80 ve sonrasına sorduk, soruşturduk - II

Mahir Ünsal Eriş, Melisa Kesmez, Melida Tüzünoğlu, Nazlı Karabıyıkoğlu, Nermin Yıldırım, Onur Çalı, Ömer Altan, Pelin Buzluk, Sinan Sülün, Sine Ergün ve Sinem Sal yanıtlıyor


@e-posta
Dosya, 11 Temmuz 11:08
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.
80 ve sonrasında doğan yazarlar K24'ün sorularını yanıtlamaya devam ediyor. Soruşturmanın birinci bölümü için tıklayın. 
 

Mahir Ünsal Eriş: Kitap çok, yazar, şair çok, şöhret, itibar, poz çok, ama eser kıt

Mahir Ünsal Eriş1980 doğumlu. Olduğu Kadar Güzeldik, Bangır Bangır Ferdi Çalıyordu Evde ve Dünya Bu Kadar adlı üç kitabı var.

Edebiyattaki meseleniz?
Meselem hikâyelerimi anlatmaktır.

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Eğitim ve gelir dağılımındaki eşitsizliktir.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
Zemin bulabilmek için eleştirmen abilere, edebiyatın değil de belki edebiyat camiasının yaşayan ulularına biat etmek zorunda kalmak bir dezavantaj sayılabilir mi bilmiyorum, el öpmekle dudak aşınmaz derler. Avantajı ise bunlara hiç kulak asmayacak toylukta olmanın verdiği hürriyettir sanırım. 

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi?  
Bana artık demiyorlar açıkçası pek. ama elbette böyle bir yanı, "yerini, haddi hududunu bil" diyen bir tonu var bunun. Öte yandan bir "umut" kıvılcımı olarak görenler de olduğunu biliyorum okur cenahında. "Genç yazar" diye vurguladıklarında, "daha ileride kim bilir ne şaheserlerini okuyacağız" diyen umutlu bir iştah da seziyorum. 

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
Attığı taşın ürküttüğü kurbağaya değmediğini düşünüyorum biraz. Kitap çok, yazar, şair çok, şöhret, itibar, poz çok, ama eser kıt. Kendimi hariç tutmuyorum tabii ki.

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
Hiç düşünmüyorum böyle şeyler ne yalan söyleyeyim. Anlatacak hikâyem olsun, onu anlatacak kadar dilim dönsün yeter. 

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Yazmaya heves etmiş biri olarak değil ama okur olarak beni en çok etkileyen iki yazardan biri Sait Faik, biri de Yaşar Kemal'dir.

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Elimden geldiğince her çıkan kitaptan haberdar olmaya, imkan buldukça okumaya çalışıyorum.  

Sosyal medyanın sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/ vitrin olduğunu düşünüyor musunuz?
Beni ulaştırması çok mühim değil de, hemen herkesin evine, cebine girmiş bu iletişim araçları yazdığım şeylerden insanları haberdar edebiliyorsa ne âlâ!

Melisa Kesmez: Atın üstüne atladım sanıp da öbür taraftan düşmek var

1980 doğumlu. Bazen Bahar ve Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz adlı iki kitabı var. Melisa Kesmez


Edebiyattaki meseleniz?
Küçük şeylerin peşine düşmek. 

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Tahammülsüzlük; kendine benzemeyene, farklı olana gösterilen tahammülsüzlük. Hayatın her alanını, toplumun her kesimini kapsayan, kimseyi ıskalamayan kolektif bir hastalık bu. Birbirimizin görece kusurlarıyla o kadar meşgulüz ki, dönüp kendimize bakmak için, kendimizi dönüştürerek azıcık yol almak için neredeyse hiç çaba harcamıyoruz. Bu tepkisellik bizi bir sürü güzel şey yapmaktan alıkoyuyor.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
En büyük avantajı sanırım daha yolun başında olmak; daha yazacak, anlatacak bir sürü şeyinin, ve bunları yapmak için heyecanının, hevesinin ve enerjinin olması... Ayrıca, kemikleşmiş bir edebiyat kariyerinin hantallığından uzak olmak, hangi yöne gideceğin konusunda özgürce ve hiç suçluluk duymadan karar verebiliyor olmak. Dezavantajı ise kendini anlatabilme, sesini duyurabilme, yani aslında kalabalığın içinde fark edilme ve ıskalanmama beklentisinin -eğer bunları önemsiyorsan tabii- yazma sürecini zehirleyebilme riski. Gerçi bu hiç azalmayan bir risk de olabilir.

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi? 
Bu bana herhangi bir anlamda iyi ya da kötü bir şey hissettirmiyor. Yukarıdan bakıldığını düşünmüyorum, en azından öyle hissetmiyorum diyeyim. "Genç" dendiğinde doğum  yılımsa eğer işaret edilen, elbette benden önceki nesillere kıyasla hayatın daha "genç" bir yerinde olduğumu kabul ediyorum. Edebiyatta edindiğim yer açısından ise -şayet öyle bir yer varsa- yine yanlış bir ifade değil. Bir yolun başında olduğumu ve yolumun uzun olduğunun farkındayım. Bu yol sanırım yazdığın sürece bitmiyor. Hayatta sadece yazarlık açısından değil, her konuda bir yere vardığını sanmak bana hep gülünç geliyor. Atın üstüne atladım sanıp da öbür taraftan düşmek var. 

