Bir ayırma ve düzenleme biçimi olarak yerlileştirme

Yerel olanla tanımlayıcı bir ilişki kurmak bu sebeple paradoksal bir eylemdir. Neyin yerel olduğunu tanımladığımız anda, nihai bir donuk form önerir, yerel olan her şeyi unutturmak suretiyle katletmiş oluruz


@e-posta
Dosya, 05 Nisan 11:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Bu yazı, son zamanlarda sıkça vurgulanan yerlileştirme kavramı ve bu kavramın modern devlet ve insan ile nasıl bir ilişkisi olduğu üzerine biraz çağrışımsal, azıcık da akademik açıklamalar getirmeye çabalayan bir metindir.

Bu bağlamda ilk bakışta her ne kadar ilişkili gibi görünmese de üzerinde durmak istediğim ilk kavram “ayrım”dır. Zira ayırma edimi “ben,” “biz” gibi bir içerisi tarifi yapıp bu içeriyi sınırlayan ve düzenleyen toplayıcı çerçevelerin kurulması açısından öncül bir adımdır. İkinci olarak ayırmak, evrenin bir şekilde ilişki hâlinde olduğumuz kısımlarını da kategorize ederek düzenleyen bir edimdir.

Buna iyi bir örnek, evrensel olarak nitelendirilen duygu ifadelerinden birisi olan “tiksinme” ifadesine evrimci bakış açısının sunduğu yaklaşımda görülebilir. Bu yaklaşıma göre, tiksinme ifadesi tüm insanlarda birbirine benzer bir yapıda ortaya çıkar. Bu benzerliğin sebeplerinden biri, insanın zehirli olan ile zehirli olmayanı birbirinden ayırmaya duyduğu pratik ve yaşamsal ihtiyaçta yatar. Zehirli bir bitkiyi tadan birinin yüzünün aldığı ifade, diğerlerine o bitki hakkında bilgi verir. Bu bilginin topluluğun tüm üyelerinin ulaşımına açık olacak şekilde muhafaza edilebilmesi ve aktarılabilir hâle getirilmesi ise başka bir icadı gerektirir: Dil ve kavramsallaştırma. “Zehirli” kavramı, insanların yüzüne tiksinme ifadesini yerleştiren her türlü bitkisel canlı formuna uygulanabilir, son derece pratik ve ekonomiktir. İnsanların bu kavramla birlikte benzerleştirdiği tüm bitkisel canlı formlarıyla kurdukları ilişkiyi sabitler, böylece zehirli olana dair bir hafıza üretir.

Tanımlamak ve kategorize etmek orada bir tahakküm ilişkisi olduğu anlamına da gelir

Ne var ki böylesi bir hafızayı üretmenin iki de bedeli vardır. “Zehirli” kategorisi, farklı varoluş biçimleri olarak da görülebilecek (örneğin, şifacı kadınların bilgisi çeşitli otların birbirinden çok daha zengin bir içerikle ama gene pragmatik bir çerçevede tasnifine dayalıydı ve şifacı kadınların bilgisi egemen bilgiye alternatif kitaplar için olduğu gibi cadılık etiketi kullanılarak kendileriyle birlikte yakıldı) yaşamsal biçimleri tek bir çerçevede toplar ve bu yaşam formlarıyla kurulabilecek ya da daha önceden kurulmuş olan başka tür ilişki biçimlerini unutturmak suretiyle yok etme eğilimindedir. Bir başka ifadeyle, hatırlamak aynı zamanda unutmaktır.

Bu hafızayı üretmenin ikinci bedeli ise tiksinme ifadesinin insanın doğasına atfedilmesinde yatar. Tiksinme ifadesi yalnızca zehirli olanla pragmatik bir korunma ilişkisinde değil, aynı zamanda insanlar arasındaki etkileşimlerde de görülebilir. Hiyerarşik bir değerler sisteminde sıralamada aşağı olan ile temasta ve de böylesi bir teması engellemeye yönelik bir eylem olarak görünür olur. Burada bu spesifik ifadeyi doğaya atfettiğimiz anda aslen çok daha fazla dinamikle anlaşılabilecek, dolayısıyla da potansiyel olarak dönüşmesi mümkün bir hiyerarşik değerler sistemi de doğallaşır. Bizim kurguladığımız bir gerçeklik iken dönüştürmeye gücümüzün yetmeyeceğine inandığımız bir hakikat hâlini alır.

