Yazı ve suç

Selahattin Demirtaş'ın kitabının net bir şekilde ortaya sürdüğü soru: bir toplumun, bir halkın tamamı imha tehdidi altındayken, o halktan “gelen” ve kolay yolu da seçmemiş olan bir sanatçı ne yapabilir?


@e-posta
Kritik, 12 Nisan 11:21
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Demirtaş’ın hikâyelerinin kitap halinde yayınlanacağı öğrenildiğinde, onu (onun temsil ettiği her şeyi) en az sorguyla üstlenmiş bir genç eleştirmen şöyle demişti: “Öyküler tek tek gazetede çıkarken herkes seviyor ama, ‘kitap’ olduğunda artık başka gözle bakılacak, edebiyatın ölçüleriyle tartılacak.” Biri ötekinin arkasına saklanmış iki kaygı, iki korku seziliyordu bu sözlerde: (1) şimdi bu kitap bir “dost-düşman” karşıtlığının ortasında telef olacak, sevenler zaten sevmek zorunda kalırken sevmeyenler de zaten sevmemeye hazırlanmış olacak; (2) ama ya orada sahiden pek bir şey yoksa, ya biz de o çekişmenin oyuncağı oluyorsak, kitabı sevmek ve savunmak için sadece “karşı tarafın saldırılarına” muhtaçsak, onu ancak o saldırıların hedefi olduğu için, kısaca “bizden” olduğu için sevebiliyorsak?

Bu arkadaşımızı yatıştırmak için (yatışmayacağını da bilerek) sadece şunları söyleyebilirim: (1) “edebi ölçütler” diye bir şey belki vardır ama onun tam ne olduğunu ne Maupassant biliyordu, ne Orhan Kemal, ne Hemingway ne de Cemil Kavukçu – güçlü yazar, güçlü olacak yazar, kendi girdiği sınavın zor sorularını yine kendisi yazarken üretir, kendi beceriksizlikleri içinden üretir; (2) öte yandan, bazı yazarları önce sadece “bizden” olduğu için severiz, sonra o kanaldan giderek başka bir yere, artık bizden olmayan bir yere de varabiliriz (örneksiz gidelim); (3) ikinci maddenin geçerli olmasının, yalansız olmasının koşulu, “bizden” olduğunu bildiğimiz, hissettiğimiz halde sevemediğimiz bazı yazarların (bazı kişilerin) varolduğunu görmemizdir. Herkesle iyi geçinmemek.

Metne dönersek, bu konuda epeyce bir yazı çıktı (bence Seher’le ilgili gerilimi ve kararsızlığı en iyi yansıtan, Mehmet Sait Aydın’ın “Gazete Duvar”daki parçasıydı; bir de Oya Baydar’ın kitap arkası yazısı ki Aydın da onu referans alıyor). Kitabı sevenlerin kitapta neyi sevdiklerini her zaman çok anlayamasam da, hücum edenlerin neye hücum ettiklerini gördüm ve niçin hücum ettiklerini de kendileri daha iyi biliyorlardır. Habertürk’te Oray Eğin mesela, Seherde kadın-erkek ilişkisinin sunumunun “sterilliğine”, sekssizliğine itiraz etti. Olabilir. Bence kitabın en önemli parçası olan “Tarih Kadar Yalnız”daki evli çift için söylenebilir böyle bir şey – şu var ki, bunu Eğin’in göstermesine gerek yok: hem karakterlerin kendileri hem de yazarları zaten belirtiyordu burada bir “problem” olduğunu. Öte yandan Demirtaş başka bir şey yapıyor bu kitapta, özellikle “Seher” ve “Bildiğiniz Gibi Değil” başlıklı öykülerde: kadın-erkek ilişkisinin ya da herhangi bir tutkunluk (?) ilişkisinin daha sevişmeye varamadan önce, çok önce, “seks” denen garip, çarpık, çirkin-güzel bir şeye değip kavruluşunu ve zaten hep buna teşne oluşunu anlatıyor. Bedenin ve arzunun yasadan, yasaktan ve töreden arınmış bir doğallık, bir kendiliğindenlik olmadığını, aslında bunların ürünü olduğunu. Özellikle “Bildiğiniz Gibi Değil” parçası, bedenle hayalin, cinsellikle yanılsamanın suç ortaklığını açığa vurmasıyla… ne demeliyim bir “yandaş” olarak, Faulkner’in veya onun ustası Sherwood Anderson’un hikâyeleriyle mukayese edin mi demeliyim? – Ama bunun çok önemi yok. Onlar neyi sevmediklerini tam anlayamasalar bile niçin sevemeyeceklerini bizden iyi biliyorlardır.

