Annem, annelik, sinemadaki fedakâr annelerden Nesrin ve Halise'ye

"Yerli ve millî” annelik değerleri, yıllardır izlediğimiz birçok filmde kodlanmış durumda. Kadının bu topraklarda varoluş amacı kendini adamak çünkü…


@e-posta
Dosya, 05 Nisan 12:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Annem neredeyse bu ülkedeki her annenin yapmış olduğu gibi, üniversite sınavlarına girerken avucunda bir tutam pirinçle çıktı karşıma… 

Çok asiydim, ergenlik dönemi malûm… Anneme çok öncesinden, kesinlikle beni sınava gireceğim okula bırakmayacaksın, kapıda ağlak ağlak, heyecanlı, tedirgin, dualar okuyup üfleyerek beklemeyeceksin, dedim. Kavga dövüş kabul ettirdim. Ama sınav günü avucunda pirinçlerle kahvaltının ardından gözlerinde yalvarır bir bakışla geçti karşıma. 

“Kızım, al şunu yut.”

“Ne bu anne?”

“Yut kızım yut işte, okunmuş pirinç bu, al bir bardak suyla dik kafana, Allah zihin açıklığı versin.”

“Anneeeeeeee!!!”

“Bak, beni hiç dinlemiyorsun. Ben seni dinliyorum, gelmiyorum sınava, çıkışta da gelmeyeceğim. Tamam dedim, bak, benim hatırıma al şunları işte. Hem pirinç bu, midene de faydası olur…”

“Tamam anne…”

Tamam deyip yuttum tabii pirinçleri. Anneler her zaman evlatları için kendini parçalar. Analık müessesi tüm dünyada bu şekildedir, ama bu ülkede sanki daha ayrı bir yerdedir. Geleneksel annelik, bu ülkede, birtakım toplumsal değer yargılarıyla, dinle, kültürle öyle ilginç bir şekilde yoğrulmuştur ki… Hepimiz bireysel olarak ya da yakından gözlemcisi olduğumuz noktalarda görmüşüzdür bu annelik meselesinin hangi noktalarda nerelere varabildiğini.

Yeşilçam filmlerinin birçoğunda kadının en büyük varlık nedeni çocuktur

Annelik üzerine feminist literatürde oldukça geniş çalışmalar yapıldı, yapılmaya da devam ediliyor. Anneliğin toplumsal ve kültürel inşasına sorgulayıcı yaklaşımlar da geliştirildi. Elisabeth Badinter’in Kadınlık mı? Annelik mi? kitabı, Cogito’nun Annelik sayısı ya da Bağlam Yayınları’nın Psikanaliz Yazıları dizisinde Özne Olarak Anne kitabı bu konuya çeşitli açılardan yaklaşan, ufuk açan ve yeni yeni çalışmalara ışık tutan, tutacak kaynaklar. Tüm bu kitaplar elimin altındayken ve yakın dönemde izlediğim bir film beni çok etkilemişken, yukarıdaki “annem ve okunmuş pirinç anısı” bilgisayar başında boş sayfalara dökülüverdi. Film, Senem Tüzen’in Ana Yurdu filmi… 2015 yılında vizyona girdi. Genç bir kadının kendini şehirden, evlilikten, monoton ve mutsuz olduğu iş yaşamından uzaklara atma hikâyesi. Çok kısa bir şekilde filmden bahsedecek olursak, genç kadın boşanmış ve işini bırakıp bir kitap yazmak için bu taşra kasabasına gelmiştir. Bu kasabada sakin, kendi hâlinde çalışarak ruhunu bir parça dinlendirme amacındadır. Fakat bir anda annesi çıkagelir, hâlbuki ana karakterimiz Nesrin, telefonda annesine gelme demiştir. Ama ana yüreği işte, elvermez, kızını bir başına oralarda yalnız bırakmak istemez ve gelir… Buradan itibaren başlar anne ve kız arasındaki o çatışma; bir yandan karşılıklı bir sevgi, bir yandan iletişimsizlik, birbirini anlamama ya da anlamak istememe, bir yandan nefret. Annenin kızına dayatmaları, kızın ise ne kadar başkaldırsa da bu dayatmaların içinde sıkışması, boğulması…

