"Yoksuluz, ama gururluyuz. Ama yoksuluz!"

Yoksulluk utanılmaması gereken, gururla taşınabilen bir kimlik olageldi yıllarca. Ne yani, zenginin parası varsa yoksulun da “gurur”u vardır, üstelik gurur paradan daha kıymetlidir, alttan alta, parası olanın gururu yoktur iması da taşır bu cümle...


@e-posta
Dosya, 05 Temmuz 11:30
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Bazı yazarların kudreti şuradadır: Tek bir öyküsünü dahi okusanız, üstelik bu öykü onun en iyi öyküsü olmasa bile, size “yazarlık maharetinin” bütün kumaşını top top sergiler. Orhan Kemal de Türkçe edebiyatın bu nadir ve kendine has yazarlarındandır bana kalırsa. Çünkü, onun herhangi bir metnini, öykü veya romanını okuduğunuzda, size hangi meseleleri ele aldığını, bu meselelere nasıl ve niçin yaklaştığını ve daha önemlisi bu meseleleri nasıl “kendi meselesi” haline getirdiğini rahatlıkla gösterir.

Orhan Kemal'i ister toy zamanlarınızda isterseniz olgunluk zamanlarınızda okumaya kalkıştığınızda yazdığı metnin size ve sizin o zamanınıza, dünya algınıza söyleyecek bir şeyi mutlaka vardır. Yazarlığının büyüklüğü, hem kendi zamanında okur katında hem de sonrasında karşılık bulması buradan kaynaklanmaktadır. Onu değerli kılan bir diğer kıstas da bana kalırsa hem akademi çevresinde hem has eleştirmenlerin üzerine çalışabilmesi için onlara yoğun bir malzeme vermesinde hem de klasik dediğimiz okurun ilgisini çekebilme mahirliğini gösterebilmesindedir.

Ne kadar doğru olur bilmiyorum ama, kişisel bir anektodla devam etmek istiyorum.

Dönüp bakınca çocukluğumda okuduğum metinler arasında beni en çok etkileyen metinlerden birinin Orhan Kemal’in Tersine Dünya adlı romanı olduğunu görüyorum. Üstelik o zamanlar Orhan Kemal’in imzasının büyüklüğünden elbette bihaberdim. Metinle okur, yani  Tersine Dünya ile benim aramda hiç kimse yoktu, ne yazarın kendisi ne de herhangi bir tanıtım, eleştiri ve reklam metni. Olması gereken “saf bir buluşmaydı” bizimkisi. Metnin karakterleri, atmosferi ve diliyle dünyanın herhangi bir odasında saf bir okur olarak buluşmuştuk.

Beni “büyüten” kitaplardan biri oldu  Tersine Dünya. Kurmacaya ve hayata erken bir zamanda ikna olmamı sağladı çünkü.  Tersine Dünya’da Orhan Kemal, kadınların erkek gibi, erkeklerin de kadın gibi davrandığı ve konuştuğu bir dünya sunuyordu. Sözgelimi erkekler çeşme başında kovalarına su doldururken kadınlar da cezaevinde tespih çekiyor ve hiç kimseye eyvallah etmiyordu. Tüm bu sahneler Orhan Kemal’in benzersiz ve hakiki bir diyalog hüneriyle beni sözcüklerin yeni bir dünya kurma kudretinin olduğuna fazlasıyla inandırıyordu. “Cinsiyet” üzerinden kurulan bu “ters ilişki”, o yaşlardaki beni kendi dünyasına çekmiş ve inandırmıştı. Edebiyatın nelere kadir olabileceğini, aklımı ve tüm kalbimi teslim ederek anlamaya çalışıyordum. Sözcükler büyüktü ve dünyayı tersine çevirebiliyordu, daha n’olsundu! 

O yaşlarda erkeklerin kadın gibi, kadınların da erkek gibi davrandığı ilginç bir dünya fikri değildi sadece ilgimi çeken, yazıyla inşa edilen bu güzel yalana, romana inanmak, ikna olmak, yazının büyüsünü ve gücünü görmek daha çok ilgilendiriyordu beni. Yıllar sonra dönüp bakınca bu etki ve etkilenmenin müsebbibinin sadece “o ilginç fikir” olmadığını, bizzat Orhan Kemal ve onun yazı hüneri olduğunu bir kez daha apaçık gördüm.