Seher, Selahattin Demirtaş, Dipnot YayınlarıOya Baydar kitabın arka kapak yazısında “insana ve yaşama duyulan sevginin ince bir mizahla harmanlandığı has yazar işi metinler” diyordu. Mizahın başka okurlar tarafından da kaydedildiğini sözlü alışverişlerde gördüm. Bu mizah “Temizlikçi Nazo” öyküsünde belirir ve parçanın sonunda artık çok gülümsemeyen bir bitişe varır: Evlere temizliğe giden Nazan, ölmüş babasının (ki bir tamircidir, otomobil ustası) kendisine devrettiği araba merakıyla otobüste etrafı seyrederek giderken, sokaklarda olayların kızıştığı bir anda (Gezi?) kendini poliste bulur ve artık orada kalır: “bekle beni Ankara” diye bitiyor parça. Mizah burada başkişinin henüz “bihaber” bakışıyla dışarda olup bitenlerin ve bir süre sonra kendi başına geleceklerin bağdaşmazlığından kaynaklanır. Nazan’ın bir durup bir giden otobüsten bakışına yoldaki çeşitli uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar çarpar. Araba markalarına göre çeşitli sınıfsal veya “katmansal” (Ece Ayhan’ın lafı) konumlar belirlenir, günün gözde deyimiyle “mahalleler”: “Trafik açıldı, yanımızda beyaz bir Şahin var şimdi. Kötü modifiye edilmiş. İçindeki dört genç bizim mahalleden değil ama bizim cenahtan. İşte gidiyorlar belli. Hafta sonları hava atmak için mahallede turlayan cinsten.” Otobüsten şu da görülür: “Karşı şeritte, kırmızı ışıkta bordo bir BMW 7.40 duruyor, muhteşem bir araba. Temizliğe gittiğim ev sahiplerinde de bunun aynısı var. Plakaları bile aynı.” Komedi burada yavaşça gelir: Aynıdır, benzer değil aynısı, kendisi: “Bi dakka ya! İçerdeki de Murat Bey zaten. Ama yanındaki kadın eşi Sevgi Hanım değil. Şirketten arkadaşı filan herhalde. Aman allahım, dudaklarına öpücük kondurdu kadının. Yeşil yandı.” Nazan da oradan görerek geçer.

Ama o sırada Kızılay civarında arbede vardır, Nazan da emniyete alınır, aslında bir avukat olan Murat Bey’in elinden onu kurtarmak için hiçbir şey gelmez, Sevgi Hanım yardım etmeye çalışır ama boş. Kız bir bakıma boşuna, ama başka, daha bilgili bir açıdan da tam gitmesi gereken yere gitmiştir. Nazo asıl eğitimini cezaevinde, kendisiyle birlikte ama daha bilerek oraya düşenlerin yanında alacaktır: “Bekle beni Ankara.” Kitaptan değil de hayattan söz ediyorsak eğer, benim bildiğim de zaten başka türlü olmamıştır.1 Kitaba dönersek, çok farkına varılmış mıdır, ya da zaten çok mu önemlidir bilemem: ama o kızın bilgiye, “bilince” doğru ilerleyişi, tıpkı belediye otobüsünün trafik sıkışmalarındaki seyri gibi sarsak, sıçramalı bir ritimle gider, dur-kalk, dururken kalk, kalkarken yine dur ve sonra… “Yeşil yandı”. Kendi babasının hiçbir zaman sahibi olamayacağı otomobillere ilişkin rüyasının ve “gerçekçi” düzenleme özleminin de nereye varabileceği açığa çıkarılır böylece. Ama diyeceğiz ki “biz zaten böyle olduğunu bilmiyor muyuz?” Burada “biz” dediğimiz şey ufalanıp gider. Bilen de var, az bilen de, hiç bilmeyecek olan da. Hem Nazan’ın kendisinin bize söylemediği neyi biliyoruz biz?

Kitapta mizahın, çünkü gülmenin, gülümsemenin artık zorlaştığı, herhangi bir “humor”un gerektirdiği asgari mesafenin ortadan kalkmak üzere olduğu parçalar var. Artık inceliğe, tatlılığa izin kalmadığının, “edebiyatın” ve yazarlığın yerinin iyice daraldığının belli edildiği ama bunun yine de “edebiyatla”, uzaktan uzağa hâlâ hissedilen bir anlatma tadıyla, bir kurgu zevkiyle gösterildiği parçalar. “Halep Ezmesi” bunların belki en güçlüsü, şüphe yok ki en şiddetlisi. Hatay’da pazaryerinde bir lokanta ve yörenin yemek kültürü anlatılacakken, anlatılırken, tam orada patlayan bir bombanın nasıl o anlatımın rahvan temposunu parçaladığını görüyoruz. Yemek bahsi ritmik bir şekilde kesilir: “Ölü sayısı 68, yazıyla altmış sekiz” – “68 kayıp” – “68 ölü can” – “68 parçalanmış beden”2 – ve nihayet, yetmediyse eğer diye, “68 ölü ulan!” Bu “ulan” ve sonundaki bağırma işareti bir topyekun itirazdır: TV’lerde iyi niyetli olduğu ölçüde daha da yüz kızartıcı hale gelen yemek programlarına itiraz, yazarın böyle bir öyküyü hâlâ nasıl (niçin) yazabildiğine itiraz, “yazmak” denilen faaliyetin kendisine ve en çok da bu kitabı diğer kitaplar arasında bir kitap olarak okuyanlara, bize, demek edebi durumun kendisine itiraz. Ama ses alçalır ve öykü yine “Hamdullah Usta” ağırbaşlılığıyla sonlanır: “Yolunuz düşerse uğrayın Bereket Usta’ya [Hamdullah’ın çırağı, devralmış—o.k.], yiyebilirseniz de yiyin: Arap kebabı halen çok leziz.” Sonra, ayrı bir paragraf halinde, bitiş cümlesi: “Ne de olsa çok kadim bir mutfağı var Hatay’ın.”