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
Bir genelleme yapmak zor da olsa, samimi ve cüretkar buluyorum. Yine de bu samimiyetin büyüsüne -ayrıca okunuyor olmanın sarhoşluğuna- kapılıp henüz olgunlaşmamış pek çok eserin vaktinden erken okurla buluştuğunu düşünüyorum. Yazılan her şey yayımlanmalı mı, her metin okuruyla buluşmalı mı, herkes "yazar" olmalı mı emin değilim. Bu konuda biraz kafam karışık, ama biraz "tezcanlı" bir edebiyat nesli olduğumuzu, editörlerin de bu konuda biraz "cesur" davrandığını söylemeliyim. 

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
Yirmi yıl sonrası için aklımda bir resim yok gerçekten. Pek hedefleri olan biri değilim. Yirmi yıl sonra bugünkü motivasyonum beni nereye taşır bilemiyorum. Tek bildiğim, bugün yazıyor olmanın bana inanılmaz iyi geldiği. Şu anda yaparken daha çok heyecanlandığım bir şey yok. Heyecanlandığım sürece yazmaya da devam ederim gibi geliyor. Bir hayalim varsa, o da bir tiyatro oyunu yazmak. Her şeyin ötesinde, yirmi yıl sonra ülke nerede olur, neye benzer, asıl kafamı kurcalayan bu. 

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Dönemsel olarak değişiyor. Ama hiç değişmeyen isimlerden ikisi -aynı şekilde çok klişe ama- Sait Faik Abasıyanık ve Tomris Uyar. 

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Sine Ergün'ün bugüne kadar yazdığı her şeyi çok sevdim. Onun ne yazacağını hep merak edeceğim. Aynı kuşaktan değiliz ama  Yalçın Tosun, Sema Kaygusuz ve Faruk Duman da aynı şekilde hayranlıkla okuduğum "genç" yazarlardan aklıma gelenler...

Sosyal medya sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/ vitrin olduğunu düşünüyor musunuz? 
Kuşkusuz öyle. Yazılı basın ve televizyonun içi boşaldıkça edebiyat severin de ister istemez sosyal medyaya yöneldiği bir gerçek. Hem yazarın, hem okurun kendini en kestirmeden ifade edebildiği bir yer sosyal medya. Elbette orada da bir kirlilik ve iletişimin beni yer yer rahatsız eden "kendini bilmez", "agresif" başka bir biçimi var ama sesimizi duyurmak için elimizde başka bir mecra da yok galiba.

Melida Tüzünoğlu: Dünyayı değiştiren bir ekibin parçası olmak istiyorum

Melida Tüzünoğlu1984  doğumlu. Ambulansla Dünya Turu, Annem Bir Robot Doğurdu, Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım ve Cimri Cömert adlı dört kitabı var.

Edebiyattaki meseleniz?
Yeni duygular keşfetmek ve hatta icat etmek.

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Dille olan ilişkisinin zayıflığıdır.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
Daha yazacak çok eserimin olduğunu bilmek ya da düşünmek avantaj, dezavantajlarıysa saymakla bitmez.
 

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi? 
Genç yazar denmesi rahatsızlık vermiyor; ama gün gelir de yaşlı yazar derlerse üzülürüm.

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
Heyecan verici, hiç olmadığı kadar evrensel ve nüktedan. Üstelik potansiyelini keşfetmeye devam ediyor.

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
Metinleriyle dünyayı değiştiren bir ekibin parçası olmak istiyorum.

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Hayran olduğum yazar çok, iki kişiye indirgeyemiyorum.

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Bahadır Cüneyt Yalçın'ı severek okuyorum. Seray Şahiner ve Hakan Bıçakçı'yı takip ediyorum.

Sosyal medyanın sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/ vitrin olduğunu düşünüyor musunuz?
Beni okura ulaştırabilecek birçok mecra var. Yazılı medya, görsel medya, sokak, kulaktan kulağa... Sosyal medya da etkin kullanılırsa sonuç verebilir.

Nazlı Karabıyıkoğlu: Gösterişi seven, yazdıklarını damıtmaya hacet duymayan sabırsız bir kuşağız

1985 doğumlu. Olivya Çıkmazı, İskele ve Hayvanların Tarafı adlı üç kitabı var. Nazlı Karabıyıkoğlu

Edebiyattaki meseleniz?
Bu soruyu cevaplarken büyüklük ya da ukalalık yapmaktan çekinirim. Meseleden ziyade belki de başka bir sözcüğü, “dert” sözcüğünü kullansam içim rahat edecek. Edebiyat bir dert bende zira, hayatımı uğruna radikal kararlarla kökten değiştirebildiğim oyun bahçem. Elimde türlü oyuncaklar, bebekler, onları tutuyor, karşı karşıya getiriyorum. Her seferinde yeni bir oyun tertip etmekten büyük haz duyuyorum, bahçeme bu basit bebeklerin hikâyesinden zevk alacak birileri girerse ne ala, oyunu daha coşkulu oynuyorum.

Derdim isyanla. Bırakmakla, terk etmekle, değişimle. Tam da otuz yaşıma kadar geldiğim yerden vazgeçip sistemin dayattığı şekilde düzenlenmiş hayatımı bir kez daha reddettiğim yerde bana bu sorunun ilk kez sorulmasını anlamlı buldum. İlkinde şehri reddedip hayvanların peşinden uzak çayırlara sürüklenmiştim. Şimdi, sayılabilecek varlıkları bırakıp ömrümü okumakla yazmanın dingin ama rahatsız edici toprağına diktim. İşimi, maaşı, sigortayı bıraktım, direnebildiğim yere kadar direnmeyi denemenin, edebiyatın aylak tarafında hayatı yeniden keşfetmenin bana yeni dertler vakfetmesini ummaktan başka tutunabileceğim ne var? Ağız tadıyla isyan edebileceğim o eşsiz zamanı bekliyorum.

