Yanı başımda bir vampirle yaşlanırken

Ölümsüzlük yalnızca kurmacada bir seçenek olarak var ve belki de bu yüzden, insan yaşlandıkça, vampir hikâyeleri gücünü toplayıp korkutma kudretini yeniden kazanıyor


@e-posta
Dosya, 01 Kasım 11:15
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Çocukken, zırt pırt korkardım. Ailemin şanlı tarihine yüz kızartıcı bir leke mahiyetinde, sinemaya gittiğimizde, ne zaman ürkütücü bir sahne çıksa, müsaademi istemek durumunda kalırdım- Uyuyan Güzel bile tuvalete en az iki ziyarette bulunmamı gerektirmişti. Aradan aşağı yukarı 60 yıl geçmiş, bu sıkıntının tekrar etmesine belli belirsiz şaşırıyorum. Kabul, ara sıra özellikle sürükleyici bir dizi izlerken, sırf kahramanın akıbetinin tüyler ürpetici olmayacağından emin olmak için sahneyi hızlı ileri aldığım da oluyor. Senaryo yazarlarının duygularımı yönlendirmeye teşebbüs etmesine içerlediğimi söyleyerek kendimi avutuyorum ama biliyorum ki onların işi tam da bu.

Hâl böyle olunca, yine neden bundan birkaç yıl önce, oturup bir vampir romanı yazdığımı açıklamam gerek. Bu da yetmezmiş gibi, romanın konusunu, Polonya’daki sendika hareketlerini ele alan yüksek lisans tezime dayandırmıştım. Konu Bela Lugosi'den ziyade Hitchcock ayarındaydı- Doğu Avrupalı bir apparatçik firari duruma düşer, Londra’da karaya vurur, işlemediği bir suçla itham edilir. Neden sonra ortaya çıkar ki, kahramanın kaderi iyiyle kötü arasındaki kadim savaş tarafından yönlendirilmektedir; keza genç kadını bu çıkmazdan kurtarmaya çalışan genç adamın kaderi de. Sonraları kitabı bir film senaryosu olarak uyarladım ve konuyu Türk gazetelerinden birine taşıdım. Senaryoyu Atilla Dorsay’a gösterdim, ki kan gövdeyi götürdüğünden nefret etmişti, ama ilginçtir, Derviş Zaim nezaketini korumuştu. Yapımcılığa heveslenen birileri varsa beni arayabilir.

Vampirler ölümsüz olabilir, ama tür neden hayatta kalabiliyor? Bir yerlerde, Bela Lugosi’nin kan ve can verdiği Dracula’nın 1931’deki prömiyerinde seyircilerin korkudan düşüp bayıldığını okumuştum- ama ben televizyonda izleyene kadar, film çoktan kendi kendisinin parodisine dönüşmüştü bile- hatta Bella Lugosi Abbot and Costello Meet Frankenstein filminde karikatür bir Dracula’yı da oynamıştı (1948). Aslına bakarsanız, o zamanki Universal Studios yapımı korku filmlerinin, Elm Sokağı Kâbusu veya Halloween gibi izleyicileri ürkütmeye veya dehşete düşürmeye yeltendiğini düşünmüyorum. F.W. Murnau’nun Nosferatu’sundan hareketle, insanı derin düşüncelere sevk eden, harikulade -Alman dışavurumcu stilinde ışık ve gölge- egzersizler(iy)diler. Carl Dreyer’in 1932 yapımı Vampyr’i bunlardan epey farklıdır, ihtimal ki elimize ulaşan negatifin kalitesinden olacak, film ışık ve daha da ışık üzerine rüya gibi bir egzersizdir. Filmde unutulmaz bir sahne de var, vampirin kötücül uşağı sonunda bir değirmende unların içinde boğulur. Film herhalde, tetikçilerden birinin tahıl içinde boğulduğu Peter Weir’ın Tanık filmine de (1985) ilham vermiş.

Roman Polanski’nin psikolojik gerilim filmi Tiksinti (1965), henüz ilk gençlik çağımda okulu asıp izlemeye gittiğimde ödümü kopartmıştı. Yönetmenin Vampirlerin Dansı (1967) filmi ise iç karartıcı bir vakadır- ne korkutucu ne de komik olmayı başarır. Film, kendi meziyetleri sayesinde değil de, Polanski’nin müstakbel eşi ve sonraları eceli gelmeden, canlı kanlı bir gulyabaninin elinde can vermesiyle bütün bir nesli dehşete düşüren Sharon Tate’in alaycılık bezeli korkutucu performansını izlediğimizdeki o tuhaf hermönötikle akılda kalıcı olabilmiştir. Zamanla Rocky Horror Picture Show’un simgesi hâline geleceği gecenin geç saatlerine layık patlamış mısırla izlenecek korku kampı türüne de meşruiyet kazandırmıştır. Bana sorarsanız, meselenin özüne inmeyi başaran vampir filmi, genç yüreğimi hoplatan Komşum Bir Vampir (1985). Kendi şaheserimi yazmaya koyulduğumda benim de aymaya başladığım bir gerçeği, vampir kurmacalarının asıl cazibesinin, gençlerin dünyaya atılma korkusunu- ve daha da büyük bir korkuyu, cinsellik korkusunu yakalayabilmesi olduğunu açığa çıkarır. Oğlan kızla tanışır. Kız oğlanı ısırır. Kız kızı ısırır. Oğlan önüne ne gelirse ısırır. Ben Buffy-öncesi bir nesle mensubum, böyle şeyleri kendi başımıza öğrenmek zorundaydık.