Her şey zaten daha önce gösterilmişken bu bitiş ironisine (“yiyebilirseniz [artık]”, “ne de olsa”, “çok kadim”, “Arap”, “mutfak”) gerek var mıydı diye bir düşünce geçti içimden. Bize doğru o “ulan!” hitabı, bütün edebiliğiyle (evet, maalesef, edebiyatı yırtarken de edebi), sondaki ironik eklemelerin vazifesini çoktan yapıp bitirmiş değil miydi. Ama parçayı sonra bir kez daha okuduğumda şöyle dedim: Evet, pilotun uçağa bir yumuşak iniş yaptırması gerekiyordu, çünkü öykünün potansiyel tarafları, siz, biz, başkaları, bir noktada Hamdullah/Bereket ustanın kurduğu “masanın” üzerinden birbirimizin yüzüne bakacaktık, bakabilirsek eğer. – Ama bu öyküyü de, kitabın kendisini ve yazımındaki çekingenliği de (sancıyı da?) asıl temsil eden parça, sondan bir önceki “Tarih Kadar Yalnız” öyküsüdür.

Burada ikisi de çalışan modern bir çiftle karşılaşıyoruz (üstelik kendi kurdukları işte, aynı mimarlık-inşaat ofisinde). Kadın açısından izlenir olaylar. Isparta’da gül ticaretiyle uğraşan bir babanın kızıdır. Ama aileyle çok yakın ilişkisi yoktur, anne daha erken ölmüş, baba da suskun kalmıştır: “annemi kaybedince bir hafta kadar babamın yanında kaldım. Yalnız bırakmak istemedim. O bir haftada üç defa bile konuşmadık doğru düzgün. Derdini, acısını içinde yaşadı babam […] Hayatım boyunca bana kötü davrandığı, hatta kızdığı tek bir ânı bile hatırlamıyorum. Sakin, durgun ve iyi bir insandı” (a.b.ç.). Buradan anlıyoruz ki Oray Eğin’i3n temel itirazı Hamdullah Usta’ya: herkesin kendisi gibi, en azından Haşmet Babaoğlu veya Ahmet Hakan gibi olmasını istiyor. Ama belki şu da “steril” gelmiştir: bu çift önce işte ortak olur, sonra birbirini sevip evlenir. Baba düğüne gelmez ama telefonla tebrik eder.

Siz çoktan okumuşsunuzdur ama yine de özetleyeyim. Ofisin işleri iyi gitmektedir. Ama burada bir karışıklık olur, o hızlı çalışma temposu içinde çok batıcı olmayan bir tür “değerler çatışması”. Önce: “Haftanın altı günü çalışıyor, Pazar günlerini tembellik yaparak geçiriyorduk. Cumartesi akşamları Beyoğlu’nda ortak arkadaşlarımızla birkaç kadeh bir şeyler içiyor, sinemaya tiyatroya falan gidip kafamızı dağıtıyorduk. Fırat’ın [eş] ayrıca edebiyata ilgisi çok fazlaydı. Ben de okumayı severim ama Fırat tam bir edebiyat bağımlısıydı. Yeni çıkan bütün kitapları ilgiyle takip eder…” Sonra: “Kentsel dönüşüm kapsamına alınan yerlerde olanca hızıyla yıkım devam ederken bir yandan da […] aldığımız projelerden kazandığımız paralar yaşam standartlarımızı tümden değiştirmeye başlamıştı. Birikimlerimizi kentsel dönüşüm kapsamındaki gayrimenkullere yönlendiriyor, buralar dönüşüm kapsamına alınınca da elden çıkarıyor…”

Benzer bir “çifti” mesela Behçet Çelik anlatsaydı nasıl olurdu diye düşünmedim değil. Sanıyorum her şeyden önce gazetecilik söyleminin terimleri ve çeşitli sosyolojik basmakalıplar tırnak içine alınmış olurdu (tırnak işareti kullanılmadan). Bu anlatımın hangi tarihten, hangi evreden yapıldığına dair bir işaret alırdık: olayların içindeyken mi, yoksa sonradan mı, kadının bir bilinçlenme şoku geçirmesinden sonra mı? Çünkü takiben şöyle deniyor: “Ancak bu iş temposu ve sürekli kazanma hırsı bizi makineleştiriyor, parayı kazanmaktan harcamaya fırsat bulamıyorduk.” Çalışırken, demek “hırs yaparken” mi ona hırs diyor, yoksa vazgeçtikten, daha sakin bir yere geçtikten sonra mı? Muhtemelen sonradandır, muhtemelen geçirilen bir dönüşümün olaydan sonra anlatılmasıdır bu (bkz., son paragraf). Ama bunun galiba çok önemi yok, çünkü bütün bu kulak tırmalayıcı terimlerin (“kapsam”, “dönüşüm”, “kentsel”, “yaşam standardı”, “makineleşmek”) ve kalıp sahnelerin içinden hızla geçerek bir an önce kendi hedefine varmak istiyordur öykü – ve bu da bizim (belki yazarın da) sandığı gibi bir yeni-orta-sınıf eleştirisi değil, ya da sadece o değil, edebiyatın kendisini (ve özellikle bu yazarın yaptığı işi) sorgulanmaya salan bir alegoridir. Ama devam edelim.