Gene bir başka ifadeyle, tanımlamak ve kategorize etmek orada bir tahakküm ilişkisi olduğu anlamına da gelir. Zira tanımlamak, ötekinin anlamını varoluşundan (ya da özgün bir etkileşimden) bağımsız bir şekilde sabitler ve betimleyici, yorumlayıcı, dönüştürücü (mitolojik, masalsı ya da şiirsel metaforlarda olduğu gibi) diğer anlama biçimlerini dar merkezli çerçevesinin dışında bırakarak bu tip anlamaların gücünü onlardan çalar. Buradaki mesele bir diğerinin, örneğin zehirli addettiğimiz bir bitkinin kendi varoluşunu tanımamaktan ziyade her türlü varlığı (insan, birey, bitki, tavuk, kaya gibi) bir diğerinin öznesi olarak kuran çeşitli etkileşimlerin tekil bir ilişki biçimi üzerinden tarif edilmesinde yatar. Bu bir sorundur çünkü burada üretilen hafıza ancak ve ancak çok çeşitli etkileşim biçimlerinin, dolayısıyla çok çeşitli varoluş biçimlerinin unutulması üzerine kuruludur.

Tam da bu noktada yerellik, çeşitli etkileşim biçimlerinin aktarılması, muhafaza edilmesi ve pratik içerisinde dönüşmesiyle mümkün olan bir kavram iken, neyin yerel olduğunu tanımladığımız anda tüm bu etkileşim biçimleri yerine bir ve nihai bir donuk form önerir, bu yerellik hafızasını oluşturabilmek adına yerel olan her şeyi unutturmak suretiyle katletmiş oluruz. Yerel olanla tanımlayıcı bir ilişki kurmak bu sebeple paradoksal bir eylemdir.

İnsan, devletin öznesi olmasıyla da taşınabilir bir varlık hâline gelir. Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan ve Cumhuriyet tarihinde de devam eden göç politikaları, soykırım politikaları, 1923’ten 30’lara kadar uygulanmış mübadeleler, ABD’de 1907’de Indiana eyaletinde başlayan ve tüm ülkeye yaygınlaştırılacak ve 1940’lara kadar devam edecek sterilizasyon politikası, dünyaya neredeyse egemen olan bir hijyen politikasının işlediğini göstermektedir

Yerel kavramı “yer”le ilişkilidir, hatta “yer”e aittir. Yerel, o yere bağlı olan her şeyin birbiriyle kurduğu etkileşimlere, dolayısıyla zamanda hareket hâlinde olan bir sürece ve bir dinamiğe işaret eder. Yer yalnızca mekân değildir, mekânı oluşturan canlı cansız her şeyin, birbirlerine görece farklı zamansallıklarla hareket eden varoluşların her birinin birbiriyle etkileşimlerinin oluşturduğu bütünün resmidir. Bu sebeple de hâkimiyeti sabit tek bir efendisi bulunmaz. Yeri meydana getiren bu etkileşimler eşitlikçi olmak zorunda değildir. Hatta aksine, her bir etkileşim bir çatışmayı da bünyesinde barındırır. Etkileşimin üretici gücü de bu çatışmalar sayesinde mümkün olur. Dolayısıyla kültür dediğimiz şey bu çatışmalarla birlikte meydana gelirken, yalnızca insana ait bir şey olarak görünmez. Kültür yere aittir.

Yerli kavramı ise yerel olandan daha donuk çağrışımları olan bir kategori olarak karşımıza çıkar. İnsanı merkezine alırken diğer varoluş biçimleriyle kurulan etkileşimi göz ardı etmeye, ya da bu etkileşimleri insanın kurucusu olduğu bir ilişki biçimi olarak görmeye daha fazla meyillidir. (Örneğin, evcilleştirme insanın insan olmayan canlı biçimleriyle kurduğu bir ilişki biçimi olarak okunurken, evcilleştirilen canlı türlerinin de insanla bir ilişki kurduğu görmezden gelinir.) Bu sayede insan, kendisini meydana getiren tüm diğer şeylerden yalıtılmış bulur, bağlamından kopuk ve zamansız, mekânsız bir özde sıkışır. İnsan aslen ölü bir tanrıya dönüşür. Tanrıdır çünkü üretimin ve edimlerin tek öznesidir, ölüdür çünkü birlikte eyleyebilecek bir diğeri, mekânı ve zamanı, dolayısıyla edimi, dolayısıyla kendisi yoktur. Yerli olan insan, birbiriyle eş olan bu özlerin farklı coğrafyalarda aldığı farklı biçimler olarak görülmeye başlanır.