İşin ilginci, türün dedesi konumundaki Dracula, Bram Stoker tarafından gençlik başında dumanken değil de, 50 yaşındayken yazılmıştır. Hikâyeyi eni konu bilmemize rağmen, hâlâ insanı derinden sarsan, tuhaf biçimde harikulâde bir kitaptır. Aslına bakılırsa, romanın bunca tutulmasını sağlayan, film ve erken dönem sahne uyarlamalarıdır. Kitap 1897’de ilk yayımlandığında övgüler almıştır almasına ama yazarı yokluk içinde dünyaya veda etmiştir.  

Kitap, yalnızca kendi yavrularını değil, bütün bir endüstri doğurdu. Bir nevi gotik Rüzgâr Gibi Geçti olan ve çok satan Vampirle Görüşme’yi (ki sonsuz bir serinin ilk kitabıdır, 1976’da yayımlanmıştır) bitirebildim. Ama bende hoş bir hatırası yok. Kazıklı Voyvoda’nın gerçek hikâyesi ve esin kaynağı olduğu kurmaca karakterler üzerine ders vererek kendine yer edinen Bostonlu bir profesör olan Raymond McNally ile de bir noktada yakın arkadaş olduk. Aynı akademik hostelde kalıyorduk ve Raymond’ın en çekici huylarından biri, kahvaltıda maydanozla püre edilmiş bir iki diş sarımsak yemesiydi. Bana Drakula İstanbul’da (1953) filmini tanıtan da o olmuştur, pek de ahım şahım bir film olmasa da, Dracula’yı (Atıf Kaptan) uzun köpek dişiyle gösteren ilk film olmasıyla takdire şayandır.  

Vampirler dişli libidodan ibaret değiller tabii, öyle basit değil. Cazibeleri bir oranda -çoğu da yabancı aksanlı- kuvvetli arketipler üzerine kurulu bir hikâye olmasından gelir. Dracula, aristokratik tavır ve hareketlere sahip saf kötüdür (ve Nosferatu’daki gibi böcekvari bir tuhaf mahlukat değildir). Vampirin ezeli düşmanı ak saçlı, nur gibi Van Helsing’dir. Lucy vardır, pek dile getirilmese de hafifmeşrep olmasının bedelini kendisi de bir vampire dönüşerek öder; Renfield vardır, günahkârlara hizmeti nedeniyle sonunda aklını kaçırır; Mina vardır, bakire olduğundan dolayı kurtulur; ve şu dünyada yolunu bulmayan çalışan genç bir adam, Jonathan Harker vardır.

Daha da iyisi, vampir kurmacası, belli kurallara göre işleyen sahiden iyi bir oyunu andırır. Vampirlerin, haçlara, kutsal suya, kurtboğana alerjisi vardır- ve sarımsaktan iğrenirler. Aynada akislerini göremezsiniz. İşin iyi tarafı şu ki, yarasaya dönüşebilirler. Kurbanlarının gözünü de bağlayabilirler. Kanla beslenirler (gerçi benim vampirim akupunkturla elde edilen “chi”yle besleniyordu ama neyse) ve kendilerinden sıkıldıklarında, kafa dengi bir topluluk kurmaları bir ısırığa bakar. Günışığı onların işini bitirir, keza kalplerine kazık saplamak da. Gelgelelim, kendi başlarına bırakılırlarsa, asla ve kat’a ölmezler.

Bu kartları kararak bin bir ele, konuya dağıtabilirsiniz. Stoker-sonrası hikâyelerin çoğu vampirin ebedî hayat hayalinin ansızın sona ermesiyle biter- her ne kadar her zaman bir devam filmi olsa ve o filmde o vampir bir şekilde yeniden ayağa kalksa da. Ne ki, ölümsüzlük yalnızca kurmacada bir seçenek olarak var ve belki de bu yüzden, insan yaşlandıkça, vampir hikâyeleri gücünü toplayıp korkutma kudretini yeniden kazanıyor.