Baba Isparta’daki varlığını tasfiye edip Fenike’de (?) “küçük bir yere” taşınır. Sonra uzun süre kendisinden haber alınmaz. Ama işte o Cumartesi gezintileri içinde kitap kurdu Fırat tiyatrodan önce uğradıkları kitapçıda bir roman bulmuştur, “Tarih Kadar Yalnız” başlıklı bir metin. Bir gecede okuyup bitirir, “müthiş yazmış adam,” der, “mutlaka oku” diye karısına devreder.

Kentsel dönüşüme karşı kampanya yürüten sivil toplum örgütlerini saymazsak hayatımızda can sıkıcı bir şey yoktu neredeyse. Mutlu muydum, değil miydim, bunu düşünecek zamanım bile olmuyordu. Nihayetinde çalışıyor, kazanıyor ve iyi yaşıyorduk. Fırat’la pek sık bir arada olmasak da ciddi bir sorun yaşamıyorduk. Bu yoğunluk ve koşuşturma içinde akşamları uyumadan önce birkaç sayfa kitap okuma fırsatı bulabiliyordum ancak. Fırat’ın bana verişinden bir hafta sonra alabildim elime “Tarih Kadar Yalnız”ı. Çok yorgun olmama rağmen kitap ilk sayfadan başlayarak esir aldı beni.

Ertesi akşam Fırat’ın da romanla ilgili izlenimlerini öğreniriz: “İnsanın kalabalıklar içindeki yalnızlığı bundan daha iyi anlatılamaz herhalde”. Ve devam eder:

Bazen düşünüyorum da Nermin, bu kadar çalışıp kazanıyoruz da para dışında tam olarak ne kazanmış oluyoruz acaba? Bu kadar paranın bende yarattığı yalnızlık duygusu beni ürkütüyor zaman zaman. Düşünsene, sosyal ve sınıfsal açıdan yükselmek, atmosferden uzaya doğru ilerlemek gibi adeta. Yukarıya doğru gittikçe orda bulunan canlı sayısı azalıyor. Giderek insanlardan, halktan uzaklaşıp uzay boşluğunda kendi yalnızlığınla seyahat ediyorsun. İşin hazin tarafı da bunu yapabilmek için kendini parçalarcasına gece gündüz çalışıyorsun. (a.b.ç.)

Bu öz-eleştiriye adının Nermin olduğunu şimdi öğrendiğimiz genç kadın da hak verir ve böylece “işi gücü bırakıp” bir tatil yapmaya, arabalarına atlayıp babanın bulunduğu Fenike’ye4 gitmeye karar verirler. İç hesaplaşma yolda da devam eder. Ayaklı bir Cumhuriyet veya Birgün gazetesi gibidirler: “Fırat’la geçmişimizi de konuştuk geleceğimizi de. Ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu vahim durumu da, insanlığın geldiği noktada medeniyet adı altında yaşanan vahşeti, dramları da konuştuk. Kültürel yozlaşmayı, ekolojik felaketi, ilişkileri teslim alan bireyselciliği, aşkların, sevdaların uğradığı mutasyonu da tartıştık. Fenike’ye [?] vardığımızda rehabilitasyondan yeni çıkmış gibiydik.”

Ama o söyleşi yolda tamamlanmıştır, dolayısıyla geldikleri köyden püskürtülmezler, abuk sabuk konuşup gülünç olmazlar, hatta iyi karşılanırlar, baba ve köylü dostları gelmelerinden çok memnun olmuşlardır. Ama Nermin ile Fırat orada kendilerini çok da rahat hissetmeyip ertesi akşam kentsel dönüşüm alanına geri dönerler. “Ertesi gün ofiste işbaşı yaptığımızda yenilenmiş, daha doğrusu yeni bir hayata başlamış gibiydik. Artık hayatı iş ve paradan ibaret görmeyecek, topluma karşı daha duyarlı, sosyal ve siyasal sorunlara olabildiğince ilgili olacaktık.” Fakat olmuyor: “…daha iki hafta bile geçmeden ben de Fırat da eski tempomuza geri dönmüş, hatta eskisinden de daha çok çalışmaya başlamıştık […] İşe aldığımız on iki mimar ve mühendis şirketin rutin işleriyle uğraşırken, benle Fırat daha büyük işlerin peşinden koşuyorduk.”

Fenike’deki babayla temas yine kesilmiştir. Ama “yine bir Cumartesi akşamı Beyoğlu’nda dolaşırken bir kitabevinin vitrininde Hasan Vefa Karadağlı’nın yeni kitabının afişini gördük. İkinci kitabının ismi, ‘Sende Kalandır Aşk’tı. Hemen içeri girip birer tane aldık. ‘Umarım ilk kitabı kadar iyidir,’ dedi Fırat. İlk kitabı ‘Tarih Kadar Yalnız’ Türkiye’de en çok satan kitaplar arasına girmiş, hak ettiği ilgiyi görmüş, çevrildiği birçok dilde de aynı başarıyı yakalamış, çok sayıda ödül almıştı.” Nitekim o kitap da onları sarsar: “İlk kitap da çok iyiydi ve gerçekten de bizde bazı sorgulamaları tetiklemişti. Her ne kadar aldığımız kararları hayata geçiremesek de bu varlık içindeki hiçliğimizi tokat gibi yüzümüze vurmuştu. Ama bu ikinci kitap neredeyse bizi anlatıyordu. Hep başkalarının koyduğu kurallara göre yaşadığımızı […] kurgulanmış hayatlarımızın sönmüş ışığını, kaybedilmiş aşkını anlatıyordu.” (a.b.ç.)