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Normalleşme/Normalleştirme ekseninde tecrübe edilen günlük hayatın vicdanlarda yarattığı “şey”in gittikçe azalması. Bu cümleyi kapsayıcı bir cümle olarak ele alıyorum: Yakıp yıktığımız kentlerin uzak köşelerinde inşa edilen mezardan farksız apartman toplamları için otuz yıllık kredilere girip günde dört saate yakın vaktimizi çalan trafiği normalleştirirken, ücretli kölelikten arta kalan vakitlerimizde AVM’lerin serin dünyasında soluklanmayı kanıksayan yapımızı bir sabah böcek olarak uyanan ve bu metamorfozu sorgulamadan, yataktan nasıl doğrulacağını düşünen Gregor Samsa’nın dönüşümünden farksız buluyorum. Çünkü tıpkı onun böcekliğine hayret etmeyen ailesi gibi, biz de ailemizin yani ülkemiz Türkiye’nin, metaformozlarına hayret etmiyor, yozlaşmayı, yıkımı ve yok etmeyi hayatın uzvundan sayıyoruz.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
Genç olmanın dezavantajı yoktur bana göre, iyi yanı ise koşmaktan yorulmayacak yüksek ritimli kalbin kudretine sahip olmaktır.

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bir bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi? 
Hiçbir şey hissetmiyorum.

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
İstisnalarımı köşeme koyup baktığımda iç acıtıcı buluyorum “üretim” diye nitelendiklerimizi. Taşra-ergen- sosyal medya edebiyatı üçgeninden sıyrılabilip yeni izlekler edinebilen birkaç yazar dışında diğer “üretici”lerin edebiyat yaptığını düşünmek, dönüp dönüp okuduğumuz hazineye hakaret gibi olur.

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
20 yıl sonra bugün rafları dolduran birçok ürünün silinip gideceğine dair inancım hayli kuvvetlidir. Bu kadar yıl sonra hala yeni bir dilin peşinden koşan “ben”i görebilecek olma ihtimali bile beni hayata tutunmaya zorluyor. Can yakıcı ihtiraslarım yok, 20 yıl sonra şu kalp ve akıl hala bir arada sözcükleri çağırsın yeter bana.

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Bu soru sorulduğunda hep çocukluğuma dönerim. Çünkü ben ilkin birkaç masalı, öyküyü okudum, çok küçüktüm, öyle içimde bir yazmak sevdası oluştu. Fakat bu soruya hiç bu saflıkta cevap vermedim. Hep belirli bir bilince ulaştıktan sonra etkilendiğim yazarları saydım. Bu kez: Andersen, bana masalların acıtıcı yanını gösterip hülyalardan uyandırdığı için. Sait Faik Abasıyanık, dayatılanın aksinde bir hayatın olduğunu, ona ulaşmak için feda edilecek ne varsa edilmesi gerektiğini, aylaklığın sonsuzluğa dönüşebileceğini, yazmak ediminin bir ömre hükmedebileceğini gösterdiği için.

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
İsim vermek istemiyorum fakat şunu söylemeliyim: (Okuyucu kimliğimle cevaplamak isterim bunu) Dille kavgası olduğuna dair bir parıltı gördüğüm kim olursa o yazara muhakkak şans veririm.

Sosyal medyanın sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/vitrin olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet. Çünkü bizim bir Baylan’ımız, Krepen’imiz yahut Cimcoz Atölye’miz yok. Biz dağınık, gösterişi seven, yazdıklarını damıtmaya hacet duymayan sabırsız bir kuşağız. Kuşaksak… (Bunu yıllar sonra takdir edecekler belirleyecek elbet)
Dergi almaya üşenen, “paylaş” düğmesinin rahatlığında belki de bütünün okumadığımız metinleri paylaşan, ortaya yeni bir argüman koymaktan çoğunlukla kaçınan ama diğer yandan da 50’ kuşağının hayalleriyle sarhoş olan yazarlarız gibi geliyor bana. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan sonra yaşanan kırılmaların getirdiklerini damıtan, tüketim toplumuna ve çok partili rejime geçişle değişen toplumsal yapının farkında olup yazınını evrilten, modernizmin altını oymaktan çekinmeyen yazar ve şairlerin yeni jenerasyonu olarak nerede kırılacağımızı bekliyorum.

Nermin Yıldırım: Meselem biz neyizden ziyade, niye böyleyizi anlamaya çalışmak

Nermin Yıldırım1980 doğumlu. Unutma Beni Apartmanı, Saklı Bahçeler HaritasıRüyalar Anlatılmaz ve Unutma Dersleri adlı adlı dört kitabı var.

Edebiyattaki meseleniz?
İnsanın ruh iklimini anlamak için yaşadığı zamanın ve coğrafyanın ruh iklimine, zamanı ve coğrafyayı anlamak için de içinden geçen insana bakmak gerektiğini düşünenlerdenim. Bu çerçevede sanırım benim meselem biz neyizden ziyade, niye böyleyizi anlamaya çalışmak.

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Adaletsizlik. Pek çok yoksunluğa rağmen sürebilir hayat. Ama adalet hissi zedelenince, insanın, dünyanın bütün dengesi bozuluyor. Bizim dengemiz bozuldu.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
Eskiden genç olduğum için ciddiye alınmayacağımı düşünüp dertlenirdim. Ama insan büyüdükçe evvela kendisi kendini aşırı ciddiye almaktan vazgeçiyor zaten. Genç olmak edebiyat dünyasında avantaja da dezavantaja da dönüşebilir. Genç olduğunuz için daha kolay hoşgörülürsünüz ya da daha kolay yok sayılırsınız. İkisi de mümkün.