Yerel olan niçin bu denli önemlidir? Niçin tüm devlet yapıları sürekli yereli düzenlemekle ilgili yatırım yapar? Bu soruların birçok cevabından biri, yerelin kendiliğindenliğinin tehdit edici olmasında yatar

İnsan, devletin öznesi olmasıyla da taşınabilir bir varlık hâline gelir. Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan ve Cumhuriyet tarihinde de devam eden göç politikaları, soykırım politikaları, 1923’ten 30’lara kadar uygulanmış mübadeleler, ABD’de 1907’de Indiana eyaletinde başlayan ve tüm ülkeye yaygınlaştırılacak ve 1940’lara kadar devam edecek sterilizasyon politikası (Sterilizasyon yasaları akıl hastalığı, zührevi hastalık veya zekâ geriliği teşhisi konulan, homoseksüel, suçlu addedilen ve daha birçok insanın Sosyal Darwinist bir çerçeveyle meşrulaştırılan kısırlaştırılmasını düzenleyen yasalardı. Amerika Birleşik Devletleri’nde başlamakla birlikte, Kanada, Hollanda, Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya, Estonya, Almanya, İsviçre ve Türkiye dâhil birçok ülkede bu yasalar geçti.), daha birçok örneği olmakla birlikte, Nazi rejiminin sterilizasyon uygulamalarından topyekûn yok etmeye dönüşecek soykırım politikaları dünyaya neredeyse egemen olan bir hijyen politikasının işlediğini göstermektedir. Hijyen politikaları, milliyet, ümmet gibi yerli ya da vatan gibi yer ile ilişkili kavramların oluşturduğu bir “biz” zemini üzerinden meşrulaşırken, dünyanın birçok yerinde birbirinden çok da farklı olmayan zaman dilimlerinde uygulanan bu politikaların yerel olandan beslenmediği çok açıktır. Aynı “milliyet” kavramının bir nüfusu dondurma ve düzenleme biçimi olduğu gibi, “yerlileştirmek” de mekânı ve mekâna ait olanı düzenleme ve dondurma biçimidir.

Bu düzenleme ve dondurma uygulamaları korkunç etkiler barındırır. Öncelikle mekânı tanımlar, mekânda neyin anlamlı olduğuna dair bir hafıza üretirken, kendiliğindenlik taşıyan anlamalar unutturulur. Sokaklara, tepelere, dağlara, göllere yeni isimler atanır. Bu isimler, o mekânlarla doğrudan bir teması olmayan birileri tarafından üretilir. İsim artık o yerden çıkmış değil ve dolayısıyla o yere ait de değildir. Yer’in yeniden isimlendirilmesi, yaşantının ürettiği ve sakladığı anlamı ya da hafızayı çağıracak referansı çalar. Eski isimler, o isimleri kullananlarla birlikte azalırken, anlam aktarımıyla beraber etkileşime ait hafıza da zayıflar.

İkinci olarak tanımlanmış, sınırları çizilmiş, “yer”den koparılmış ve yaşantısız bu mekânların içine kimin alınıp kimin dışarıda bırakılacağının düzenlemesi yapılır. İlkokul ders kitaplarından bile hatırlayabileceğimiz “yararlı cemiyetler,” “zararlı cemiyetler” gibi kategoriler “bizim” tarihimizin; hayat bilgisi ders kitaplarından hatırlayabileceğimiz yoğurt yapan “yararlı bakteriler,” hasta eden “zararlı bakteriler” kategorileri bizim bedenimizin ve bedenin neyle etkileşip etkileşmemesi gerektiğinin hafızasını tesadüfî olmayan bir benzerlikle kurar. Gündelik hayatın her ânında rastlanılabilecek bu hijyenik ilişki biçimi bu biçimler tarafından düzenlenmiş bireylerin sıklıkla uyguladığı tekil bir biçim hâline gelir. Saksıları bir mekân olarak düşündüğümüzde, çiçekler mekâna ait özneler hâline gelir ve biz varlığını istediğimiz çiçeğin dışında o mekânda türeyen ne varsa, çiçeğin gelişimi, uzun ömrü ya da estetik mükemmelliğin bozulmaması adına onlardan kurtuluruz. Kurtulduğumuz (aslen öldürdüğümüz) diğer otlar bizim açımızdan “anlam” taşımazlar, yoklukları bizler açısından bir eksiklik oluşturmazken, ölümleri bir yas sürecini gerektirmez.

