Yorganın içinden çıkmak

Algılayışım değiştikçe, insana daha çok bulaştıkça, öfkeyi, otoriteyi daha iyi tanımaya başlayınca bende esaslı bir “gitmek” mefhumu oluşmaya başlamıştı...


@e-posta
Dosya, 04 Ağustos 11:30
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Gitmek kaç türlüdür? Uzaklaşmak, terk-i diyar eylemek, kaçma eylemleri “gitme”nin neresinde asılı durur? Gitmekteki amaç nedir ve neden hayatın altında ezilince başını alıp gitme deyimine sığınırız? Gitmek isteyip de gidememek ile gitmeyi kaçmakla teyelleyip ipini koparmak arasında nerede durur insanoğlu? Yıllar var ki bu sorular üzerinde düşünüyorum ve hepsi bambaşka sorulara açılıyor. Kaybolduğum soru labirentinden çıkmak için her seferinde bir kez daha “gitmem” gerekiyor. Sanırım soruları en çok bu yüzden seviyorum.

Benim seyahatlerim o sarı arabanın arkasında, pembe ekose yastığımın yüzümde iz çıkarmasıyla başladı. Arabanın camından giren rüzgâr, gözümü kıstıran güneş, uykudan yeni kalkmış çocuk bendeki sarhoşluk hâli, yolda olmanın etkisiyle o arka koltuğu benim için tek kişilik büyülü bir kupa arabasına dönüştürürdü. Sürekli akan manzara, ağaçlar, bozkır, ormanlar yolculuk boyunca türlü hayali serüvenlerime mekân olurdu. Eve dönmeyi sevmezdim. Yollarda beni cezbeden ayrıksı bir tat vardı. Daha geç çocukluk dönemindeyse seyahatin başka türlüsünü keşfediyordum: Kitaplar!

Kare As Beşlisi, Üç Silahşörler, Robinson, Oliver Twist, Demiryolu Çocukları gibi kitaplar bana olası ikincil, üçüncül mekân ihtimallerini sunmuştu. Kalkıp bir başıma ıssız bir adaya düşmek üzere binecek bir gemi bulamayacağımı biliyordum yahut aşmam gereken ormanları kat edecek atı bulmayacağımı. Bu yüzden ben de kendime bir “gitmek sineması” kurmuştum. Okuduğum bütün maceraları, kahramanları zihnimde secereleriyle kaydedip, gece herkes uyuduktan sonra yorganı tuhaf bir şekle sokarak içine giriyor ve “oralara” gidiyordum. Nasıl bir düş gücüymüş! Saatlerce konuşturduğum insanların ülkelerinde geziniyor, bir düğüm yaratıyor ve can dostumla (artık o an kim olursa) o düğümü çözmeden uyumuyordum. Annem yan odadan bağırırdı: “Yeter artık konuşma kendi kendine, uyu!” diye. Şimdi –biraz da bu yazı vesilesiyle- dönüp bakıyordum da, o hâlimi hayli kıskanıyorum. Neredeyse bir Miyazaki filminde gibiymişim.

Bu saflıkta yaşarken, içimden büyümekle sulanan isyan ağacı, tohumundan filiz veriyordu. Maceralardaki gözü pek ben, daha ağırbaşlı hikâyelerin ortasına düşmek için elimden geleni yapmaya başlamıştım. Algılayışım değiştikçe, insana daha çok bulaştıkça, öfkeyi, otoriteyi daha iyi tanımaya başlayınca bende esaslı bir “gitmek” mefhumu oluşmaya başlamıştı. Taşradan, sahil kasabalarından İstanbul’a taşınan çocukluğumun bir anda kaybolduğunu görüyor, beni duvarlarla sınırlayan her yerden ısrarla kaçmak istiyordum. Büyük planım tek başıma İstanbul’dan kaçıp büyük bir yolcu gemisiyle (ambarda yatarak, güverte silerek kendimi doyuracaktım, bayağı ayrıntılı bir plandı bu) Çin-Hindi Denizi’ne varmaktı. Ama ondan evvel küçük planımı devreye sokmalı ve İstanbul’u keşfetmeliydim. Böylelikle hayatımda yeni bir dönem açılıyordu: Okuldan kaçmak!