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bir bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi? 
Aslında adımın başına daima genç yazar ibaresi eklendiğini söyleyemem. Ama eklendiğinde de bundan rahatsızlık duymuyorum. 36 yaşındaysanız, herhangi bir platformda genç olarak anılmak ancak hoşunuza gidebilir. Öte yandan yazarlık mevzu bahis olduğunda bu sıfatın elbette daha yolun başında olmakla ilgili, bazen de gizliden küçümseyici bir anlamı da olabilir. Ancak bu beni rahatsız etmiyor. Önümüzde yürüyecek uzun bir yol olması güzel bence.

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
Çağdaşım yazarları büyük bir iştahla okuyorum. Kitaplarını hevesle beklediğim, heyecanla okuduğum çok yazar var kendi kuşağımdan. Bence üretken ve bir derde binaen yazan, dünyayla meseleleri olan bir kuşak bu.

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
Edebiyatla ve hayatla ilgili kurabileceğim en büyük düş, devam etmek, devam etmeyi becerebilmek olabilir ancak. Bir yere varmak için değil, bana en iyi gelen şey bu olduğu, başka türlüsünü bilmediğim için yazıyorum. 20 sene önce yazıyordum, 20 sene sonra yine yazmayı umuyorum. Başıma gelen iyi şeyler elbette beni mutlu ediyor ama yazmaktan pırıltılı bir istikbal ya da yazarlıktan afili bir kimlik çıkarmak ilgimi çekmiyor. Bunu bir kariyer planı gibi de görmüyorum. 20 sene sonra hayatta olmak isterim, yazmaya devam etmek isterim. Bir de bu yolculuğu benimle paylaşan birileri olursa işte, daha ne isteyeyim...

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Farklı sebeplerden etkilendiğim bir çok yazar var. İkisini çekip çıkarmak zor ama ilk gençlik çağımda çokça okuduğum ve yazma serüvenimde bana ışık tutan isimlerden biri Adalet Ağaoğlu. Aziz Nesin de öyle.

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Severek okuduğum çok isim var. İlk aklıma gelenler Hakan Bıçakcı, Seray Şahiner, Yavuz Ekinci, Hakan Günday, Aslı Perker, Ayhan Geçgin, Burhan Sönmez...

Sosyal medya sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/ vitrin olduğunu düşünüyor musunuz?
Bir kitabın çaylı kahveli fotoğraflar eşliğinde çokça paylaşılması, çok okunduğu ya da okura gerçekten ulaştığı anlamına gelmese de, sosyal medya okurun kitaptan haberdar olması noktasında etkili, evet. Bu yüzden çoğumuz tümüyle arkamızı dönemiyoruz  o mecralara. Kitapların tanıtımının yapılmasıyla ilgili bir sorunum olamaz fakat o vitrinle fazla haşır neşir olmak marazlı sonuçlara yol açabiliyor. Bir bakıyorsunuz çıkıp bizzat kendiniz oturmuşsunuz vitrine mesela. Her konuda fikir beyan etmeye ya da her anınızı fotoğraflayıp paylaşarak narsistik kişilik bozukluğu emareleri göstermeye başlamışsınız. Bu işlerde galiba ince bir çizgi var ve çizginin karanlık yanına düşmek çok kolay. İşin doğrusu, yazı ya da fotoğraf paylaştığımda, ya da şöyle diyeyim, kendi standartlarıma göre paylaşmayı abarttığımda, bazen hastalıklı bir şey yaptığımı hissedip rahatsız oluyorum. Herkese sirayet etmiş, her yana yayılmış olması, hastalığı normalleştirmiyor. Ama sosyal medyaya tamamen sırtımı da dönemiyorum. Ne diyeyim, sonumuz hayrolsun.

Onur Çalı: İki satır yazıp kendini Şekspir zannedenler var

1984 doğumlu. Eksik Yıl, Ahiku Dünya, Geçen Sene Doğanlar ve Huma Kuşları adlı dört kitabı var. Onur Çalı

Edebiyattaki meseleniz?
Anton Çehov, Martı oyununda “genç yazar” Treplev’in ağzından şöyle der: “Eğer yeni bir biçim bulamıyorsak, hiç olmasın daha iyi!” Eski bir tartışma, farkındayım ama hâlâ geçerli bence. Yeni biçimin oluşması için yeni duyarlıklar, yeni bakış açıları, yeni sözcükler gerekli. Yeni biçim denilen şeyin püf noktası bu zaten. Önemi de burada. Yeni bir “öz” olmadan yeni bir biçim olamaz. Nedir, sırf ilginçlik olsun diye yeni biçim arayışlarına girenler de yok değil. Benim amentüm şu; aynı şeyleri aynı şekilde yazıp durmaktansa hiç yazmamak evlâdır.

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Ahlaksızlık. Edebiyat ortamında da en büyük sorun bu. Yayınevleri başta telif konusu olmak üzere “genç yazarları” istismar ediyor. İnanmıyorsanız, Parşömen Sanal Fanzin’de ilk kitaplarını çıkarmış öykücü arkadaşlarla yaptığım söyleşilere bakabilirsiniz. (İnsanlara kitaplarını telifsiz basmayı kabul ettirmek, ahlaksızlığı ortadan kaldırmaz.) Gezi Direnişi’nin hemen sonrasında öykü seçkisi basıp kitabın arka kapağına “kitabın telif ve satış gelirleriyle Gezi Direnişi'nde yaşamlarını yitirenler ve yaralananlar adına anı fidanlığı dikilecektir” yazan bir yayınevi var sözgelimi. Ne anı fidanlığı var ortada ne de adamakıllı bir açıklama. Bu ahlaksızlık değil mi? Örnek o kadar çok ki, bu kadarı yetsin şimdilik.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
En büyük dezavantajı şu: “Genç yazar/öykücü” gibi tanımlarla, sanki bir süper lig var ve siz orada oynamaya layık değilmişsiniz gibi bir algı yaratılıyor okur nezdinde. Sanki hep amatör kümede oynamaya mahkumsunuz gibi. (Amatörlüğü kötü bir şey olarak algılamıyorum, bu arada.) Bir de tabi, bu “gençliğin” ne zaman biteceğine siz karar veremiyorsunuz. Avantajını görmedim ben, varsa da bilmiyorum.

