insanla düşünce suçlusu siyasi mahkûm, işkence yöntemleriyle psikiyatrinin tedavi yöntemleri arasında kurulan paralellikler ya da işaret edilen farklılıklar yinelenen bir başka tema Zulüm Politikaları’nda.

İşkence tahakküm aracıdır. İşkencenin esası bedenin bütünlüğünün ihlal edilmesidir. İşkence bedensel acı verme yoluyla insanın zihninin ele geçirilmesidir. İşkence insanın aşağılanması, onurunun ve kendisine saygısının yok edilmesidir. İşkencenin hedefi insanın kimliğinin parça parça edilmesidir.

Zulmü uygulayan kim olursa olsun –emperyalistler, devletin işkencecileri, tecavüzcüler, psikiyatrlar— zulmettikleri karşısında ortak bir konumu paylaşırlar; karşılarındakiler “öteki”lerdir; en ufak bir duygudaşlığa yer yoktur burada: “Akıllar için kaçıklar neyse, emperyalistler için de sömürge halkları odur” (s.79). Teknoloji ve tıp işkencede giderek artan bir biçimde kullanılmaktadır. İz bırakmadan, ölüme neden olmayacak bir biçimde, bir insana mümkün olan en büyük acıları verebilmek için doktorların işbirliğinden yararlanılmaktadır. Psikiyatri bir adım sonra girer devreye; bedene dokunmadan zihne acı çektirmek: işkencenin hedefi olan şeyi, kişiliğin çözülmesini, iradenin çökmesini bedene verilen ilaçlarla sağlamak için. Millett’ın verdiği örnek çarpıcıdır: “Yaygın şekilde kullanılan nöropleptik ve antipsikotik bir ilaç olan prolyxin, İrlandalı siyasi tutuklulara damardan verildiğinde, haftalarca devam eden bir etki yaratıyor. Önceden siyasi tutuklular üzerinde denenen ilaçlar daha sonra ‘akıl hastaları’na veriliyor: birinci durumda denetleme ce ceza niyetine, ikincisindeyse ilaç ve sağaltma mazeretiyle olduğu için farklı bir algılayışla. Oysa etkisi de, yaşanış tarzı da birbirinin aynıdır” (s.77). Kate Millett İrlanda yolculuğu sırasında kapatıldığı bir akıl hastanesinde tatmıştır prolyxini. Tımarhane Yolculuğu’nda, ilaç almadığı reddettiği için hemşireler tarafından elinin kolunun bağlanmasını, prolyxinin vücuduna zorla enjekte edilmesini anlatır; gece boyunca gördüğü kabusları, gerçeklikle bağını giderek azaltan sanrıları; “çıldırmamak”, “aklını yitirmemek” için gösterdiği çabayı. Millett’ın Zulüm Politikaları’nda tanıklığına yer verdiği, Cezayir’de işkenceyi açığa çıkardığı için işkenceciliğiyle ünlü paraşütçüler birliğinin eline düşen siyasi tutuklu Henry Alleg’in anlattıkları Millett’ın yaşadıklarına çok benzer. Günlerce korkunç bedensel işkencelere maruz kaldığı halde çözülmeyen Henry Alleg ilaç karşısında dehşete düşer: “Kendi kendime deliriyor muyum acaba diye sordum. İlaç vermeye devam ederlerse, öneki gibi direnebilecek miydim? Pentothal söylemek istemediğim şeyleri söyletirse bana, işkence altında çektiğim onca acı hiçbir işe yaramamış olacaktı” (s.77). Ancak siyasi tutukluyla, deli olarak damgalanan arasında çok önemli bir fark vardır Millett’a göre. Siyasi tutuklunun örgütlü ve tutarlı bir benlik tahayyülü, yardımına koşamasalar bile yandaşları, duygudaşları vardır. Oysa bu tür ilaçların zorla verildiği “hasta”lar için herhangi bir dayanışma sistemi, bir geçicilik güvencesi söz konusu değildir. “Naziler, adı deliye çıkmış olanlarla başladı işe. Geçerli bir mantığı vardır bunun. Bütünüyle korumasız, insanlığından bile kuşku duyulan bir gruptu söz konusu olan” (s.73). Minneapolis’te işkence kurbanlarının tedavi edildiği bir merkezin işleyişi, emperyalist devlet tahakkümünün emrindeki işkence ve psikiyatri düzeneklerinin kurban için nasıl kaçılamayan bir döngü oluşturduğunu ortaya koyması açısından çarpıcı. Minneapolis’teki merkezden yardım alabilmek, yani barınma masraflarının devlet ve sivil kurumlarca karşılanabilmesi için, kurbana önce akıl hastası tanısının konması gerekiyor: “İşkencenin psikiyatride, ‘travma sonrası şok sendromu’ olarak açıklanması, politik ve toplumsal bir anlayışın yerini alır. Üstelik hatırı sayılır bir politik etki yaratarak. Böylece politik ve ideolojik temelli bir hükümet vahşeti, fiziki bir vahşet, politikanın hükümsüz olduğu bir ortamda, zihinsel bozukluk tanısı sayesinde, bir başka hükümetin istemeye istemeye verdiği bir psikiyatri sadakasına dönüşür. Ahlaki ilkeler de öyle. Kurbanın bir kez daha kurban edildiği, yeniden hiçe indirgendiği esrarengiz bir hastalık modeli çıkar karşımıza. Bu Amerikan merkezindeki işkence kurbanlarının çoğu Güney Amerika diktatörlüklerinden, Amerikan hükümetinin müşterisi olan devletlerden geldiği için, buradaki ‘tanı ve tedavi’ modelinde, uygulayıcılarının gözden kaçırdığı, emperyalizmin işleyişini, onun gerçek yüzünü gösteren çok dokunaklı bir ironi vardır” (s.259)

