Vartan Paşa'nın Boşboğaz Bir Âdem'i

“Yerli ve millî” olma yolunda ilerleyen bir edebiyat tarihçiliği böyle kayıp kıtaları keşfedemez; keşfetse bile görmezden gelir. 19'uncu yüzyılın nice Vartanyanlarla dolu olduğunu söyleyebiliriz...


@e-posta
Kritik, 25 Ocak 11:10
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Osmanlı-Türk edebiyat tarihçiliği öteden beri Sünnî-muhafazakâr zihniyetin kuşatması altında olduğu için Yeni Türk edebiyatı başlığı çerçevesinde varılan uzlaşılar, genellikle kapsayıcı olmaktan çok, dışlayıcı seçimlere dayanmıştır. Çok-dilli ve çok-etnisiteli bir emperyal kültürün ürünü olan Osmanlı edebiyatını sadece Sünnî-Türk yazarların kalem oynattığı bir yazın dizgesi olarak kurgularken gayrimüslim tebaanın ürettiği telif ve çeviri yapıtların yok sayılması bu dışlayıcı yaklaşımın kaçınılmaz sonucudur.

“Muhafazakâr” edebiyat tarihçiliğine bakılırsa, Osmanlı’da Batı edebiyatından düzyazı formunda yapılan ilk çeviri Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği Terceme-i Telemak’tır (1862). Ne var ki, Kirkor Çilingiryan’ın Ermeni harfleriyle yaptığı Chateaubriand çevirisi (Son Serac’ın Sergüzeşti) 1860’ta yayımlanmıştır. Metin And, Ermeni harfleriyle Türkçeye yapılan çeviriler konusunda daha da eski tarihler verir: “Antimosyan’ın Moliére’den 1813’te çevirdiği Zoraki Hekim, 1831’de yayımlanan M. Jeremyan’ın Metastasio’dan Türkçeye çevirdiği dört dinsel dram bunların arasındadır…”1 1870’lerde Lamartine’in Graziella romanının ilk çevirisi Ermeni harfleriyle basılmıştır vb.

Hovsep Vartanyan, Boşboğaz Bir Âdem, Çev.: Murat Çankara, Koç Üniversitesi YayınlarıErmeni yazar ve çevirmenlerin Osmanlı-Türk edebiyat tarihçiliğinde Yusuf Kâmil Paşa veya Ahmet Vefik Paşa kadar ilgi görmemesinin bir nedeni yukarıda sözünü ettiğim muhafazakâr (İslâmcı-Türkçü) zihniyetin egemenliği iken, bir başka neden de “dil engeli”dir kuşkusuz. Osmanlı sınırları içinde Ahmet Midhat Efendi’yi Meclis-i Mebusan’da saatlerce çeviri yapmaktan bayıltacak kadar fazla sayıda dil konuşulmaktaydı; bütün bu dillerin ait oldukları özgül anlam dünyaları, katkıda bulundukları farklı edebiyat dizgeleri vardı. Türsel çeşitlilik bakımından Ermeni milletinin ürettiği edebiyatın Türk edebiyatından aşağı kalır yanı yoktu. Bütün bu diller ve onların etrafında ortaya çıkmış yazınsal eğilimlerin bir toplamı olan 19’uncu yüzyıl Osmanlı edebiyatının layıkıyla anlaşılabilmesi için Türk milliyetçiliğinin dar ve kısıtlayıcı bakışından kurtulup imparatorluğu meydana getiren milletlerin edebiyatlarını karşılıklı etkileşim ilişkisi içinde incelemek gerekir.

***

Murat Cankara, Hovsep Vartanyan’ın (namıdiğer Vartan Paşa) Ermeni harfleriyle yayımladığı Boşboğaz bir Âdem’ini2 (1852) günümüz Türkçesiyle sadeleştirerek bu yolda önemli bir adım atmış.

Vartan Paşa, hemen hemen bütün Tanzimat aydınları gibi eşzamanlı olarak bürokrat- çevirmen- aydın kimliklerine sahipti. Eli kalem tutan birçok Tanzimat aydınının (Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Vefik Paşa, Münif Paşa vd.) yolu ya Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’den ya Bâb-ı Âli Tercüme Odası’ndan ya da Encümen-i Daniş’ten geçmiştir. Vartan Paşa da Encümen-i Daniş’te bulunmuş, Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlık ettiği Divan-ı Ahkâm-ı Adliye (günümüzün Yargıtay’ı) gibi komisyonlarda yer almıştı.