Biraz duralım burada, çünkü Cumhuriyet veya Birgün Pazar ilaveleri aldı başını gidiyor. Önce oranın hakkını oraya verelim. Bu yorgun çiftin hayatında yitirilmiş olan ışığın, evet, bedenle, seksle hiç bağı yoktur. Filimlerde olduğu gibi derhal ateşli ve tahripkâr bir sevişmeye girişmeleri gerekmez ama, neyi, tam olarak hangi “ışığı” kaybetmiş olduklarını da anlayamıyoruz, çünkü yine Behçet Çelik’in öykülerinde olduğu gibi ortak veya ayrı bir zihinsel, siyasal geçmişleri de yoktur (öykü içinde küçük dokunuşlarla hissettirilebilecek). Sanıyorum kurtarıcı (ya da kurtarıcı olabilecek) sözcük o “nerdeyse”: herkes aynıdır, hepimiz klişeyiz, ama önemsiz olmayan küçük farklarla birbirimizden ayrıldığımızı, özelleştiğimizi hissediyoruz: Çehov’dan Hemingway’e, bütün işbilir, kurnaz anlatıcıların bize verdiği tatmin: “edebi zevk”. Ama Demirtaş Nazo’nun öyküsünde bize tattırdığı o kekre zevki de kısa devreye uğratmak pahasına öyküsünün asıl anlamına, alegorik anlamına doğru yürüyecektir burada. Yanlış anlamıyorsam, tam nereye gittiğini kendisi de de bilmeden, o öyküden nasıl bir “sonuç”, nasıl bir “mesaj” çıkacağına kendisi de tam karar verememiş olarak.

Nermin’e Fenike’den haber gelir, babası ağırlaşmıştır. Fırat’la hemen giderler: “Başınız sağ olsun.” Sonra, cenazenin ardından evde bazı el yazması defterler bulurlar. Nermin karıştırmaya başlayınca görür ki bunlar daha birkaç ay önce okudukları o iki romandır: “Tarih Kadar Yalnız” ile “Sende Kalandır Aşk”… Hayatlarının sıkıntılı hakikatini onlara hissettiren, onları bir an için sarsalamış olan bu metinleri o eski suskun, mesafeli gül tüccarı mı yazmıştır yoksa? Evet, cenaze evinde genç çiftle birlikte kalan bir “yaşlı amca” açıklar, kendini “ben Hasan Vefa Karadağlı” diye tanıttıktan sonra:

Hayır kızım… Baban [benim] kitaplarımı deftere yazmadı, ben babanın deftere yazdıklarını kitaba aktardım. Baban son yıllarını geçirdiği Fenike’deki kulübede içini defterlere döküyordu. Ziyaretlerim sırasında yazdıklarını okuyor, çok değerli ve etkileyici buluyordum. Yayımlaması için sürekli ikna etmeye uğraşırdım, sonunda bir şartla kabul etti. Benim ismimle yayımlanmasın, bu saatten sonra yazar olup buradaki huzurumu bozamam, senin isminle yayımlanacak. Bütün angaryayı da sen çekeceksin, dedi. Benim de bir şartım var o halde, dedim. Kitap çok satarsa gelirlerini genç edebiyatçılar için harcayacağız, bir kuruşuna bile dokunmayacağız, dedim. Anlaştık ve bu şekilde iki yılda iki kitabı da yayımladık. Tahmin ettiğim gibi kitaplar çok beğenildi ve geliriyle İstanbul’da bir vakıf kurduk. Şimdilerde birçok genç edebiyatçıya destek oluyoruz.

90’lı yılların ortasında, İrlanda’da, Güney ile Kuzey’in sınırına yakın ama İrlanda Cumhuriyeti içindeki bir kırsal alanda kurulmuş bir kültür merkezindeydik. Bir şiir çeviri atölyesi için bizi toplamışlardı oraya (belleğim beni yanıltmıyorsa eğer, Türkçeden İngilizce ve “Keltçeye” [?] çevrilecek iki şair Lale Müldür ile Hulki Aktunç, o dillerden bizimkine nakledilecek iki ecnebi de John Montague ile daha genç kadın şair Nuala ni Dhommnail idi). Bol çaylı-kahveli gergin yorucu seanslardan sonra, akşamüstleri, atölyeye katılanlardan genççe bir şair, aynı zamanda psikoterapist de olan Tony Curtis, ki o bölgede, tam yakındaki kasabada oturmaktaydı, bizi kendi “pub”una, her Cumartesi akşamı TV’de maç da izlemek üzere gittiği son derece hesaplı kasaba meyhanesine götürüyordu. Ama içeri girmeden önce söz alıyordu bizden: “Sakın benim şair olduğumu açığa vurmayın burada, bence siz de ‘entel-dantel’ olduğunuzu belli etmeyin. Beni burada yorgancı Tom O’Shaughnessy’nin damadı olarak tanıyıp kabullendiler [Curtis, ‘büyük şehir’ kökenliydi, Cork’tan geliyordu galiba]. Hepimiz huzur içinde biralarımızı, viskilerimizi içip gidelim.” Dayak yemediydik diye kalmış aklımda.