Korkusuzlukla neler yapmadım ki! O yolcu gemisine binememiş olsam da, büyülü sokaklara giriyor, tuhaf dükkânlar keşfediyor, kısıtlı vaktimde gidebildiğim en uzak köşelere dek gitmeye çabalıyordum. (Zavallı anne babam!) Eve gelen devamsızlık kâğıtlarını yakalamakta üstüme yoktu, yeter ki gitmeye bir engel çıkmasın. Bu kaçış beni besliyordu; kişisel aciz isyanımın baş verdiği an, o korkulukların üstünden atlayıp tıkanırcasına koşmaktı.

Bütün bunları niçin anlattım? Gitmenin bendeki karşılığını bu şekilde daha iyi anlatabileceğimi umuyorum. Çünkü yaş aldıkça bu öfkeli isyan evrildi, özünü korumakla beraber öfkesini meraka dönüştürdü. Gitmenin başka bir türünü bulmuştum artık: Seyahat etmek! Çalışıp para kazandıkça, elime geçen parayı pasaporta, vizeye, uçak biletine vs. yatırmaya başlamıştım. Artık kaçmak için gitmiyordum, orada görmem gereken ülkeler, tanımam gereken insanlar ama daha çok tanık olmam gereken olaylar vardı. Ailem de alışmıştı bu hâlime artık, annem bavulu kapının önünden alıp içeri kaldırmazdı. Kısa bir süre sonra yine gideceğimi bilirdi.

Atlas önümde hep açıktı. Ben elbette sanatın ve edebiyatın doğduğu, alevlendiği yerleri, eski medeniyetleri, antiğe en fazla yaklaşabileceğim şehirleri öncelikle işaretlemiştim. Kendime rotalar yapıyor, her defasında Evliya Çelebi’nin gördüğü rüyaya ben dalıyordum: “Seyahat ya Resulullah!”

Zamanla daha da damıtmıştım seyahatlerimi. Gittiğim ülkede, şehirde bir sanatçının peşine düşüp onun yaşadığı mekânları keşfederek dolaşmayı düstur edinmiştim. Yoğun duygusal anlar yaşıyor, Puşkin’in kanlar içinde yattığı parkeye eğilip parmaklarımla dokunuyor, Karamazov Kardeşler’in yazıldığı masaya yaklaşıyor, Victor Hugo’yla beraber Notre Dame’ın önünde zavallı kamburumuzun bağlanıp taşlanmasını izliyordum. Gitmek bende artık tamamen farklı bir hâl almıştı. Yorgana sarılıp çekildiğim sinemayı dışarı taşımıştım.

Bir arayış, kimlik edinme, sığınma ile beslenen gezilerim arttıkça bu beni, ev kavramını da sorgulamaya götürdü. Hayli küçükken okuduğum Kavafis’in “Kent” şiirini mırıldanıp dururken zihnimde, güneşin her şehirde bambaşka battığını, rüzgârın farklı kokularla estiğini düşünürken dil artık beni daha fazla büyülüyordu. Yol bana dili getirdi, ona şükran borçluyum.

Bütün seyahatlerim bir yana, beni alaşağı eden uzunca bir yolculuğum vardır. Kars’ı gördüğümde, o müthiş düzlüklerde Avrupa’daki şaheserlerin karşısında yaşadığımdan daha büyük bir heyecan yaşadım. Ani Harabeleri’nde artık başım dönüyordu, harabelerin içine ilerledikçe, İpek Yolu Köprüsü’nün iki yakadaki yıkık ayaklarına baktım. Ardımda hayaletler, önümde Ermenistan’ın yemyeşil vahası… O gün yorganımın içinden çıktım. Köprü hızla kendini yeniledi, üzerinden geçen kervanlar bana doğru gelmeye, kiliseler dolup taşmaya, hamamlardan buharlar yükselmeye başladı. İnsanların yüzleri apaçıktı, II. Gagik ileride Arslanlı Kapı’dan şehre giriyordu. Az önce çıt çıkmayan bu harap toprak şimdi bütün alacasını seslerle bana sunuyordu. Al kaftanlı çekik gözlü bir hatun bana doğru yaklaştı, elindeki yuları avcuma bıraktı. Hayal edemeyeceğim güzellikteki ata bindim.

Önümde yol, sırtımda pelerin niyetine taşıdığım yorganım var ve ben dünyaya atımı sürüyorum.