19’uncu yüzyılın “mütebahhir” aydınlarından olan Cevdet Paşa birçok konuda olduğu gibi dil konusunda da net tutumlar sergilemiştir. Başyapıtı Mecelle, bir bakıma, hukuk dilini popülerleştirmeye yönelik kapsamlı bir girişimdir. Cevdet Paşa dil konusundaki duyarlığını başka işlerinde de korumuştur. Encümen-i Daniş’in kuruluş beyannamesinde onun kaleminden çıkma şu satırlar yer alır: “Dakika şinȃsȃn-ı ruzgȃrın teşvik olunmasıyla beraber fünun-u sanayie dair olan ȃsȃrın dahi âmme-i nâs anlayıp hisse-yâb-ı menfaat olabileceği surette yapılması ve beri tarafdan dahi emr-i tahsilin teshiline çalışılması ehem ü elzemdir…” Paşa burada aydınların teşvik edilip Osmanlıcanın sadeleştirilmesi ve halkın diline uygun yapıtlar verilmesini salık vermektedir.

Cevdet Paşa’yla uzun yıllar mesai arkadaşlığı yapan Vartanyan’ın görüşlerinin de buna yakın olduğunu ileri sürebiliriz. Boşboğaz bir Âdem’de boşboğazlığın zararları ve tehlikelerini gündelik hayattan çeşitli skeçler ışığında “tane tane” anlatırken kullandığı popüler dil, Encümen-i Daniş’in kuruluş felsefesine uygundur. Tanzimat’ın daha geniş bağlamı, uzun vadeli eğilimi çerçevesinde Vartanyan, açıkça, Osmanlıcanın sadeleşmesinden, halk diline özgü deyimlerin ve söyleyişlerin yazılı dile geçirilmesinden yana olmuştur. Boşboğaz Bir Âdem’in dili de büyük ölçüde konuşma diline, diyaloglara, sataşma ve yakıştırmalara dayanır.

Boşboğaz bir Âdem’e yazdığı önsözde Murat Cankara, metnin tür olarak hangi kategoriye girdiği konusundaki muğlaklıktan söz ediyor. Vartan Paşa’nın bunu bir mizah dergisinin ilk sayısı olarak tasarladığını ileri sürenlerin yanı sıra, metnin bir roman olduğunda ısrar edenler de var. Örneğin, Koç Üniversitesi Yayınları’nın hazırladığı tanıtım metninde kitap bir “risale-roman” olarak sunulmuş.

Vartan Paşa’nın 1851’de yayımlanan –ve ilk Osmanlı-Ermeni romanı olarak kabul edilen- Akabi Hikâyesi’nden farklı olarak, Boşboğaz bir Âdem’e roman demek belirli nedenlerle epey zor. Bir kere Vartanyan’ın karakterleri ortalama bir roman karakterinin sahip olması beklenen bireysel özelliklerden yoksunlar: Ne herhangi bir psikolojik derinliğe veya iç gözlem becerisine sahipler ne de dönemin Avrupa romanına özgü keskin bir tasvir yeteneğine. Anlatıcının olur olmaz lafa karışarak bir öğretmen edasıyla okura seslenmesi de modern romandan çok, modern öncesi edebî türlere –Osmanlı’da yaygın meddahlık anlatılarına-, sözlü düşünce ve edebiyat geleneklerine özgü bir özellik. Boşboğazlığın zararlarını anlatan yedi sekiz fasıllık adabımuaşeret dersinin sonuna iliştirilmiş talihsiz aşk hikâyesi de alabildiğine “alegorik” ve yalınkat.

Öte yandan, Boşboğaz bir Âdem’deki adabımuaşeret derslerini dönemin baskın bir yazınsal eğiliminin yeniden üretilmesi olarak okumak da mümkün.