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi? 
Genç yazarlık ülkesinin sınırlarının kimler tarafından çizildiği mühim. Asıl mesele o. Gençlikten kast ettikleri ne? Ve elbette yukarıdan bir bakışla kimlik biçiliyor size. Otomasyon. Kafa kağıdına bakıp genç-yaşlı/kadın-erkek diye ayırmak nereden bakarsanız bakın tuhaf.  Ben kendimi yüz farklı şekilde tanımlayacak olsam, hiçbirinde kendime genç demezdim. (Sonradan aklıma geldi, başka herhangi bir sanat dalında “gençliğin” bu kadar çok vurgulandığını duydunuz mu siz? Genç müzisyen, genç heykeltıraş, genç ressam?)

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
Yakın yaşlarda olup yazan insanlar var ama bu, edebiyat içre bir kuşak olduğumuz anlamına gelir mi? Emin değilim. Bugün yirmilerinin sonunda ve/veya otuzlu yaşlarında olan yazarlarla (ya da yaştan bağımsız, aşağı yukarı aynı zamanlarda kitaplarımızın yayımlandığı insanlarla diyelim) benzerliklerimiz var, belki ortak işler yapıyoruz, aynı dergilerde görünüyoruz vesaire ama bir “kuşak edebiyatından” söz edebilir miyiz? Bu sorulara biraz “uzaktan” bakıldığında daha net yanıtlar bulunabilir belki ama şimdilik, benim “bulunduğum kuşağa” dair flu halde de olsa gördüğüm şu: Bazı arkadaşlar edebiyatı seviyor, bazı arkadaşlar ise “yazar” olmayı. Eğer bir kuşaksak biz, ya da ileride öyle anılacaksak, yazar olmayı değil de edebiyatı seven arkadaşların yüzü suyu hürmetine olacak bu.

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
20 yıl sonra hâlâ yaşıyor olur muyum, bilmiyorum. Yaşasam bile, hâlâ yazıyor olur muyum, ondan da emin değilim. Peki, devam edelim: Yayıncılıktaki, “edebiyat piyasası” denilen bu garabet ortamdaki bütün saçmalıklara rağmen hâlâ inat edip yazıyor olsam bile, yazdıklarımı yayımlatıyor olur muyum? Gerçekten bilmiyorum.

Diyelim ki her şey yolunda gitti ve 20 yıl sonra da hâlâ yazıyorum. Çok şey istemem; edebiyat hevesimi, sevincimi kaybetmeyeyim, yeter. Kaybetmiş olmama rağmen hâlâ yazıyorsam, durum çok vahim bir hal almış demektir. Buradan 20 yıl sonraki Onur’a sesleniyorum: “Hey ahbap, o elindeki laptopu yavaşça dizlerinin üstüne bırak ve ellerini kaldır! Sana yazmak yasak, sudoku çöz sen artık!” (20 yıl sonra hala “genç yazar” demezler, değil mi?)

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Klişeliğinden değil de iki yazar çok az; verin elinizi pazarlık edelim! Latifesi bir yana, okudukça yazdıkça artıyor bu etkilenilen yazarlar. Kimisinin yazdıklarından, kimisinin duruşundan bakışından, tavrından bile etkilenebilir insan.

Gevelemeyi bırak da isim ver artık diyenler için: İlhan Berk, Salâh Bey, Sait, Tomris, Orhan Duru, Barış Bıçakçı, Cemil Kavukçu… Çok uzar gider bu liste. Üstü kalsın. Bir süredir edebiyat günlüğü yazdığım için (Dünlük diyorum ben onlara) sanırım şu aralar en çok Salâh Bey etkiliyor beni. Bir insan günün 24 saati edebiyatla yaşar mı? Yaşamış işte!

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Hakkı İnanç, Pelin Buzluk, Sine Ergün, Neslihan Önderoğlu, Türker Ayyıldız, Kerem Işık, Ercan y Yılmaz, Kaan Koç, Rıdvan Gecü, Gözde Dilek Güzel ilk aklıma gelenler. Unuttuklarım da olabilir ama bunlar yazdıklarını beğendiğim arkadaşlar.

Sosyal medyanın sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/vitrin olduğunu düşünüyor musunuz?
Benim için oluyor. Parşömen Sanal Fanzin’de yayımladıklarımı insanlara ulaştırabiliyorum.  Yazdıklarınızı doğrudan okura ulaştırmanın yanında tanıtım açısından da sosyal medya bir avantaj, en azından bir olanak gibi duruyor. Özellikle, Salâh Bey’in deyimiyle “bösböyük” bir yayınevinden çıkmıyor ise kitaplarınız, sosyal medya tanıtımları, o büyük yayınevleriyle aranızda olan eşitsizliğe (çünkü onların kitap eklerinde tam sayfa reklamları, takvimleri ajandaları, billboard’ları, iyi dağıtım ağları var sevgilim) birazcık olsun derman oluyor gibi.

Bir temenniyle bitireyim: Sosyal medya insanı şaşırtmasın!

İki satır yazıp kendini Şekspir zannedenler var çünkü. Kendi adlarına “fan sayfası” açanlar var. Vallahi de var! Maalesef ki var!