Açıkçası daha sonraki okumalarımızda da gördüğümüz gibi, roman için “iyi, ilginç bir fikrin” kimi yazarların elinde nasıl heba edildiğini rahatlıkla görebiliriz. Mesele sadece fikir değil, onu kullanma mahareti olduğunun kanıtı gibidir Tersine Dünya. Hulki Aktunç “İnsan malzemesine âşık olmalı,” diyordu bir söyleşisinde. Orhan Kemal de “mesele” edindiğine, neredeyse her metninde âşki bir tutkuyla yaklaşmıştır.

Bu girizgâhtan sonra bugün, burada size Orhan Kemal’in o çok meşhur  “Çikolata” öyküsünden ve Orhan Kemal’in yazarlığından söz etmek istiyorum.

Öyküyü okuyanlar hatırlayacaktır: Kamyoncunun kızıyla oğlu berberden çıktıktan sonra, ki berber dükkânının büyük büyük aynaları, telleri mavi boncuklu kafesi ve o kafesin içinde sapsarı, sapsarı kuş vardır. Berberden sonra, uzun zamandır hayalini kurdukları çilolatayı almak için şekercinin vitrini önünde durur iki kardeş. Vitrinde boy boy, kutu kutu şekerler, şekerlemeler, çikolatalar vardır. Yoksul yoğurtçunun kızı yanlarında bitiverir. Şekercinin vitrininde “güneşte alev alev uçuşan kırmızılar, morlar, sarılar, maviler; kırmızılara, morlara, sarılara, mavilere sıkı sıkı sarılı çikolatalar vardır. Abla da, oğlan kardeş de, yoğurtçunun kızı da sıkı sıkı sarılı, alev alev kırmızıların, morların, sarıların, mavilerin, içindedir. Ya da maviler, sarılar, morlar, kırmızılar alev alev, yaprak yaprak uçuşuyordur içlerinde.”

Daha ilk sayfada hem şekerciyi hem de berberi tasvir ederken gayet “renkli”, “albenisi yüksek” bir giriş yapar Orhan Kemal. Öykünün sonraki bölümleri için önemsiz gibi görünen “berber” ayrıntısı bana kalırsa yazar tarafından kasıtlı bir şekilde betimlenmiştir, aşırı bir okuma yaparsam “büyük büyük aynalar”la ve “mavi boncuklu kafes ve o kafesin içindeki sapsarı, sapsarı kuş”la okuru bir yüzleşmeye buyur eder. Nihayetinde ve sonrasında berbere ilişkin başka bir bağlam görmeyiz öyküde.

Asıl hikâye şekercinin vitrini önünde başlar. Kamyon şoförünün kızıyla oğlu biriktirdikleri parayla bir çikolata almak istemektedir, yanlarında bitiveren yoğurtçunun kızı ise hayatında çikolata yememiştir ve çikolatayı alacak parası da yoktur.  İki “sınıf”ın bir nesne karşısındaki karşılaşmadır aynı zamanda gerçekleşen.

1950 ve sonrasında, özellikle 1980’lerin sonuna dek Türkiye’de yoksulların mottosu haline gelmiş ve fazlasıyla inandıkları bir cümle vardır: “Yoksuluz ama gururluyuz!” Bu cümle alt orta sınıf ve yoksullar için hayatta kalma motivasyonu oldu yıllarca ve hâlâ... Yoksulluk utanılmaması gereken, gururla taşınabilen bir kimlik olageldi yıllarca. Ne yani, zenginin parası varsa yoksulun da “gurur”u vardır, üstelik gurur paradan daha kıymetlidir, alttan alta, parası olanın gururu yoktur iması da taşır bu cümle. Neden sadece “gurur” yoksulun payına düşer ve neden yoksullar bu cümleye böylesine çarçabuk ikna olur, kaderin değişmez olacağına, bir tür “yırtma”nın zor olacağına olan inanç mı bilmiyorum ama, o dönemki Yeşilçam filmleri de bu cümlenin altını kalın kalın çizdi: Yoksuluz ama gururluyuz!