Erken Tanzimat döneminde Osmanlı aydını ve okuru, adap erkân öğreten “yol gösterici” yapıtlara özellikle ilgi göstermiştir. Sözgelimi Şinasi, Fenelon’un Telemak’ı için şu abartılı yorumu yapmıştır: “…Surette efsaneyi aşkı nakil gibi ise de, manâda adl ü dâd ile vaid-i külliyesini şâmil bir nun-ı hikmettir”3 (“görünürde bir aşk öyküsü anlatsa da, anlam bakımından adalet ile halkın mutluluğunu sağlamak demek olan siyasanın genel kurallarını kapsayan iki yanlı bir felsefe eseridir”). Din adamı kimliğiyle XV. Louis’nin sarayına giren ve müstakbel krala çocukluğundan itibaren devlet idaresiyle ilgili bilgiler veren Fenelon, Fransız edebiyatında önemli bir yazar değilken, Osmanlı’da “yol gösterici” olmuş; Telemak âdeta hikmetli bir siyasetnâme gibi okunmuştur. “Yukarıdan” gelen değişim baskısı karşısında hazırlıksız yakalandığı için velayet ve vesayet ihtiyacı duyan Osmanlı okuru, Telemak tarzı didaktik ve tumturaklı metinlerde hikmet aramıştır.

Vartan Paşa’nın boşboğazlık risalesi, bu hikmet arayışı çerçevesinde Osmanlı’nın değişen medeniyet kıblesinin gündelik hayatta yol açtığı adabımuaşeret sorununa verilmiş bir yanıttır. Vartan Paşa boşboğazlık eleştirisini bahane ederek kadın-erkek ilişkilerinden yeme-içme adabına (“korte etmekten”, “ponç içmeye”) gündelik hayatta yer etmeye başlayan yenilikler konusunda hükümler vererek “yol gösterir.” Ancak bu yol göstericilik didaktizm boyutuna varmaz -en fazla, seyreltilmiş bir didaktizmden söz edilebilir.

Vartan Paşa, Osmanlı-Ermeni cemaatinin gündelik hayatına ve eğlence tarzına aşinalığın verdiği rahatlıkla kışın hangi tiyatroya ne vakitte gidileceğini, polka-mazurka dansının ne ara popüler olduğunu, iyi şarabın nerede bulunacağını anlatır. Bu arada “İstanbul’dan (tarihî yarımada) Beyoğlu’na Çıkmak” gibi Tanzimat romanında tekrar eden motiflere yer verdiği gibi, boşboğazlığın ticarete zararlarını anlatarak 19’uncu yüzyıl Osmanlı-Türk muhayyilesinde pek yer etmemiş konulara da girer. Osmanlı’da ticaret asırlar boyunca gayrimüslimlerin elinde olduğu için Vartanyan’ın dürbünü iyi tanıdığı toplumsal tiplere; müflis Madteos’a, elmas ticareti yapan Sahag Ağa’ya, tüccar Ğungianos Ağa’ya çevrilir. Karakterler poliçelerden, rimessolardan söz ederken cemaatin iyi bildiği bir dilden konuşurlar.

Ama bütün bunlar hep bir “skeç” sınırları içinde gerçekleşir. Vartan Paşa, dedikoduların, diyalogların ve fragmanların resimlerini yaparken, bunlar arasında bir olay örgüsü yaratacak türden bağlantılar kurmaz. Nedensellik silsileleri oluşturmak gibi zahmetli işlere girişmez. Bir tema üzerinde çeşitlemeler yapmakla yetinir. Belki de okurun edebiyattan zevk almak için türler arasında hiyerarşi kurmak zorunda olmadığını bilir.

Vartanyan’ın yapıtı bütün bu özellikleriyle oldukça ilginç. Tabii bu ilginçliğin önemli bir bölümü Boşboğaz bir Âdem’in şimdiye dek gün ışığına çıkmamış kayıp bir kıtaya ait olmasından ileri geliyor. “Yerli ve millî” olma yolunda ilerleyen bir edebiyat tarihçiliği böyle kayıp kıtaları keşfedemez; keşfetse bile görmezden gelir. Milliyetçiliğin açmazından ve önyargılarından kurtulmuş bir edebiyat tarihçiliği içinse 19’uncu yüzyılın nice Vartanyanlarla dolu olduğunu söyleyebiliriz.

1 Bkz. Metin And, Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu (1839–1908), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1972. Ayrıca bkz. 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1970.
2 Hovsep Vartanyan, Boşboğaz bir Âdem, çeviren ve yayına hazırlayan Murat Cankara, Koç Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2017.
3 Şinasi’den aktaran Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, s. 267, İstanbul, 2007.