Selahattin Demirtaş

Sanatın ve özellikle yazının suçundan Adorno bolca söz etmiştir, üstelik sadece “Auschwitz’den-sonra-şiir-yazılır-mı” sorusunun bağlamı içinde de değil.5 Sanatın suçu ve daha çok da suçluluğu, demek sanatçının kendisinin hissettiği, üstlendiği, benimsediği bir “suçlu ve borçlu” olma hali. İdeolojik bakımdan birbirinden çok uzak sanatçılar o noktada, o neden sonra varılmış tuhaf yalansızlık ve acz noktasında birbirlerine değerler: Tolstoy ile Beckett, Proust ile Sabahattin Ali. Neye karşı suçlu, borçlu ve aciz hissediyorlardır kendilerini? İlkin, pratik dünya, insanların çalıştığı, terlediği, para kazandığı, hayatta kaldığı, futboldan söz ettiği dünya. İnsanların birbirleriyle boyuna ilişki kurdukları dünya. Onun karşısında aciz ve önemsiz hissediyordur kendini sanat. Burjuva toplumunda insan içine ancak “kültür” olarak kabul edilecektir, bir “değer” olarak, mümkünse toplumu birleştiren, herkesin herkesle iyi geçinmesini sağlayan ve böylece devleti sağlamlaştıran bir ortak değer olarak. Ama çok aptal değilse eğer, burada aslında bir “süs” olduğunu da seziyordur: insanlar ortalığı ateşe verdiğinde yangında en son kurtarılacak eşya. Ve yararsızlıktan, kullanımsızlıktan her zaman belli bir mahcubiyet duymuştur: Proust bile Fransa’nın Balzac’tan sonraki altmış yılının sosyal tarihini yazdığını düşünerek avunuyordu. Düşünün, Proust faydalı olmak istiyordu!

İşte “Tarih Kadar Yalnız”da da bu yatışmayan suçluluğun bir alegorisini buluyoruz: Nermin’in babası, Nermin’i ve eşini allak bullak edecek kadar güçlü bir metin yazmış, ama onu kendi adıyla çıkarmaktan, “edebiyatçı” kimliğini üstlenmekten geri durmuştur. Öte yandan kitaplar satar, işe yarar, para kazandırır: o kazançla başka bir şey yapılır: “fayda” kavramının kendisi eleştirilmeksizin (ve dolayısıyla sanat ile fayda ilişkisi mesele edilmeksizin) daha yüksek, daha iyi, daha cömert, daha halkçı bir yararlanma alanı açılır. – Yazıyor olmanın mahcubiyetinden, Halep’te, Hatay’da, Guta’da veya Afrin’de patlayan bombaların dehşetine rağmen tam da bunlardan söz eden “öyküler” yazmanın suçluluğundan nasıl sıyrılacaktır yazı? Sosyalist bir vakıf yeter mi?

“Alegori” demiştik ya, bir şeyi anlatırken aslında daha başka, mümkünse daha geniş, daha yüksek, daha uzak bir şeyden de söz ediyor olmak… Bunu ancak Selahattin Demirtaş’ın “kimliğini” bilenler, ama en çok da bu kimliğin yanında kişiliğini de anlamış olanlar sezeceklerdir. “Tarih Kadar Yalnız” öyküsü, adım adım gidelim, onun bir hak “mücadelecisi” olarak bu yaşa kadar, hapse düşene kadar, belki yazmayı düşünüp de yazmaktan (“yazarlıktan”) geri durduğu her şeyin, en çok da bu geri duruşun alegorisidir. Kişilikten (bireysel ürkeklik ve mahcubiyetten) kimliğe, “daha geniş bir şeyin temsilcisi olarak ben, şimdi bu durumda böyle bir şey yapmalı mıyım” düşüncesine doğru giderken, işin içine fayda ve “vakıf” da zorunlu olarak girer. Kitaptaki son parça, “Sonu Muhteşem Olacak”, en zayıf parçadır bana kalırsa. Nazo’nun hikâyesinin anlatılışında ve “Halep Ezmesi”nde bütün gerilimi sağlayan sorular, bu öyküde bir anda ve topyekun def edilir. Kendini Ataol Behramoğlu’nun deyimiyle “bir halkın oğlu” olarak hisseden bir kişi, yurt içindeki vazifesini tamamlayıp göreve uluslararası arenada devam etmek üzere ülkeden ayrılmaktadır:

Kasabanın bu başarılı yerinden yönetim deneyimini anlatması için Harvard Üniversitesinde bir konferans vermek üzere kasabanın Kent Meclisi’nden bir kişi Amerika’ya, Boston’a davet edilmişti. Yapılan son toplantıda bu kişinin kendisi olmasına karar verilmişti […] Arkadaşı Bawer havaalanında O’nu yolcularken uzun uzun sarılıp, “Bizim yerimize de gez Amerika’da, yolun açık olsun ‘Bêkes’” dedi. Hiçbir zaman kimsesiz olmamıştı “Bêkes”. Halkının evladı olarak büyümüş, ismiyle tezat oluşturacak kadar çok sevilmişti hep. Doktor Bêkes geride bıraktığı arkadaşına el sallarken Cizre’nin yakıcı sıcağını hissettirecek güneş iyice tepeye yükselmiş, yeni yaşamın yeni bir günü çoktan başlamıştı Dicle’nin kenarında.