Ana Yurdu, Yön.: Senem Tüzen, 2015Nesrin, şehri terk edip öyle herhangi bir yere değil, ananesinden kalmış köy evine gitmiştir. “Baba evi” değildir döndüğü yer, ana yurdudur. Eril alandan, baba iktidarından uzak bambaşka bir yere gidiş, ana yurduna varış aynı zamanda doğa ananın koynunda olmak isteği Nesrin’in seçimidir. Fakat Nesrin’in annesi Halise, öyle bir eril dille, dinî söylemle kuşatır ki genç kadını, gidilen yer neresi olursa olsun, kadını kuşatan tüm söylemler ve anlamların her şekilde onun peşinde olduğunu görürüz. 

Annelik, geleneksel anne rolü, kız evlat sahibi kadının görevi ve sorumlulukları gibi konular filmle birlikte ortaya dökülen ve izleyiciye de sorgulamak, düşünmek için kapı açan noktalar. Bu kafa açıcı film ile birlikte, ben de annemle yaşadığım anılara gidip geldim sık sık. Kız çocuklarının üzerinde ufak yaştan itibaren beliren baskılar, ergenlikle birlikte annenin hep kızının namusunu en iyi şekilde koruyabilmek adına ona aşıladığı öğretiler. Genç bir kadın olduğun dönemde hemen evliliğe yönlendirilme. Evlendikten sonra da kısa bir süre içinde “hadi, çocuk doğur” yakarışları… Tüm bu meseleler bana oldukça “yerli ve millî” geliyor.

“Annelik,” “anne-kız ilişkisi,” değerler, inançlar ve kültürel temsiller konusunda biraz daha düşünürken, elbette çıkış noktası da bir film olunca, başka filmlerde neler oluyordu sorusu aklıma geliyor. Çünkü bir taraftan da bu “yerli ve millî” annelik değerleri, anne kız ilişkisinde sorgulanması gerektiğini düşündüğümüz konular, yıllardır izlediğimiz birçok filmde kodlanmış. Yeşilçam sinemasından şöyle rastgele birkaç yapıta bakıldığında bile, hemen hemen her filmde kendini adamış bir anne görüyoruz. Kadının bu topraklarda varoluş amacı kendini adamak çünkü… “Evine, çocuğuna ve kocasına kendini adamış olmak, kadının hayattaki tek amacı olmalı” diyor bu filmler.