Yoğurtçunun kızı da bu cümleyi kendisine şiar edinmiş gibidir. Şekercinin vitrininin önünde aralarında müthiş ve hakiki bir diyalog ve sahne başlar abla kardeş ve yoğurtçunun kızı arasında, Orhan Kemal’in hünerini burada görürüz. Ablayla kardeş çikolatanın tadından haberdardırlar, halaları getirmiştir bir keresinde, Sarıyer’den. Ki halalarının siyah mantosu vardır. Siyah manto ve Sarıyer vurgusu önemli burada, ayrıca çok uzak bir akraba değil, yakınlık derecesi  “hala” olan birinin eliyle daha önce çikolatanın tadına bakılmıştır. Ama yoğurtçunun kızı için aynı şeyi söyleyemeyiz, çikolatanın tadından bihaberdir, Emirgân’da yaşayan zengin, kâat kâat koz helvası ya da yuvarlak keten helvaları getiren bir “hala”nın yokluğu da cabasıdır.

Oğlanın yirmi, ablanın otuz kuruşu vardır, karıştırınca bi ellilik çikolatayı alacaklardır, ama ya yanlarından ayrılmayan şu yoğurtçunun kızı ne olacak!

“Git,” deseler “Niye?” diyecektir, “Çikolata alacağız,” deseler “Bana ne,” diyecektir. Ama ve asıl önemlisi alıp ona da verseler kendilerine bir şey kalmayacaktır, vermeseler babalarının kulaklarına küpe ettiği nasihati çınlayacaktır: “İmrendirmek günahtı, cehennem vardı, cehennemde katran kazanları, zebaniler...”

Ablayla kardeş bu çikolataların halalarının getirdiğinden daha tatlı olup olmadığını tartışırken bizim yoğurtçunun kızı araya girer: “Bütün çikolatalar birbirine benzer!”

Sen nerden biliyorsun, yok siz nerden biliyorsunuz tartışması sürerken kardeşler halalarının çikolata getirdiğinden söz eder, bunun üzerine yoğurtçunun kızı da kendi halasının getirdiğini söyler ve hakikatin halatı bu cümleden sonra kopar:

“Oğlan, ablasına kıpkırmızı döndü:”

“Abla be!”

“Ne var?”

“Halası çikolata getirirse gitsin yesin!”

 Yoğurtçunun kızı:

“Gitmeyeceğim,” der.

O arada ablanın kurdelesi sararır. Tartışma devam eder, “sen git, yok siz gidin, biz akşama kadar burada bekleriz, burası senin mi, yok burası sizin mi” cümleleri peş peşe gelirken hakikatin dili üstü örtülü biçimde bir kez daha duyulur:

Abla, “Sus” der kardeşine. “Biz onun gibi şey değiliz.” Yoğurtçunun kızı altta kalır mı, yoksul ama gururludur kendisi, tüm toplum elbirliğiyle bunu öğretmiştir kendisine, onların laflarının altında kalmamak için omurgayı sağlam, başını dik, dilini keskin tutmak zorundadır, çünkü “yoksuluz ama gururluyuz” cümlesinin sahne açılımı bunu gerektirmektedir ve cümlesini silah gibi patlatır: “Asıl ben sizin gibi şey değilim.”

Bu arada başka bir hakikat içten içe kendini duyurmaktadır: Keşke halası olsaydı, Sarıyer’den çikolata, koz helvası, Emirgân’dan keten helvası getirseydi. Ya da şoför olsaydı babası... Sonra, çikolata, çok tatlı mıydı acaba?

Tartışma ve gövde gösterisi devam ederken oğlan çocuk ablasına:

“Abla be!” der.

Abla “Ne var.”

Oğlan çocuk “İstesek çikolata alabileceğimizi gösterelim mi şuna?” der. Yoğurtçunun kızı sarı teneke küpeleriyle meydan okur: “Gösterin bakalım!” Sınıfsal kavga tüm boyutları ve incelikli ayrıntılarıyla devam eder. Ve kardeşler dükkâna girer. Hakikatin dili bu kez örtülü değil direkt sahnededir, öyküden alıntılayarak söylersem:

“Yoğurtçunun kızı kaldı. Kirli saçları taraz taraz. İçkici, kumarcı babasıyla dört ablasından başka kimsesi yoktu. Ablaları tütün fabrikasının kalın kalın öttüğü sabahlara karışır giderlerdi. Dönüşte elleri boş olurdu. Annesi sağken üzüm, incir, beyaz peynir, zeytin paketleriyle dönerdi. Yemek pişirirdi, gece yarılarına kadar çamaşır yıkardı, kızlarını önüne oturtur saçlarını tarar, kurdeleler bağlardı kırpıntılardan. Annesi sağken ablaları çalışmazdı fabrikada. Kaydırak oynarlardı, ip atlarlardı, top hoplatırlardı. Babası bile bu kadar içmezdi o zaman.”