Yerellik, kendiliğinden bir biçimde etkileşimlerdeki çatışmalar ve oyunlarda türerken, etkileşimin olduğu alanı kimsenin öngöremeyeceği bir biçimde mekânsallaştırır, zeminde çatlaklar oluşturur ve yaşantı bu çatlaklardan sızar. Umut tam da buradadır

Lise biyoloji kitaplarında, örneğin, erkek bedeni üzerine çok fazla söylem üretilmezken, kadın bedeni üzerine tıbbî bilgilerin sunuluyor olması da tesadüfî değildir. Kadın genitalinin nemli, kirli, enfeksiyona açık bir mekân olarak kurgulanması ya da kadının geç yaşta evlenmesinin doğacak çocuğun Down sendromlu olma riskini arttırdığı gibi (hâlbuki erkeklerin yaşı da bir risk faktörüdür ancak bu bilgi aktarılmaz) bilgi aktarımları, sağlık meselesi üzerinden faydalı ve gerekli bulunur. Ancak bir mekân olarak düzenlenen beden artık kişiyle mesafelidir ve bu mesafe iki ayrı varlık arasında önceden belirlenmiş ve yabancılaştırıcı bir ilişki biçiminin kurulabilmesi açısından gereklidir. Bu sayede beden ve öznesi arasında tek yönlü bir ilişki kurulur. Beden, aynı “vatan” mefhumunda olduğu üzere, dışarıdan gelen yabancıdan, içerideki hainden, tekinsiz olan ögelerinden korunması ve nihayetinde kurtarılması gereken, hızla hijyenikleştirilecek bir mekâna dönüşür. Bedenle kurulan bu yeni ilişki biçimi gene o mekândan olmayan, onunla temas etmemiş olan birileri tarafından düzenlenir ve isimlendirilirken, yapılan aslen bedenin yerlileştirilmesidir. Bu yerli beden, hijyen politikalarının düzenlediği koruma mekanizmalarını kullanacak, sınırlarının dışında kalanı kategorik olarak tehdit edici bir öteki olarak konumlayacak ve etkileşimi düzenlenmiş sınırlar içerisinde tutacak, tanıdık olmayan alternatif etkileşim biçimlerini tiksinme ifadesiyle karşılayacaktır.

Yerel olan niçin bu denli önemlidir? Niçin tüm devlet yapıları sürekli yereli düzenlemekle ilgili yatırım yapar? Bu soruların birçok cevabından biri, yerelin kendiliğindenliğinin tehdit edici olmasında yatar. Bir şeyin kendiliğindenliği her şeyden önce kendi kendine yeten bir mekanizmayı hatırlatır. Her devlet yapısı için bu son derece korkutucu bir hatırlamadır. Kurumları var eden ve onları işlevlerini artık yerine getirmiyor olsa da ayakta tutan, onlara ihtiyaç duyulduğuna dair bir inançtır. Bu inanç, kurumların yaptırımlarına rıza gösterilmesini de beraberinde getirir. Felaketler, uzaylı istilaları, zombiler üzerine kurulmuş birçok sinema filminin çekici olmasının sebebi güçlü bir çatışmayı içermesinde yatar. İnsanın tanrısal konumunu yerle bir eden muazzam ve yok edici bir gücün insana ait her şeyi, tüm kurguları, gerçekliği, sınıfları, adaleti ve eşitsizliği, kültürü yıktığı fantezisi hem izleyenin korkusuna dehşetiyle dokunurken, hem de arzusuna bir özgürleşme hissiyatıyla karşılık verir. Ne var ki, bu filmlerin çoğu askeriye, polis, yargı, kanun koyucu kurumların kendine niçin ihtiyaç duyulduğunu hatırlatan düzenleyici iyicil bir duyguyla sonlanır. Tam da bu noktada, anaakım sinema bu hafızayı yeniden üretmek üzere konumlanır. Devletlerin tüm aygıtları bu hafızanın yeniden üretimi ve bir kendiliğindenliğin unutturulması üzerine uzmanlaşmıştır.

Tam da bu sebeple yerlileştirme bir yerelliği yok etme işidir. Ancak yerellik üzerine mutlak olarak kuşatıcı ve nüfuz edici bir tahakküm gücünü hiçbir teknoloji, hiçbir söylem ve yapı barındırmaz ve sağlayamaz. Zira yerellik, kendiliğinden bir biçimde etkileşimlerdeki çatışmalar ve oyunlarda türerken, etkileşimin olduğu alanı kimsenin öngöremeyeceği bir biçimde mekânsallaştırır, zeminde çatlaklar oluşturur ve yaşantı bu çatlaklardan sızar. Umut tam da buradadır.