Öncelikle isimleriyle anneliği vurgulayan ve yücelten filmleri bir hatırlarsak; Ayşecik Canım Annem, Anneler ve Kızları, Bütün Anneler Melektir, Kızım Ayşe, Bir Ana Bir Kız… Yine anneliğin tüm fedakârlığıyla yaşandığı başka filmler; Lütfi Akad’ın Gelin filminde her zorlukla mücadele eden Meryem gelin, Boş Beşik’te bebek sahibi olmak için çırpınan ama yavrusunu kaybeden Fatma karakteri, Sezercik filmlerinde Hülya Koçyiğit’in canlandırdığı anneler, Çöpçüler Kralı’ndaki Hacer karakterinin annesi Nermin Özses, Fatma Bacı filmindeki fedakâr anne Yıldız Kenter… gibi anneler zihinlerimizin bir yerlerinde kalmıştır mutlaka. Bu filmlerden birçoğunda kadının en büyük varlık nedeni çocuktur. Filmlerin bir kısmında kadının çocuğunu bir şekilde kaybetmesi, ondan ayrılması söz konusudur (Sezercik Yavrum Benim ve Kızım ve Ben’de olduğu gibi). Bu, çoğunlukla oldukça klişe bir biçimde atılan iftirayla-yanlış anlamayla kadının çocuğundan ve kocasından yıllarca ayrı kalıp evlat hasretiyle yaşaması şeklindedir (Bütün Anneler Melektir’de olduğu gibi, suçsuzluğu anlaşılınca kadın çocuğuna kavuşur ve çatışma çözülür). Ama ne olursa olsun bu kadınlar hep namuslarıyla ve sabırlarıyla beklerler çocuklarına kavuşmayı. Kimi filmlerde ise zengin ama çocuk sahibi olamayan karakterler, iyi, saf ve genellikle fakir annelerin çocuğunu kaçırır (Annem/ Bırakmam Seni); çok zor durumda kalan kadından çocuğunu para karşılığı alır; ya da yeni doğum yapmış fakir ve çaresiz kadın çocuğunu cami avlusuna bırakmak zorunda kalır. Yıllar geçer ama bu annenin içinde evlat sevgisi ve özlemi eksilmez, bazen araştırmaları sonucu ama genellikle kader ve rastlantılar anneyi kaybettiği çocuğuyla tekrar bir araya getirir, anneliğin yüceliği ve kutsallığı böylece tekrar pekiştirilmiş olur.

Anneliğin kutsanması neredeyse tüm filmlerde benzer şekilde ortaya koyulur. Bununla birlikte anne-kız ilişkisinin nasıl resmedildiğine ve hangi çatışmalara odaklanıldığına baktığımızda, 1970 ve 80’lerde yoğunlaşmış tema Anadolu’dan gelmiş annenin modern İstanbul’da kız evladını yetiştirirken karşılaştığı zorluklardır. Bu tarz filmlerde annesi ve annenin geleneksel değerleri ile modern ve Batılı hayata özenen kız arasında geçen çatışmalar sergilenir. Bu dönemin olumlanan anne tipi, dindar, geleneksel, muhafazakâr Anadolu kadınıdır. Çoğunlukla Yıldız Kenter bu rollerde görülür. Köyünden, taşradan bir şekilde İstanbul’a gelip kızını yetiştirmek için canını dişine takar. Ancak kız büyüyüp de modern hayatın içine adım attığında, anne ile arasındaki çatışmalar şiddetlenir. Bu genç kadınların içinde bulunduğu durum iki şekilde resmedilir; dinine, geleneklerine bağlı kalarak namusuyla yaşamak ve karşıtında modern, dini unutmuş, geleneklerinden kopmuş, yozlaşmış, kendini içkiye ve anlamsız eğlencelere vurmuş boş hayatlar içinde kaybolmak… İşte, geleneksel anne, evladını, kızını bu “yanlış, kötü, çirkin” ortamlardan çekip çıkarır. Anneler ve Kızları filminde, Fatma ana ve kızı arasındaki çatışma da bu şekildedir. “Zengin ve modern” bir çevreye giren genç kız, “köylü, hizmetçi” görünümlü, geleneksel anneyi kabul etmez. Ancak yanlış yollara sapan bu kız evlatlar bir şekilde filmin sonunda annelerinin doğruluğunu, haklılığını anlar ve annelerden özür dileyip, boynuna sarılıp ağlanmasıyla film biter (Kızım Ayşe’de olduğu gibi).

Annelik yücedir, değerlidir, her kadın anne olmalıdır, kadın annelikle var olur. Türkiye sineması, anne figürünü bu şekilde kodlar

Yeşilçam’da anne, adanmış, kutsal kadındır. Çocuklarından kopmuş olması ve tekrar onlara kavuşma teması bir dönemin en popüler konusudur. Bir sonraki çatışmada ise anne-kız ilişkisi öne çıkar. Anne kızını namusuyla yetiştirmeye çabalarken, modernleşen dünyanın getirdiği yozlaşmalar ve bunların neden olduğu sorunlarla mücadele etmek söz konusudur. Çatışmaların çözümü ise hep geleneklerden yanadır. Filmlerin temel söylemi, kadının gelenekleriyle, diniyle, kendi “yerli ve millî” değerleriyle var olmasıdır.