 

Olmuyor bu. Bêkes’in Türkçede “kimsesiz” anlamına geldiğini bilmek de parçayı kurtarmıyor. Uluslararası politikadan söz etmenin yeri de burası değil. Sadece şunu kaydetmeden geçmeyelim derim: “Bêkes”in dışarı çıkışını kendisi çok uzun süredir içerde olan bir yazar seyrediyor. Giden kişinin orada iyi şeyler yapacağına inanıyor, inanmak istiyor, ama bunun garantili bir sonuç olmadığını da hissediyor.

Bunu benim bildiğim en iyi Edip Cansever anlatmıştır, sanatın suçunu, bu dünyada hâlâ ışıktan, ottan, böcekten etkileniyor, seviniyor olmanın suçluluğunu. Cansever’de def edilmeyecek bir duygudur bu, geri ödenemeyecek bir borç, kapatılamayacak hesap. Zaman zaman Necatigil’de (hatta nadiren Oktay Rifat’ta) olduğu gibi “karanlık ve negatif bir gurur” vesilesine filan da dönüşmez. Üretken bir duygu değildir, şairi yeni bir yükselişe fırlatmaz. -- Birdenbire Cizre’den bambaşka bir plana sıçrıyor gibiyiz ama olsun: büsbütün ilgisiz olmadığı sezilecektir diye umuyorum.

Şiirin adı “Gelmiş Bulundum”. 70’li yılların en sonunda ya da tam 1980’de yazılmış bir şey, Eylülün Sesiyle (1981) kitabında çıkıyor. “Eylül” filan, demek bir güçten kesilmenin hissedilmeye başlandığı, Edip’in zaten başından beri teşne olduğu bir zayıflamanın, bir çözülmenin belki daha analitik olarak yoklanmaya, araştırılmaya başlandığı bir dönem. (Zaten dört-beş yıl sonra ölecek.) Şiirin vuruşu bu işlerde çoğu zaman olduğu gibi son iki dizededir, ama başlardan da bazı şeyler görelim.

Bir sorgulamayla başlıyor, şiir öznesinin kendi duyuş, çağırış ve cevap alış kapasitesini test etmesiyle: “Ben mişim -neymiş?- su sesiymiş / Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan- / Yanağında sardunya kokusuyla yazdan / Kimmiş o gelen ya giden kimmiş / Bir yabancı mı yoksa bir ermiş”. Kıtanın son satırı, öznenin bu “duyarlanışlarından” pek bir şey çıkmadığını ilan eder: “Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.” Yine de bir tutamak aranır sonraki cümlelerde, her şeyin boşa gitmediğine ilişkin bir çelimsiz kanıt, çerçöp içinden bulunuyor da olsa: “Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri / Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan. // Yıldızlar, büyülü ülke, adımı unutturan / Bir kaya, bir ot, bir akarsu…” Böyle böyle anlamsız (ve cevapsız) tekillikler arasında gezinir ve dağılırken, bu üçüncü kıtanın son satırı bir anda bizi bu yazıda konuştuğumuz meselenin kıyısına yaklaştırır, kafiyeyle beraber: “Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.”

Şiir burada bir an durup nefes alıyor ve sonra son iki dizeye yönelmek üzere ağır ağır hareketleniyor:

 

Şiirler yazdım, kitaplar okudum

Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum

Derinlerde kaldım böyle bir zaman

Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan

Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları

Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

 

“Şahıs” özür dilese de o “loş bahçe”, akşamüstü hanımeli vb kokusu, hiçbiri onunla söyleşmeyecek, onun güçsüz çağrısına hiç cevap vermeyecektir (yazılmış ve başarılmış şiirden söz etmiyoruz tabii, çünkü yazım sırasında bütün o cömert veya nazlı doğa, şekilde görüldüğü gibi kokularıyla, renkleriyle, rutubetiyle, kederli veya neşeli çağrışımlarıyla filan, yazanın parmaklarının ucundadır, gerekeni yakına getiriyor, istemediğini uzağa sürüyor – ama bu kısmı “şiir”, ya da “teknik”).

Dolayısıyla şiirin asıl “mesajına”, demek sondan ikinci dizeyi de geçip son cümleye, ama esas olarak da son dört sözcüğe varıyoruz: “bir kere gelmiş bulundum.” Edip: ben, şair, sizi bana kalmış bütün gücümle buraya çağırdım, bu âna; geldiniz ama hakkınızı verecek kudretim yok; suçluyum çünkü sebepsizim; çağrılmamıştım; siz benden fazlasınız, her zaman fazla ve sağır/dilsiz kalacaksınız, sizi o “loş bahçeye” ancak ben toplayabiliyor olsam bile.