Yoğurtçunun kızı bu hakikatleri düşünürken kardeşler kırmızı kâatlı, ellilik bir çikolatayla çıkarlar dükkândan. Önce kırmızı kâat yırtılıp atılır sonra gümüş. Daha sonra da çikolata yenir. “Çok mu tatlıydı acaba?” sorusunun hakikatiyle cebelleşirken dik durmaktan geri kalmaz yoğurtçunun kızı ve “Onu bana bedava verseler yemem,” der. Çocuklar onu duydu mu, duydularsa ne dediler, diye devam eder anlatıcı. Bunun üzerine yoğurtçunun kızına gözlerini yummak, yumulu gözlerinin içinde kâatlarından soyulup iştahla yenen çikolatanın hakikati değil, hayali kalır. Bu hayale eşlik eden başka hayaller: Berbere götürülen, ortaklaşa çikolata alınan, çikolata bölüşülen kardeş, mavi arabayı bile sürebilen baba, Sarıyer’den çikolata, Emirgân’dan keten helvası, koz helvası getiren hala.

Gözlerini açmasıyla hakikatin diline teslim olması bir olur yoğurtçunun kızının. İşte yan yana gidiyordur iki kardeş, gözlerini yumar, açar, yumar, açar, sokağın dönemecini bulmuşlardır ve son kez gözlerini açtığında “yokturlar artık”. Kendisi de tam gidecekken kaldırımın dibinde kırmızı kırmızı yanan yırtık çikolata kâatlarını görür. Çevresine kuşkuyla bakar, görülüp “Çingene” denmesinden korkar, bir simitçi gelir geçer, evlere, evlerin pencerelerine, tül perdelere bakar. Kimsenin onu görmediğinden emin olduktan sonra eğilir ve gümüş kâadın buruşuk topunu yerden alır. Yeni bir simitçi belirir. Topmuş gibi, buruşuk kâadı havaya atar, tutar, atar, tutar. Derken bir sokak, sonra bir başka sokak, daha sonra bir başka sokakta, üstelik yer yer pis, sidik kokan bir sokakta, sanki kendi mahallesini ve yuvasını bulmuş gibidir burada,  gümüşten topu açar ve çikolata bulaşıklarını yalar, yalar.

Orhan Kemal, bu hikâyede yoğurtçu kızla abla ve kardeş arasında geçen diyalogları hassas bir terazide tutarak anlatıcı olarak bir taraf tutmasa da, ister istemez okur olarak yoğurtçunun kızının tarafında buluruz kendimizi.

Bana kalırsa bu öykünün gücü; zenginliği, yoksulluğu, yoksul çocuğu, merhameti, şefkati, onur ve gururu, haysiyeti, varlık ve yokluğu, renk renk vitrinleri ustaca anlatmasından kaynaklı değil sadece, Orhan Kemal’in tüm bunları anlatırken metinde sormadığı ama alttan alta hissettirdiği direkt bir sorudur aynı zamanda. Tüm metin de bu soru üzerine kuruludur sanki. “Yoksulluk ayıp değil,” diyen tüm topluma bir gün bir çocuğun  “Ama niye?” diye soracağını biliyor gibidir çünkü Orhan Kemal. Ve uzun bir zaman tüm toplumu ikna eden “Yoksuluz, ama gururluyuz!” cümlesine, tıpkı “Çikolata” öyküsünde ara ara ve özellikle finalde, hakikatin de görülmesi gerektiğini ısrarla belirtir gibi, ama bağlacıyla birlikte bir sözcük daha ekler bu cümleye: “Yoksuluz, ama gururluyuz. Ama yoksuluz!”

Bu yazı Bursa Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği Orhan Kemal Sempozyumunda sunulmuştur.