Ömer Altan: Gençlik de yazarlık da göreceli sonuçta

1982 doğumlu. İşaret Fişeği ve Görüntüler adlı iki kitabı var.

Edebiyattaki meseleniz?
Bizim vasat zamanlarımıza birkaç beden büyük gelse de, George Bernard Shaw'un "Piyesler yazmanın yararı nedir, herhangi bir şey yazmanın yararı nedir, eğer sonunda kaosun kendisini ilahlar ırkı kalıbına dökecek bir irâde yoksa" cümlesi bir kerteriz teşkil edebilir bu soru için. 

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Nüans yitimi ve nefretin normalleşmesi

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
"Yaşlı" olmanın pâye addedildiği dünyada yaptıklarınızın bir gün bir şeylere dokunacağı sanrısıyla hayatınızın harcanışını izlemek bir dezavantaj sanırım. Avantajı ise, henüz biliyormuş gibi rol kesmek zorunda olmamak.

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi?
Olabilir. Gençlik de yazarlık da göreceli sonuçta.

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz?
İnsanlar hayatta kalmaya çabalıyorlar ve bâzıları da yazıyor. En iyisini hedefleyen her çaba değerlidir, ben de dahîl ötekinin, berikinin ne düşündüğü kıstas oluşturmaz.

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
Yanıltıcı bir başarı saplantısının ardında, pes etmekle etmemek arasındaki çizgide yalan söylemeye devam.

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Peyami Safa ve Hermann Hesse.

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Deniz Tarsus.

Sosyal medyanın sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/ vitrin olduğunu düşünüyor musunuz?
Sosyal medya edebiyat eserlerini okurlara ulaştırabilecek bir vitrin midir... Edebiyat sosyal medyaya muhtaç mıdır, sosyal medya edebiyat ile uyumlu mudur... Bu konular üzerine düşünülmesi gereken konular mıdır... Belirsiz.

Pelin Buzluk: Gencim ve umarım hep acemi olacağım

Pelin buzluk1984 doğumlu. Deli Bal ve Kanatları Ölü Açıklığında adlı iki kitabı var.

Edebiyattaki meseleniz?
Düş kurmak, kurdurmak, mümkünleri çoğaltmak.

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Hangisi en büyüktür diye epey düşündükten sonra, başka en büyük sorunların neden olduğu, yıllardır sonu gelmeyen savaş.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
Önümüzde uzun bir ömür var yanılgısıyla tembellik etmemiz. Köşe başlarını yaşlıların tutmuş olması ve kimin daima genç kalacağına onların, hatta onlardan yalnız ikisinin karar vermesi, ikisinin de erkek olması.

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bir bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi? 
“Genç” sözcüğünü “yeni” ve “acemi” olarak algılıyorum. Böyle denmesiyle ilgili bir sorunum yok. Gencim ve umarım hep acemi olacağım.

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
Çoksesli biçimde iki kanaldan ilerliyor: hikâye ve öykü. Bazen bu kanalların suları karışıyor da. Bir de şu şekilde ayrılıyoruz sanırım: hiçbir yazdığını atmaya kıyamayıp yayımlayarak okura zulmedenler ile her yazdığına burun kıvırıp hem kendine hem okura zulmedenler.

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
20 yıl sonra hâlâ edebiyatta olmak istiyorum. Geriye dönüp baktığımda birbirine benzemeyen, dünyası giderek daha güçlü öyküler, metinler kurmuş olmak istiyorum.

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Onat Kutlar, Edgar Allan Poe.

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Kuşak sözcüğünü akranlarım olarak değil de eşzamanlı yazanlar olarak alırsam:
Türker Ayyıldız, Ozan Çınar, Birgül Oğuz, Murat Özyaşar, Berna Durmaz, Hakkı İnanç, Özgür Çakır, Bora Abdo, Ebru Askan, Nazlı Karabıyıkoğlu, Etgar Keret.

Sosyal medyanın sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/ vitrin olduğunu düşünüyor musunuz? 
Belli bir oranda evet. Öykü popüler bir tür değil, yayınevlerinin yeterince desteğini gördüğünü de sanmıyorum. Bu yüzden sosyal medya vitrinlerimize kitap kapaklarımızı, edebiyat hakkında düşüncelerimizi yerleştirmek, okuduklarımız hakkında sohbet etmek belli bir oranda bizi görünür kılıyor olabilir. Benim yalnız bir sosyal medya hesabım var. Oradan bana ulaşan, sonrasında arkadaş olduğum onlarca insan oldu.

Sinan Sülün: İlham aldığım çok yazar kuşağımda

1980 doğumlu. Karahindiba ve Kırlangıç Dökümü adlı iki kitabı var. Sinan Sülün

Edebiyattaki meseleniz?
Açıkçası edebiyatta bir meselemden daha çok yaşadığım(ız) hayatta bir derdim var. Bu kimi zaman işsizlik, kimi zaman ötekini sevmenin zorluğu, kimi zaman da başka bir dünyanın mümkünlüğü oluyor.

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
İnsanın kendisini tanımaması ve kendisinin farkında olmaması.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
Avantajı genç yazar dedikçe hiç yaşlanmayacak gibi hissetmeniz, dezavantajı aslında o kadar da genç olmamanız.