İşte bu birkaç örnekle bile Türkiye sinemasının kodladığı annelik figürünü anlayabiliyoruz. Annelik yücedir, değerlidir, her kadın anne olmalıdır,  kadın annelikle var olur. Birinci söylem bu şekildeyken, yine bu yazının odak noktasındaki anne-kız ilişkisine yönelik tez ise, annenin namus ve geleneksel değerler çerçevesinde yetiştirdiği kadın da bu gelenekleri devam ettirmelidir ya da ettirecektir şeklindedir. Gelenek aktarımı, kültürün, inançların ve söylemin aktarımı anneden kıza bir döngü şeklinde tasarlanmıştır. Annenin görevi, kızının da kendisi gibi bir kadın olmasını, kendisi gibi bir anne olmasını sağlamaktır. Anne, çoğunlukla kendi hayatıyla ilgili tercihler yapamamıştır; içine girmiş olduğu bir evlilik ve aile yaşantısı vardır. Mutlu olmamış olsa da bu döngüyü çılgıncasına tekrar ederek korumaktadır. Kendisine zehir edilmiş yaşamı şimdi kendi kızına zehir etmek onun tek ve başlıca görevidir. Kendi mutsuzluğunu, kendi yok oluşunu resmen bir sonraki nesle aktarma göreviyle yaşamının son nefesine kadar çalışmak zorundadır. Çünkü değerler, inançlar, gelenek, görenek, âdetler bunu gerektirmektedir.

Ana Yurdu, Senem Tüzen, 2015Tüm bu anaakım ve geleneksel kodları bu şekilde öne çıkaran filmlerden başka film yok mu, diyebiliriz. Evet, aslında Türkiye sinemasının bir döneminde, 1980’li yıllarda, kadın filmleri olarak adlandırılan, kadınlık meselesini sorgulayan filmler de yapılmadı değil. Ancak ne kadar yeterli ve tatmin edici olduklarını sorgulamak gerekir. Bir yandan da en çok bildiğimiz ve aklımıza kazınanlar anaakım filmler olduğundan, bu yazıda bunlara yer vermek daha doğru geliyor.

Bu noktadan tekrar Ana Yurdu’na dönersek, filmde tüm bu anlamların yeniden okumasını yapmaya yönelik bir çaba olduğunu görürüz. Nesrin, yani kasabaya giden genç kadın kendisine yüklenen “kadın olma”ya ilişkin anlam ve görevlerini reddetmiştir. Her kadının evliliği yüceltmesi, kendini adaması, çocuk doğurması meselesinde Nesrin farklı bir noktadadır. Annesiyle çatışmasının nedeni de budur; Nesrin’in annesi Halise tüm bir toplumu temsil eder, tüm eril dilin, söylemin, ahlakî değerlerin, kadının cinselliği üzerindeki baskının vs. ete kemiğe bürünmüş anne formudur…

“Annelik” ve anne-kız ilişkisindeki tıkanıklığı ele alan Badinter şöyle der: “Kadının annelikle kutsallaştığı, annenin kutsal sayıldığı normlar nedeniyle kadın annelik rolü içerisine sıkışıp kalmaktadır.” Badinter şunu sorar: “Güçlü bir toplumsal uzlaşı konusu olan annelik hapsinden nasıl kurtulunur? Bütün toplum status quo’dan faydalanan erkekler tarafından ve erkekler adına örgütlenirken durum nasıl değişecek ki? Çoğu zaman olduğu gibi, kızlar annelerinden destek görmemişlerdir. Tam tersine, anneler kendilerini, üstlendikleri ve varlıklarını özetleyen bu annelik rolünün ahlakî yükümlülüklerini kızlarına aktarmaya adamışlardır.” (s. 139).