Millett için cinsel politikanın tahakküm aracı koitus’tur. Tecavüz, her türden cinsel saldırı, fahişelik bu tahakkümün en açık ifadeleridir.

Zulüm politikalarının en gelişmiş aracı ise, devletin hapishaneleri ve tımarhanelerinde uygulanan işkencedir.

Cinsel Politika’nın sonundaki cinsel devrim tanımı biraz hayal kırıklığına uğratır insanı. Erkeklerin köklü, sistematik, şiddet içeren devasa egemenliği karşısında, ideolojide, kültürde, bilinçte devrimin pek hafif bir tınısı vardır. Zulüm Politikaları’nın sonunda da benzer bir duyguya kapılıyor insan. Bütün bağlantıları ve ürkütücülüğüyle sergilenen, insanın kafasında büyüdükçe büyüyen devasa bir işkence aygıtı karşısında, Uluslararası Af Örgütü, Dünya, Helsinki ve Amerikalar Gözlem Komiteleri, tüm öteki hükümet dışı grupların çabaları. Millett kendisi de farkında işkenceye karşı olanların çaresizliğinin, çabaların yetersizliğinin. Ama nereden gelirse gelsin şiddete karşı, SSCB’deki Stalin dönemiyle Nazi Almanyası arasında, Güney Afrika’da işkence gören dört beş yaşındaki çocuklarla, muhbir olduğu için halkın yaktığı siyah arasında sonuç olarak bir fark görmeyen, şiddet döngüsünden şiddete dayalı bir devrimle çıkılamayacağına inanan tam bir pasifist Millett. Geriye mantığın ve hukukun egemenliğine, bir reform hareketiyle başlatılabilecek bir kampanyaya, emperyalist dünyanın vicdanı “hükümet dışı” örgütlere bel bağlamaktan başka çare bırakmayan, naif ve ahlaki bir temenni, bir de mücadele azmi kalıyor.

Kate Millett hiçbir kitabında tutarlı ve bütünlüklü bir teori, kapsayıcı bir tahlil hatta kavramsal titizlik peşinde değil. Kitaplarının asıl vurucu yanı teorisi değil, çarpıcı konuları, zengin malzemesi, tutarlı etiği, naif politikası, sergilemekten hiç kaçınmadığı ve her durumda politikleştirmeyi başardığı öznelliği oluşturuyor. Biçim açısından da Millett’ın kitaplarını herhangi bir kategoriye sokmak zor. Kendine özgü, serbest ve çarpıcı bir dil kullanımı var. Beril Eyüboğlu’nun çevirisinde, bu özgünlüğü yitirmeme çabası hissediliyor; çeviri kokusundan uzak, akıcı ve temiz bir Türkçe.

İnsan hakları konusundaki faaliyetleri yüzünden üniversiteden uzaklaştırılmış bir düşünce suçlusu olarak, psikiyatri tarafından damgalanmış, tımarhaneye kapatılmış, ilaca mahkûm edilmiş bir “akıl hastası” olarak, bir kadın, bir lezbiyen olarak, bütün kitaplarında ezilmenin, yoksun bırakılmanın, dışlanmanın, zulüm görmenin izini sürüyor Millett. Kafalarımızdaki, içini açıp bakmaya korktuğumuz “dolap”ları karıştırıyor (Sokak Kadınları, s.81). tabu sayılana el atan; iğrenç, acı verici ya da pornografik olduğu için görmek istemediğimizi ısrarla, ayrıntısıyla, kanırtırcasına ortaya koyan takıntılı bir yolculuk bu. Deliliğin, kapatılmanın, tecavüzün, işkencenin hatta ölümün içinden geçilen bir yolculuk. Millett’a göre bir çözüm, bir kurtuluş varsa eğer, ona ulaşmanın bedeli ve ön koşulu bu acı veren özdeşleşme, duygudaşlık hiçbir kitabı kolay okunmuyor Millett’ın. Okuduktan sonra eskisi gibi olunmuyor.

Nesrin Tura, Virgül, Kasım 1998

Not: Yazı dizilirken, yazarın orijinal metnine sadık kalınmıştır.