“Yerli ve millî” psikolojik hâllerimiz

Hangi hikâyelerin aile içinde anlatılmadığı, geçmişteki hangi başarıların zafer ilan edildiği, karanlıklardan aydınlığa nasıl çıkıldığı ya da çıkılamadığı, e-devletteki soy kütüğümüzde değil, ruhsal soy kütüğümüzde yer alıyor


@e-posta
Dosya, 05 Nisan 10:37
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Baba koruk yer, çocuğun dişi kamaşır.”
-Ezekiel 18:2

Mevcut sistem uzun bir süredir “yerli ve millî” tekerlemesini tutturmuş gidiyor.

Kendini ispat edebilmenin, vatana millete hayırlı bir birey(!) olabilmenin yolu sanki “yerli ve millî” olmaktan geçiyormuş gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Elbette çok yönlü çağrışımlara gebe bir ikili bu. Bu çağrışımlardan “yerli ve millî” psikolojik hâllerimize odaklanmak istiyorum.

Geçen aylarda e-devlet vatandaşa soy kütüğünü öğrenme hizmeti sundu. Bu yerli ve millî merak, çok kısa bir süre sonra epey rağbet edilen sitenin çökmesine neden oldu. Millet soyuna sopuna hasret kalmış da kimsenin haberi yokmuş meğerse.

Ancak olay büyük ölçüde hangi coğrafyadan gelindiğini öğrenmekle sınırlı kaldı. Soyda göçmenlik, birkaç kuşakta İstanbulluluk varsa bu durum cool’luk mertebesinde değerlendirildi…

Dıştaki coğrafyayı, göç yollarını öğrenmek içteki coğrafyaya ve göç yollarına dair bir farkındalık da sunabilseydi ne iyi olurdu.

Hangi hikâyelerin aile içinde anlatılmadığı, hangilerinin defalarca anlatıldığı, geçmişteki hangi başarıların zafer ilan edildiği, karanlıklardan aydınlığa nasıl çıkıldığı ya da çıkılamadığı, krizlerle, yoksunluk ve yoksulluklarla nasıl mücadele edildiği, ailede kimin arzusunun, korkusunun veya dışlanmışlığının ruhsallığımıza egemen olduğu e-devletteki soy kütüğümüzde değil, ruhsal soy kütüğümüzde yer alıyor.

Bugünümüzü değerlendirirken kuşak geçişliliğini yok sayamayız.

Geçmişimizin kayıpları, travmaları, sırları, tutulamayan yasları şimdiki bizi inşa eder.

Dedelerimizden sadece nereli olduğumuzu değil, varoluşsal nasılımızı, niçinimizi de devralırız.

Geçmişi öğrenmek sadece nereden geldiğimizi öğrenmek değil, nelerle bugüne gelindiğini de öğrenmektir. Olan bitenle ancak böyle yüzleşip barış sağlanabilir.

Eğer yüzleşme mümkün olmazsa, köklerimizden sağlıklı bir ayrışma da mümkün olmaz.

Ayrışma yoksa ne yazık ki birey oluştan da söz edemeyiz.

Birey olamayınca ise toplumsal hayatımız maalesef hayırlara vesile olmaz.

Toplumsal olarak geldiğimiz noktaya baktığımızda, yüzleşme meselesiyle ilgili oldukça sorun yaşadığımızı düşünüyorum.

Yüzleşmekten kastım acımıza, kederimize, yaralarımıza temas edebilirliğimiz ve bunları dönüştürüp işlevselliğimize katkı sağlayabilme becerimiz.

Geçmiş kuşaklarımızda yaşanan göçler, savaşlar, asimile olmalar birtakım kayıpları, acıları da beraberinde getirir. Bunları yok sayamayız. Bunlar DNA’mızda bile yerini alan yaşantılardır.

Judith Herman, Travma ve İyileşme isimli kitabında buna dair şunları söyler: “Vahşet… Gömülmeyi reddeder. Halk arasındaki inanışlar, hikâyeleri anlatılana kadar mezarlarında yatmayı reddeden hayaletlerle doludur.”

Atalarımızdan hayaletler mi yoksa kahramanlar mı yaratacağımızı geçmişimize dair farkındalıklarımız, iç görümüz şekillendirir.

Aile travmaları alanında önemli çalışmalarda bulunan Mark Wolynn, “kalıtsal olarak devraldığımız veya doğrudan deneyimlediğimiz travmalar yalnızca sıkıntı mirasını oluşturmaz, aynı zamanda gelecek nesillerle paylaşılabilecek güç ve dayanıklılık mirası yaratır” derken, bireysel ve dolayısıyla da toplumsal iyileşmenin önceki kuşaklardan bize aktarılanları anlamlandırıp, onların çözülebilmesiyle mümkün olacağını ifade eder.

Birey olunamadığı noktada kendimizi her koşulda -üstelik paldır küldür- ispat etme ve gösterme ihtiyacı hissederiz. Toplumsal olarak epey maruz kaldığımız ve oldukça tanıdık hâle gelen linç etmelerin, galeyana gelmelerin, sürüye hizmet etmelerin altında yatan temel motivasyonun bir kısmının bununla açıklanabileceğini düşünüyorum.

Bir yere ait olma çabası insanî bir ihtiyaç. Ancak başka bir yere ait olmadan önce kendimize ait olabildiğimiz, yani kendimizle hakiki bir temas kurabildiğimiz ve kendi merkezimizi kaybetmeden hareket ettiğimiz takdirde az önce bahsettiğim paldır küldürlük yerini daha nahif ve barışçıl bir noktaya bırakacaktır.

Kendimize ait olmayı başaramadığımız noktada, başka bir yere göstereceğimiz herhangi bir aidiyet, taraf olmaya çalışma ve kutuplaşmalarla karakterize bir hâl alacaktır.

Zaten kopuk olduğumuz benliğimizden iyice ayrılmamıza, şuursuz hâl ve hareketlerde bulunmamıza yol açacaktır.

Bunun sonucu olarak da tektipleşme, iç ve dış sistemimize hâkim olacaktır.

Son zamanlarda artan linç kültürünün de tektipleşme sıkıntısıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Akademik, politik ortamda olup bitenlerden tutun da edebiyat camiasındaki linçlere, taksi şoförlerinin Uber kavgasına kadar, toplumun çeşitli sosyo-kültürel düzeylerinden kişilerin farklı olanı bir tehdit olarak görmeleriyle, bir günah keçisi yaratıp, ötesini berisini düşünmeden bir tarafta yer almaları bana kendilerini ancak bu şekilde var edeceklerine inandıklarını düşündürüyor.

Fakat elde kalan kakafoniden başka bir şey olmuyor.

Kulaklarımızın sağır olması ise an meselesi…

Bireysel ya da toplumsal geçmişimiz kaderimizi oluşturuyor fakat bu topraklarda çoğu zaman kadersizliğimizi…

Geçmişteki hikâyeler bizden bağımsız yazılmış ve bugünümüzü etkiliyor olabilir fakat bu hikâyelerin geleceğe nasıl aktarılacağı, bizlerin ruhsal müdahalesinden geçiyor.

Joseph Campbell’in çok sevdiğim bir sözü vardır: “Girmekten korktuğunuz mağara, aradığınız hazineyi barındırır.”

O mağaraya girme cesaretini gösterebildiğimiz ölçüde birey olabiliriz.

Ve ancak bunun sonucunda “yerli ve millî” bir psikolojiden söz edebiliriz.