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bir bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi?
Sadece yazarlık için değil, yaşamın bütün katmanlarında bu var aslında. “Genç yazar” bunun en naif hali. Hepimiz başkalarını bir kimliğe dahil edip tanımlarken konforlu hissediyoruz. Genellemeler, sıfatlar, roller bizim kendi varlığımızı sürdürmemizi kolaylaştırıyor. Fakat bu tanımlamalar aynı zamanda ötekileştirmeye yol açıyor. Taraf olmaya zorluyor. Daha da önemlisi hayal kırıklığına yol açıyor. Bir insanı bir kimliğe soktuğumuz zaman, o kimliğe göre davranmasını bekliyoruz. Davranmayınca hayal kırıklığına uğruyoruz. Oysa insan birçok insandan, kimlikten veya rolden oluşuyor. Unutuyoruz.

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
Çoğunluğun bir derdi olduğunu, yazdıklarının bu dertten teşekkül ettiğini düşünüyorum. Bazıları ise sadece görmeyi, anlatmayı, yazmayı seviyor. Her ne olursa olsun iyi eserlerin çıktığı muhakkak. Bir okur olarak hayranlık duyduğum, etkilendiğim, ilham aldığım çok yazar kuşağımda.

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
Bilmiyorum. Zaman bunu gösterecek sanırım.

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Sabahattin Ali ve Wolfgang Borchert.

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Neredeyse hepsini okuyor ve takip ediyorum.

Sosyal medyanın sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/ vitrin olduğunu düşünüyor musunuz? 
Kısmen evet. Sosyal medya bir anlamıyla keşif yeri. Bindiğiniz gemi yol boyunca çeşitli şehirlere, limanlara uğruyor. Bazen bir şehri seviyorsunuz bir süre orada kalıyorsunuz. Bazen hemen ayrılıyorsunuz. Sonunda bu yolculuğu dönüp anlattığınızda, size güzel bir tad bırakan sadece birkaç şehir oluyor. Bir şehir için bile tüm dünyayı gezmeye değer diye düşünüyorum.

Sine Ergün: Yeni biçem arayışlarından, bunun için alınacak risklerden kaçınılıyor gibi

Sine Ergün1982 doğumlu. Bazen Hayat, Burası Tekin Değil ve Baştankara adlı üç kitabı var.

Edebiyattaki meseleniz?
Aradığım, ne olduğunu bilmediğim –ama sezdiğim bir biçem var peşinde olduğum.

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Savaş. Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
Okur kitapla baş başa kaldığında, ondan büyük bir haz aldığında ya da üç sayfadan sonra kenara koyduğunda, yazarın yaşına bakmaz. O yüzden, genç olmanın avantaj ya da dezavantaj olduğunu düşünmüyorum. Tabii, okurun eline aldığı kitabın sizin kitabınız olmasını nasıl sağlarsınız, sorusu var. Onunla da, şükür, yazardan çok yayınevleri ilgileniyor. Updike, yanlış anımsamıyorsam kırklı yaşların ortasına dek yaratıcılığın zirvede olduğundan söz eder, öte yandan, Munro gibi çok geç yaşlara dek yazan yazarlar söz konusu. Yaratıcılık konusunda da o yüzden genç olmak bir avantaj mı, o da tartışmalı.

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi? 
Bu bir sunum stratejisi de olabilir, bir kuşak yaratmak için kriter olarak ortaya konmuş bir şey de. Yukarıdan bir bakışla kimlik biçiliyorsa bile sanırım bunu hissetmiyorum. Dürüst olmak gerekirse ilgilenmiyorum. En gelip geçici şeyden söz ediyoruz çünkü gençlik derken.

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
Daha genç yaşlarda hep çeviri edebiyattan beslendim. Türk edebiyatına ilgim geç başladı. O yüzden şu anda hâlâ Türk edebiyatının yapı taşları diye adlandırılabilecek kitaplardan eksiklerim olanları okumanın peşindeyim. Çağdaşlarımı pek takip edemiyorum. Dergilerden izlediğim kadarıyla, nitelikli bir çizgi tutturulmuş gibi. Öte yandan, yeni biçem arayışlarından, dolayısıyla bunun için alınacak risklerden kaçınılıyor gibi hissediyorum.

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
Geniş bir kütüphanesi, ortasında bir yazı masası olan bir odada. Peşinde olduğum biçemi aramaya devam ederken. Bir de yazmayı çok istediğim bir roman konusu var, onu yazabilmiş olarak.

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
O kadar yazardan ikisini seçmek. Gerçekten zor bir soru. Vüsat O. Bener ile Raymond Carver diyeyim o zaman.

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Dediğim gibi, takip edemiyorum. Yalçın Tosun geliyor aklıma. Birgül Oğuz, Türker Ayyıldız, Bora Abdo, Seray Şahiner okuma listemde.

Sosyal medyanın sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/ vitrin olduğunu düşünüyor musunuz?
Kendi açımdan, düşünmüyorum. Nasıl verimli kullanılacağını bilmiyorum, öğrenmek gibi bir ilgim de oluşmadı. Önemini küçümsemiyorum ama benim kafam basmıyor. Ama bugün haber almak için gazete ya da haber sitelerinden çok Twitter’ı tüketiyorsam, hayatımızda yadsınmaz bir yeri olduğunu da kabul etmem gerek.

Sinem Sal: Edebiyatı bazen çok muhafazakâr buluyorum

1989 doğumlu. Yine de Amin ve Dank isimli iki kitabı var. Sinem Sal

Edebiyattaki meseleniz?
Anlamak ve yakınlaşmak. Anlayınca her şey hafifliyor. Okuduğum kitaplar ve hayatlarına daldığım karakterler sayesinde dünyaya yakınlaşabiliyorum. Bence edebiyat tam da bu... yani her şeyin ortasında olmak. Kalmak değil, olmak. Bilerek ve isteyerek merkeze gelmek. Orada ne var ne yok diye aranmak, bulmak; bulduğunuzda onu tanımak ve anlamak için zaman vermek. Bu, görünürdeki kişisel meselem. Kendi yarattığım hikâyelerdeyse önemsediğim bir var. O da tanık olduğum her şeye hakkını verme gayretim. Çocukluğumu ve etrafımdan geçip giden hiçbir şeyi unutmama fırsat vermiyorum.