Ana Yurdu, Senem Tüzen, 2015Nesrin, evliliği sırasında hamile kalmış ama çocuk sahibi olmak istemediği için kürtaj olmuştur. Annesi kızının başındaki tüm kötü talihi bu işlediği günaha bağlar, yazamamasının da nedeni budur… Halise, Nesrin’e kurşunlar döktürür, durup durup “Abdest al, namazını kıl ve tövbe et” der. Ancak Nesrin tümden aileyi, kadınlığı, ona ve bu toplumda herkese dayatılan yaşam biçimini reddeder. Halise bir yandan içinde sıkışmış olduğu bu yaşam, bu inançlar nedeniyle delirmeye yaklaşmaktadır. “Sesler duyuyorum,” “aklına mukayyet ol kızım” gibi sözleriyle yavaş yavaş aklını kaybetmekte olduğunu da söyler. Evliliği, kocası ile ilişkisinin hiç iyi olmadığı ama hep dişini sıkıp, katlandığı bu hayat da delirtmektedir kadını.

Kendini aileye ve eve adayan, varlığını dinle, dinî inançla gerçekleştiren kadının da aslında kendi evinden kaçmış olduğu ortadadır. Nesrin annesine “evine git” dediğinde, Halise kızının yanında olmak bahanesini öne sürer, fakat bir yandan o da kendi çekirdek ailesinin, kocasının evinden kurtulmak, kaçmak isteğindedir. Ev, sıcak bir yuva olmayabilir her zaman herkes için… Ev, sıkışıp kalınan, karabasan dolu kâbusların geceleri doldurduğu bir yerdir kimi zaman… Tezer Özlü’nün klasik aile yaşamının kokusunu aldığı ve nefret ettiği ev tasviri, Nesrin’in tahammül edemediği bir yaşam, ayrıca Halise’nin yıllardır içinde bulunduğu bir yaşam modeli, anne de kız da bundan bilerek ya da bilmeyerek kaçıyorlar.

Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlanmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesler, sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek………. İsterim hep.

Nesrin’in de kaçtığı yer, annesi Halise’nin de aslında kaçtığı yer tıpkı Özlü’nün tarifindeki bu evlerin çeşitli versiyonları. Çocukluğun Soğuk Geceleri kitabında aklımdan çıkmayan birkaç paragraftan biridir bu. Ana Yurdu filmini izledikten sonra, annem ile pirinç anısını tekrar hatırladığımda da hemen bu paragraf aklımdan geçmeye başlamıştı. İlginç bir şekilde filmle ilgili yazmaya karar verip tekrar filme göz atınca fark ettiğim şey, Senem Tüzen’in de filmde Nesrin’in masasına Tezer Özlü’nün aynı kitabını koymuş olması. Nesrin’in çalışma masasında birkaç kitap var ve en belirgin olanların biri Slyvia Plath’in Sırça Fanus’u, biri de Tezer Özlü’nün Çocukluğun Soğuk Geceleri kitabı. Filmde yönetmen, neyi eleştirdiğini çok net ortaya koyuyor. Kadınlıkla ilgili, annelik meselesiyle ya da anne-kız ilişkisi, toplum-gelenek vs. gibi konularda söylediklerini bir de böyle sağlamlaştırıyor.

Tüm bu farklı bakış açısı ve söylemiyle Ana Yurdu filmi Türkiye sinemasının özgün filmlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Kadın meselesini ve annelik kavramını ele alırken, anaakım sinemamızın klişelerini kırarak, geçmiş dönemlerde izlemiş olduğumuz filmleri tekrar hatırlayıp sorgulamamıza kapı açıyor. 

Kaynaklar:
Kadınlık mı? Annelik mi?, Elisabeth Badinter, İletişim Yayınları
Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü, Yapı Kredi Yayınları