Bu da işte yazının, yazmanın, kendisi-olmayan her şey karşısındaki suçluluğudur. Yazının gayrısındaki her şeye karşı borcu, yükümlülüğü, zayıflığı. Evet, kendini mazur gösterme mecburiyeti. Etrafla iyi geçinmek, kimseye saygısızlık etmemek, “Yort Savul” dememek…6

Tony Curtis’i bir daha görmedim, daha doğrusu o tarihten bir beş-altı yıl sonra buradan bir ödül almış olarak hızla Yeşilköy’e geçerken gördüm (ben de olsam…). Belki şiir yazdığı (veya psikoloji okuduğu) için düpedüz suçlu hissediyor değildi kendini mahalle “pub”undaki işsiz güçsüz arkadaşlarına karşı. Belki sadece konu şiire gelmediği için söz etmiyordu kendisinin de şiir yazdığından. Bilemem. Ama konunun şiire veya “kültüre” gelmemesi için de yoğun çaba harcıyordu. Bir bildiği vardı, bir hissettiği.

Bunu bir şair yakınıma anlattığımda dedi ki bunun mutlaka hissedilmiş bir suçlulukla ilgisi olması şart değil, ben de antrenörlüğünü yaptığım masa tenisi takımına avaz avaz şiir okumuyorum. Şimdi… İnkâr iyi bir şey değildir7. Bütün memleketin sanatçıları şen şakrak festivallere, gururla ve tevazuyla kitap günlerine katılıyorlar. Ama bu faaliyet bile sanatçının kendini borçlu hissettiğini göstermiyor mudur? Kendini mazur göstermek, kendini toplumun (ya da halkın) mahkemesi önünde haklı değilse bile en azından “işe yarar” göstermek zorunda olduğunu? Büsbütün hava cıva olmadığını?

Dengeli burjuva toplumlarında, bir sınavdan geçmekte olmayan toplumlarda bu soru çoktan geçilmiş, bastırılmış veya sahiden önemsizleşmiştir. Sanat aklanmak zorunda değildir8; yeri vardır, pazar koşullarına göre azalan çoğalan alıcısı. Şunu ilk kez telaffuz ettiğinde Fred Jameson çok tepki aldıydı, 1990’lı yılların başında: Oturmuş burjuva (“Batı”) ülkelerinin dışında sanat her zaman ve çok şiddetli olarak sorgudadır, çünkü ondan kişiyi aşan (bireysel sanatçının kendi bireysel durumunu aşan) bir açıklama, hatta bir “kefalet” bekleniyordur. Bir “halkın oğlu” olmak bekleniyordur. Bunu Puşkin dememiş olsa bile Ataol Behramoğlu demiş olacaktır. Ve bu noktada Cansever’in giderilmez sızısı yeterli değildir, çok burjuva kalır, çok tavşan şeyi..

İşte Demirtaş’ın kitabının belki başka birçok usta Kürt yazardan da daha net bir şekilde ortaya sürdüğü (ama kurcalamadığı) soru budur: bir toplumun, bir halkın tamamı imha tehdidi altındayken, o halktan “gelen” ve kolay yolu da seçmemiş olan bir sanatçı ne yapabilir, nasıl yapabilir? Ezberler şaşar burada, susmak ciddi bir seçenektir. – Keşke “Türkiye”nin genel demokratik kamuoyuna bu kadar saygılı olmasaydı Demirtaş, diyeceğim ben.

1 1960’larda, hatta 70’li yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde devrimci-sosyalistler, Kapital’i okuma fırsatı bulmak için kendilerini birkaç aylığına, belki birkaç yıllığına içeri attırırlardı. O zor gelse bile, bazı edebi “sol klasikleri” okumuş olarak mezun olurlardı oradan. Mesela sahtekâr Malraux’nun İnsanlık Durumu romanı.
2 Bu kesmeden sonra, “Fiyatlar sizi şaşırtacak kadar ucuz,” diye devam ediyor anlatım: “Üç kişi yedik içtik, tatlısı tuzlusu derken, bir hesap geldi, nerdeyse itiraz edecektik, azdır diye. Beni en çok şaşırtan Hamdullah Usta’nın sakinliği oldu.” O sakinlik, yazarın her şeye rağmen bunları yazabilmesini sağlayan erdem olarak kaydolur kitabın alt-metnine.
3 Çok değersiz olmak her zaman tamamen budala olmak anlamına gelmez.
4 Bu yer adı hep böyle geçiyor, “Fenike” olarak. Ama ülkemizde bu adda bir ilçe yok (köy var mıdır bilmiyorum).
5 Bu tema Adorno’nun ilk yazılarında, 1930’ların başında kıpırdanmaya başlar. Tasarımı Auschwitz’den çok önce, 20’li yılların sonunda başlamış olan Minima Moralia’da izleyebiliriz bu iç sorgulamayı.
6Gerçek şu ki, adı geçen şiir de herkesi (“muhbir vatandaşı” bile, belki asıl onu) bir selamet ve karşılıklı bağışlama ortamına davet eder: “Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali! / Hep birlikte, üç kez, bağırarak yazınız // Kurşun kalemle de olabilir / Yort savul!” (a.b.ç.) Keşke…
 
7 Çünkü biri çıkar ve şunu deyiverir: “Biz senin o çocukların eline kendi satmayan kitaplarını da nasıl sıkıştırdığını görmedik değil, onları evlerine yolcu ederken”, filan. Üstelik faydalı da olmuş olabilir.
8 Ama bazı paralar orada aklanabilir.