Sizce Türkiye'nin bugün yaşadığı en büyük sorun nedir?
Türkiye’nin yaşadığı en büyük sorun birbirinin acısına, anısına ve varlığına sağır olması. Tuhaf bir özgürlük içindeyiz. En rahat hayatları sürenlerimiz bile hızını alamadıkları bir anda kafese tosladıklarını fark ediyor. Ben böyle hissediyorum. Tam odadan havalandık deyip sinekliğe çarpıyoruz. Üreten bir avuç insanız. Birbirimize karşı da yeterince kıyıcıyız. Hakiki bir eleştiriden uzakta kötü söz söyleme üstüne kendimizi eğitiyoruz sanki. Sanırım hiçbir şeye doymamaktan geliyor bu. Egemen olmaya, hükmetmeye, alkış almaya, güç sergilemeye doyamıyoruz. Yeniyi kabullenmek, daha doğrusu ona teslim olmak zorunda olduğumuzu anladığımızda suyun akışı değişecek sanki.

"Genç" olmanın bugünün edebiyat dünyasında avantaj ve dezavantajları neler?
Bu soru üstüne pencereden baktım. Kahve yaptım. İki şarkı dinledim ve genç olmanın bir avantajını henüz bulamadım. Etrafımızdan sağımızdan solumuzdan harika müzikler, şahane oyunlar ve inanılmaz kitaplar uçuşuyor. Sanırım hepsine yetişebilmek mümkün değil ama pırıltılı olan her şeyin üstüne eğilmeye gayret gösteriyorum. Yaratılan eserlerin hızla değişime maruz kaldığı, kendisini yenilediği bu çağda üreten insanlardan biri olmak da sizi diri tutuyor. Genç yazar olmanızın kötü yanıysa genç yazar olmanız. Dünya üstünde yaşadığınız günlerden ziyade kafanızda kopan olaylarla ilgilenen insanlar arttıkça bu da yok olacak.

Size sürekli genç yazar denmesi ne hissettiriyor? Bir nevi yukarıdan bir bakışla kimlik biçiliyor olabilir mi? 
Doğrusunu söylemem gerekirse uzun zamandır bunu duymuyorum. Çok saçma ama ilginç bir şekilde şiirde bu ayrım daha fazla var gibi geliyor bana. Genç şair, kadın şair… Son beş yıldır değişmeye başlasa da bu şairlik için tercihen ölmüş olmanız gerekiyor. Edebiyatı bazen çok muhafazakâr buluyorum. Müzikte ya da sinemada bu kadar ağır bir yaftalama söz konusu değil. Tek tip bir yazar profili var genelde insanların kafasında. Yaşını az çok almış, içe kapanık, kedileri, sigaraları, kahveleri içinde yaşayan az konuşan hafif meczup. Bunların hepsi alışkanlıktan doğan beklentilerden kaynaklanıyor.

Bulunduğunuz kuşağın yaptığı edebiyatı/üretimi nasıl buluyorsunuz? 
Son dönemlerde çıkan dergiler ve edebiyatın ulaştığı “daha” genç  kesimde içinde bulunduğum kuşağın ciddi bi katkısı olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda hakkaniyetli bir eleştiriden ziyade uzun uzadıya yerilen dergicilik işleriyle ilgili son derece umutluyum. Ot Dergi’de yazıyorum ve üç yıldır oradan öğrendiğim şey şu ki edebiyatı ciddiye alarak da eğlenebilir, kahrolabilir, bir anlam bulabiliriz. 

20 yıl sonra edebiyatta kendinizi nasıl bir yerde görüyorsunuz ya da nerede olmak istiyorsunuz?
20 yıl sonra kendimi birkaç evin birkaç rafında altı çizilmiş birkaç cümleyle tozlanıyorken görüyorum. Bence bu yeterince fazla.

Biliyoruz çok klişe ama sormak zorundayız; sizi en çok etkileyen iki yazar?
Salinger ve Patricia Highsmith.

Kendi kuşağınızdan kimleri okuyor, takip ediyorsunuz?
Bir kuşak fark olabilir ama Mahir Ünsal Eriş ve Aylin Balboa’nın yazdığı her kelimeyi önemsiyorum. Özellikle Aylin, tektipleşme mevzusuyla ilgili en şahane kırılmaları yaşayan, bir afiş karakteri olmaktan öteye gidip 2010’ların gündelik hayatını sosyal medyada olsun, yazdıklarında olsun yansıtan bir kadın.

Sosyal medyanın sizi gerçekten okurlara ulaştırabilecek bir mecra/ vitrin olduğunu düşünüyor musunuz?
Sosyal medya fena hasarlı bir yer. Övgünün de yerginin de bir dengesi yok. Okurlara ulaşmanızda hiç şüphesiz etkili. Ama sandığımız kadar değil. Oraya bakarsanız kendinizi baskı üstüne baskı yapan bir yazar, çok takdir gören bir yaratıcı sanabilirsiniz. Tersi de mümkün tabii. Gerçek okur sayısı, sosyal medyadaki okur görünümlü kitlenin sayısından çok daha az. O kadar az ki kitabım azıcık sattığında Türkçe öykü kategorisinde yedinci sıraya yerleştim. Okurlar biraz daha azalırsa yakında hepimiz çok satan oluruz. Yaşasın sosyal medyanın kıyıcılığı.

(Sıralama alfabetik olarak yapılmıştır.)